Bunu (mu) ister Patanjali’miz?*

Aparigraha sthairye janma kathanta sambodhah

Patanjali’nin Yoga Sutraları 2.39

Bunu (mu) ister Patanjali’miz?

Defne Suman

Ne zaman Patanjali’nin aparigraha ilkesini düşünsem aklıma Zürih’de kaldığım bir pansiyonun kuş yuvası gibi çatı katı odasında bıraktığım sırt çantam gelir. Tam on yıl oldu. Ben hâlâ düşünürüm, eşyalarımı bulunca pansiyon sahipleri ne yapmıştır? Akıllarına nasıl bir senaryo gelmiştir? Polisi aramışlar mıdır mesela? Yoksa bir çanta dolusu kıyafeti, kitabı, kalemi, ayakkabıyı, iç çamaşırını ardında bırakan misafirlere alışık mıdırla? İsviçreli İsviçreli dudak büküp, omuz mu silkmişlerdir?

Baştan alayım: Tam tamına on yıl önce bu aralar. Ben Zürih’te bir yoga kursundayım. Oradan Londra’ya, Amsterdam’a, Berlin’e, oradan da bir Yunan adasına gideceğim. Amerikan pasaportumun ilk yılı ve vizesiz dolaşmanın suyunu çıkaracağım. Nerede ucuz bilet, oraya gideceğim. Orada ne bulacağım hiç önemli değil. Zincirlerinden kurtulmuş bir Türk kadını nasıl olurmuş tüm Avrupa’ya göstereceğim. (Hayır, ikinci durak Londra’da yalnızlıktan bunalıma girip İstanbul’a döneceğim ama konumuz bu değil, geçiyorum.)

Zürih’te yoga kursundayım. Henüz Ustam ile tanışmamışım. Serseri mayın misali bir yoga kursundan diğerine dolanıyorum. Her şeyi, her şeyi denemeliyim! Aştanga, Iyengar, (yin yoga henüz keşfedilmemiş), Kundalini, Tayland’da vipasana, Hindistan’da aşram, uzaktan eğitim ile Ayurveda. Zürih serseri mayının duraklarından biri. Adı az bilinen ama seveni çok bir hocanın peşindeyim. (Hocanın Zürih sokaklarında elini atsan ellisini bulacağın süper spor, süper lüks Porshe’lara içinin gittiğini görünce ondan soğuyacağım ama buna daha var.)

Dersler iyi gidiyor. Belki biraz fazla akrobatik ama hocanın sohbetlerine doyum olmuyor. Zaten hoca da benim kulağıma kadar gelen şanını bu satsang’larına borçlu. Yoga sohbetlerine yani. Ben de en çok sohbetler için oradayım. Akrobatik numaralara da tahammül ediyorum.

Sohbetlerin birinde aparigraha ilkesinden söz ediyor hoca. Patanjali’nin sekiz dallı yogasının ilk dalı olan yamaların beş yaprağından biri: Aparigraha. Tuttuğuna sarılmamak, bırakmayı bilmek, tok gözlülük, sadelik, basitlik gibi anlamları var.

O anlatıyor. Ben pansiyondaki bavulumu düşünüyorum. İçindeki her şey lüzumsuz geliyor. Her şey. Oysa küçük bir çanta. İçinde fazla bir şey yok. Ama işte incecik vücutlarında dev gibi bir göbek gören anoreksi hastası genç kadınlar gibi ben de o küçük çantanın içinde beni aparigraha’dan mahrum bırakan şortlar, etekler, pabuçlar, kitaplar, neler neler görüyorum. O çanta gözümde Sisifos’un yuvarlayarak bir dağın tepesine çıkartması gereken kayaya dönüşüyor. Sanki onları atabilirsem sırtımdan içimdeki eksik parça tamamlanacak. Patanjali’nin ve tüm bilge hocaların bahsettiği tatminkar, huzurlu, bilge yogiye evirileceğim.

