Posts Tagged ‘cy’

Precious Balance of Perfection

Wednesday, March 2nd, 2011

Last Saturday we saw the movie Black Swan.

Natalie Portman is playing this ballerina in New York City ballet company whose life is completely consumed with dance. Although the movie was a disturbing psycho-drama and in many blood dripping scenes I had to close my eyes, I loved the dance scenes so much that I am ready to see it one more time.

As name of the movie gives us the hint, it is the ballet Swan Lake, the company is performing that season and our troubled young ballerina is chosen to play the Swan Queen. Both the White Swan Odette and her evil twin Black Swan Odile.

The story of Swan Lake, probably the most famous ballet music composed in the history, takes place in some Medieval central European setting where princes go to forest for hunting and where young girls dance by the moon and magicians put spells on young girls to turn into swans as soon as the sun rises.

The story is full of symbols- sociological, mythical and spiritual- which I have no intention to dwell on here. However the music  Mr. Tchaikovsky composed sometime in mid 19th century, is so magnificent -yet very simple compared to music composed by his contemporaries- that every time I listen to Swan Lake, I get teary eyed.

I don’t remember how old I was when my mother played the Swan Lake for me. It is highly possible she had played it as a background music while she told me its story before bed. Later, when I was old enough to operate our record player on my own, I kept on playing it over and over until both of my parents begged me to please stop it. Soon our only record got all scratched from my unsteady five year old hands operating the needle and I had to stop.

Knowing my fascination with the music,  my mother took me to watch Swan Lake when Istanbul Opera and Ballet company was performing it in early 1980′s. I had already known the story by heart. (I made my mother tell it to me numerous times). So when my favorite music started and my favorite story came alive through human movement, I was to ready to fall in love with ballet. And that is exactly what happened!

I did not stop taking ballet classes until I left Turkey at the age of 25.  I changed schools, we moved from one apartment to the other, my friends changed, my parents divorced, I had my first period, I fell in love for the first time, I finished high school, started university, fell in love many more times… During all these years, every Tuedsay, Friday and Saturdays I went to Madame Lili’s ballet classes. I know now, Madame Lilie has been one of the major influences in my life.

When I started yoga, expressing oneself through the movement has become exploring oneself through body/mind/ breath. Yet only after watching the Black Swan, the pieces all came together.  Since ballet and yoga are so different from one another, it never occurred to me my childhood love for ballet has transformed itself to a passion for yoga in my life.

What I loved about ballet, more than anything was, its discipline. As oppose to many other children and teenagers, I loved it  that we all had to wear simple black leotards and white tights during our yearly exams. I loved it that most of us kept wearing the same outfit during the rest of the year to simplify the practice. It was in Mme Lilie’s classes I  learned to stay still and not to fidget out of one pose. Again it was there I learned to watch the movement carefully before trying it and observe its effect in my own body. It was there I learned how to focus my gaze, my energy and my mind in to one single channel.

It has been easy for me to transfer the sense of discipline to my yoga practice and later to my teaching. Staying still, concentration, paying attention to detail, these were easy and familiar things for me.

The hard part was -and still is-  the other side of the coin.

The part that requires Letting Go.

In the movie,  super charismatic French choreographer  (played by Vincent Cassel) kept saying one thing to our stuck-up perfectionist young ballerina over and over:

“Control is one part of perfection. The other part is letting go”

My yoga teacher always guides us into a yoga practice that will eventually wake up what is dormant inside of us. I always think it is sprit he is talking about. For waking up the dormant sprit discipline and perseverance are necessary. But not enough. There has to be keen observation,  patience and finally letting go. We can move gracefully and very precisely. Without the component of letting go, sprit cannot express itself freely no matter how much effort has been put out.

Sage Patanjali, talks about the same thing in the first chapter of Yoga Sutras . Two core principles of yoga are abhyasa (practice) and vairagya (non-attachment).

Here is an explanation of these two principles:

http://www.swamij.com

Never give up!

Always let go!

Which side is heavier? Where are you losing the balance? The challenge is to balance the scale.

Because it is neither one or the other.

Perfection is in the precious balance of the two…

Take it easy!

Defne

Memleketimden İnsan Manzaraları

Friday, February 11th, 2011

Foto: Kokia Sparis

İnsanın memleketin havasına suyuna alışması için kırk gün kırk gece geçmesi lazım gelirmiş. Benim de memleketteki 40. gecem güne bağlandı. Düşman çatlatan İstanbul kışında yine pırıl prıl bir gün, yine evde oturasım yok. Dersten sonra sürdüm atımı Bebek’e.

Romantik bir hayalim vardı: denize karşı oturup Memleketimden İnsan Manzaralarını okuyacaktım. Nazım Hikmet’in enfes bir dil, gözlem ve espri anlayışı ile yazdığı muazzam eseri.  Ne kadar okusam da doymuyorum, hep yanımda gezdiriyorum. Zaten eski basım, De Yayınevi 1967 haziranında basmış. Sayfalarını bıçak ile açmam gerekti. Dört cilde ayırmışlar, tek cilt incecik, hafifcecik bir şey, yan cebime sığıyor.

Çantamın bir gözümde Memleketimden İnsan Manzaraları, diğerinde Ejderha Dövmeli Kız sevdiğim bir kafe lokantanın yolunu tuttum. Bebek’de geçen sene açılan bir yer burası.  Hem yemekleri çok güzel (baleden arkadaşım aşçısı diye söylemiyorum) hem de en önünde oturmaya bayıldığım saklı bir köşesi var ki denize sıfır. İkindi vakti gittiğimde içerisi sessiz sakin, benim gibi okuyan yazan ya da fısır fısır konuşan insanlarla dolu olduğu için de seviyorum. Piyasacılar genelde sokak tarafında dışarıda oturuyorlar.

Ve fakat bugün bu işte bir iş olduğunu daha caminin oradaki otoparka geldiğimde farkettim. ”Üzgünüz Dolu” yazıyordu girişinde. Yıllardır beni olmasa bile Daihatsu’yu tanıyan otoparkçılar çaresiz bir ifade ile yüzüme baktılar. Çaresiz olabilirler ama üzgün olmadıklarına eminim. İçerisi porscheler, ferrrariler, bmwler, mercedeler ve pek tabii  gıcır gıcır SUV cipden geçilmiyor. Anlaşıldı: Külüstür atım ve ben bugün içeri alınmıyacağız.

İçeri adımımı atar atmaz işin rengi belli oldu. Ortadaki koca masa dolmuş. Ama nasıl dolmuş? Arada sırada Nişantaşı’nda tekli veya ikili gruplar halinde rasgeldiğim kadın tipi masayı silme doldurmuş. Tekli ve ikili gruplar halinde gördüğümde hiç de tehtit unsuru olarak görmediğim bu kadın tipi bir araya geldiğinde dehşetengiz bir cemaat oluşturuyormuş meğer!

Yılmadım.

Birbiri ile yarışarak yükselen kahkahaların arasından sıyrılarak onların arkasında kalan köşeme vardım. Karşı köşede genç bir adam, kaderine boyun eğmiş bir ifade ile bilgisayarına gömülmüş. Beni başı ile kibarca selamlarken aynı kaderi paylaşacağımızın mesajını veriyormuş, o sırada anlamadım ben tabii.

Hemen  komşu masayı seyre daldım. Kendimi şu aralar hayran olduğum kadın Lisbeth Salender kadar içe kapanık ve asosyal (ve kendi kendime Lisbeth’i anımsattığım için de iyi) hissederek botokstan mı neden ifadelerini çözemediğim yüzlere, rengarek topuklu pabuçlara, kabarık veya bukleli hoş saçlara, ışığını yitimiş ciltlerdeki kaliteli makyaja, hafif tombul gıgılara utanmadan ve çekinmeden uzun uzun baktım. Kimse umursamadı. Bir ihtimal ben görünmez idim onların açısından bakınca. Birbirlerini bastırmak istercesine yükselen ses tonlarına ve yadırgamadan edemediğim tonlamalarına,  istinye park, çok kilo aldım, ay ama pastanın bir tadına bak bari, ben malımı bilirim, sadece bizbize oluruz, senin doğumgününü de Bodrum’da kutlarız, ay 35 değil 18 ayol,  laflarına –ister istemez- kulak kabarttım. “Bunlar da benim memleketimden insan manzaraları işte” diye düşündüm. Ben de Nazım Hikmet usta gibi kendi yargılamı katmadan onların insan oluşu nasıl yaşadıklarını yazabilir miyim diye denedim.

Yazdıklarımı beğenmedim. Okuyayım ben bari dedim:

Sekiz yaşında yetim kaldı Bayan Emine.

Şimdi otuz yaşındadır.