Hayır, çantanın içindekileri atmak yetmez! Bir lokma, bir hırka yogi olmak istiyorsam çantanın tamamını bırakmalıyım. Bırakabilmeliyim. (Bunu ister Patanjali’miz.) Zürih’deki son sabah pansiyondaki kuş yuvası odamdan, dürüp de el çantama sığdırdığım bir tayt, bir atlet ve sırtımdaki kıyafetlerimle çıkıyorum. Ne var ki? Yıkar, yıkar giyerim. Buyurun size aparigraha. (Patanjali göklerden beni gururla izliyor, eminim.) Sırt çantamı içinde sevdiğim, canı gönülden bağlandığım bir takım nesnelerle beraber yatağın yanında, yerde bırakıyorum. Kapıyı üzerine çekiyorum.

Sonraki durak Londra’da, hayatımda herhalde (inşallah) son defa yaşadığım youth hostel gecelerimde içimdeki eksiklik hissinde zırnık eksilme yok. Ruhumdaki doyumsuzluğu Zürih’teki hocanın spor arabalara merakına veriyorum. Beni hayal kırıklığına uğrattı. Gerçek bir yogi olsaydı, spor araba görünce heyecanlanmazdı! Başka bir kursa gideceğim. Başka bir hoca içimdeki eksik parçayı bulup şıp diye yerine yerleştirecek. Aparigraha ilkesi de tamam zaten. Çek attım yanına. Yakınlarda ne stüdyolar var, bir bakayım. Yarın sabah ilk iş yoga dersine giderim.

Eğer zaman sandığımız gibi düz bir çizgi değilse, hayatın farklı dilimleri ince tüllerle birbirinden ayrılmış hücrelerde aynı anda yaşanıyorsa, mesela ben size bu satırları yazarken, Zürih’te bir pansiyonun çatı katında otuz üç yaşında bir Defne sırt çantasının üzerine kapıyı çekiyorsa, ona şöyle seslenmek isterim:

Sevgili genç dost! Dur. Dur ve dinle. Aradığın eksik parça ardında bıraktığın çantanın içinde gizli. Onu sırtına tak ve evine dön. Her sabah uyan, evin bir köşesine matını yay, nefes al ve nefes ver. Aşramlarda, vippasanalarda, yutarcasına okuduğun kitaplarda, kurslarda, workshoplarda, titi’lerde öğrendiğin bilgiyi hazmet. Daha fazla arama. Hayata bak. Ve ilişkilerine. Aradığın o eksik parçayı serseri mayın gibi o kurstan bu kursa, o stilden bu stile dolanarak bulamazsın. Patanjali’nin yamalarını zorlayarak yogi olunmaz. Yoga yolunda ağır ağır ilerlerken onlar içinde olgunlaşacaktır. Bir çiçeği filizinden çekip büyütemezsin. Küçük Prens’in Gül’ü biriciktir. Çünkü bir tanedir. Ve onundur. Sen her gün suyunu ver, o kendi büyür.

Şiddetsizlik ilkesi adına proteine muhtaç vücudunu etten, balıktan mahrum edersen esas şiddeti sen uygularsın. Yoga adına yapılması gerektiğine inandığın şeyleri hiç de içinden gelmeden yaparsan, yalan söylemiş olursun. Sade bir yaşam hırsıyla elindekini, avucundakini ardında bırakmak açgözlülüğün sinsi bir versiyonundan başka bir şey değildir.

Tak o çantayı sırtına. Dön evine. Kendi yoganı yap. Yoga sana hediyesini verecektir. Öğrenci hazır olduğunda hoca onun karşısına çıkacaktır.

*Bu yazının orijinali Yoga Journal Türkiye’nin 17. sayısında yayımlanmıştır.

sayi17_sonbaharkis2017_defnesuman1
Foto: Fatoş Ş. Pınarbaşı

Filed under: Türkçe Yazılar, Yoga