Kalın bacaklı, kocaman sarkık memeli, göbekli bir kadın.

Fakat bu hantal, harap gövdenin üzerinde

ipek gibi ince bir yüzü vardı:

onuncu asır Acem nakışlarında gördüğümüz,

Dede’nin nısfiyesinde nağmeleşen,

bize divan şiirinin anlattığı bir yüz…

Kaptırmış kıkırdıyordum Bayan Emine’nin söylediklerine:

Hüsnü Çavuşla on beş yıl, bayan hemşire,

kalmadı gezmediğimiz yer.

Karadeniz’de içinde Lazların,

Şarkta Kürtlerin arasında.

Kürtlere kuyruklu derler

yalan.

Kuyrukları yok.

Yalnız çok asi, çok fakir insanlar

Zenginleri de var

ama az,

beyleri…

Birden gözümün önünde bir flaş patladı. Mavi Orman? Koca bir popo aklımı başıma getiriverdi. Adı+cığım diye seslenilen bir fotoğrafçı süpriz doğumgünü partisinin sahibi Bir şey hanımı karşıma geçirmiş, poposunu da burnuma dayamış deklanşöre basıyor. Ne benden , ne de karşımda oturan kibar beyefendiden izin istenmiş. Adı+cığımın adım adım gerileyen poposu amerikanomu Mac Pro’mun üzerine dökmek üzere. Sehpayı tehlike mahalinden çektiğimi gören Birşey hanım verdiği rahatsızlıktan hiç mi hiç rahatsız olmadan kocaman gülümsüyor. Kibar beyefendiye bir tebessüm ettim, bana yüzünde çaresiz bir ifade ile baktı.

Meğer ben olacaklardan habersiz imişim.

Birşey Hanım’ın ardından diğer hanımlar tekli, ikili, üçlü gruplar halinde Adı+cığım’ın karşısına geçtiler. Nasıl pozlar, nasıl pozlar. Koydum Nazım Hikmet’i kenara, Şamdan’ı live olarak yaşıyorum. O da bir stil, o da bir uzmanlık alanı. Sosyetik poz. Ne moda çekimine benzer, ne yoga çekimine…Her işinin ehline hayran olduğum gibi karşımdaki kadınlara da hayran olmadan edemiyorum. Her fotoğraftan sonra makineyi Adı+cığımın elinden kapıp, adamı yeniden yönlendiriyorlar. Sanat yönetmenliği de var.

Bazı insanları sevmek ne kadar zor, sinir olmak ne kadar kolay. Nazım Hikmet insanlar hakkında bir karara varma ihtiyacı duymaksızın nasıl güzel anlatıyor insanları. İşte bilgelik böyle bir şey. Kendi kafamızdaki hikayeden çıkıp da esas hikayeyi görmek. Değerli hocamız Nilüfer Göle bize bir defa ‘’tiki’’yi tanımlama ödevi vermişti. Ben, parlak öğrenci, yüzümü buruştura buruştura ‘’saçları jöleli, sosyete kantinin önünde takılır, her mevsim solaryum kahverengisi bir suratla dolaşır’’diye hemen atlamıştım. Nilüfer hanım dinlememişti bile beni. Benim ardımdan Volkan Dede sakin bir sesle tek bir şahsi yargı sözü barındırmayan öyle bir tiki tanımı yapmıştı ki bana başımı önüme eğmek düşmüştü. Utançtan çok saygıdan.

Neyse uzun lafın kısası, karşımda kıpır kıpır mavi boğaz, elimde Nazım Hikmet, 40 gün 40 gecedir memleketimden insan manzaralarına alışmaya çalışıyorum.

Meditasyon üzerine kısa bir paylaşım

Wednesday, December 15th, 2010

Meditasyon ve yoga ayrılmaz bütünlüğün birbirine bağlı iki parçası. Fiziksel yoga hareket halinde bir meditasyona dönüşmeye başlayan bir uygulama.

Oturarak yaptığımız meditasyonlarda, açık farkındalığımızın ışığı altında, zihni gözlemleyen, gözlemlediği yerden araştıran, araştırdıklarından öğrenen ve öğrediklerini özümseyen konuma getirerek, beden içindeki hislerine yöneldiğin yerde, içinde ne varsa derinliklerinde onlarla yüzleşip su yüzeyine çıkmasına yol vermek büyük bir rahatlamaya sebep oluyor. İçinde ne varsa….

Tabii ki de bu esnada zihnin bir sürü yargısı, tanımı ve yorumu ile de karşılaşıyorsun. Bütün bunları gözlemlemek kendinle başka türlü bir tanışmaya sebep oluyor. Alışkanlıklarınla, kalıplaşmış düşünce tarzınla, bilinçaltı koşullandırmalarınla yüzleşmeye başlıyorsun. Ve yüzleşmenin olduğu yerde rahatlama ile beraber bir dönüşüm ve değişime davet sunuluyor. Bir kere bir hocam meditasyon ‘ ben kimim ? ‘ sorusuna cevap bulmaya başladığımız bir uygulama olmaya başlıyor demişti.

Fiziksel yoga uygulaması sırasında, meditasyonlar ve mantralar vazgeçilmezlerim olmaya başladı zaman içinde. Kalp yolu…  Meditasyon sessizliğinde ve mantraların ses titreşiminde içimde en zayıf noktalarıma dokunduğum ve savunmasız olarak açık ve çıplak kalmaya başladığım kadarı ile orda kalmayı ve kaldığım yerdeki yakınlığı seviyorum.

En son Godrey Devereux’nün yazın katıldığım eğitimde, yoğun günümüzü 45 dakka meditasyon ile bitiriyorduk. Çadır içinde katkat battaniyelere sarılmış bir şekilde oturduğumuz o anlar hep çok değişken oldu. Bazen rahat, bazen zor, bazen gözyaşları içinde, bazen içimde bir huzur. Ama o an içinde ne oluyorsa, meditasyon sonrası, saat akşam 10 sularında, konuşmadan yıldızların altında, çadırlarımıza uyku yoluna girmek en büyük hediye gibiydi. Doğanın bütünlüğü içinde, doğanın sesleri ve doğanın tılsımı içinde konuşmadan atılan adımlar… Ve meditasyon ardından, hiçbir uyku problemi yaşamadan, uyku aleminin bilinmezliğine usulca dalmak ve o geçişi çok rahat yapabilmek çok kolay ve doğal oluyordu. Şöyleki meditasyon yapmadığımız bir gecenin ardından, bütün dış stimülasyonları aldığımız – aramızdaki konuşmalar, izlediğimiz filmin etkisi -ardından gerçekten farkı tatmıştım. O gece ne zor uykuya dalabilmiştim…

Bir keresinde de meditasyon çadırı içinde çok tatlı bir olay yaşanmıştı. Mum ışığı altında yanyana oturmuş bir halde, herkes aynı ayna gelmediği için, kişileri hissettiğin ama yanında kim olduğunu bilmediğin ve öneminin olmadığı o gecelerin birinde, meditasyon sonrasında gözlerimizi açtığımızda, kısık da olsa mum ışığının hafif aydınlatıcı etkisi altında, en arka sırada dizilmiş ve ses yapmadan oturan 6 kurbağa ile karşılaştık. Onlarda bizimle sessiz durarak meditasyon yapmışlardı adeta o gece. Gerçekten çok özeldi o manzara.

Herkese bol meditasyonlu, içe yaptığımız yolculuklar diliyorum.

Mey Elbi
www.meyelbi.com

YOGA İŞİ

Sunday, November 14th, 2010

Portland’a kara kış geldi bile. İlk karla karışık yağmurumuz da bu sabah düştü. Hemen boğazlı kazaklar, termal uzun kollu fanilala, kaz tüylü montlar çıktı ortaya. Bundan sonrası hoşgeldin kış burada.

Çalıştığım yoga stüdyosu da bugün kış dönemine girdi. Üç adet yeni ders vereceğim bu yeni dönemde. Benim derslerime kendini kaptıranlar, öyle düzenli, öyle disiplinli devam ediyorlar ki üç ay içinde onları ikinci sınıfa geçirip, yeni başlayanlar için bir ders daha açmam gerekiyor. İstanbul’da da, Portand’da da aynı şey başıma geliyor. Neyse ki işimi çok seviyorum. Allahım, şükürler olsun ki işimi çok seviyorum! Yoksa nasıl uyanırdım her sabah 5’de?

Sigarayı tiryakileri üzerinde bir araştırma yapmış psiklologlar ve şöyle bir sonuca varmışlar: insanı belli bir davranışa sürükleyen bir numaralı sebep o davranıştan alınan keyif imiş. Keyif korkuyu un ufak eden bir his imiş. Sigara içen herkes hastalanmaktan korkuyor ama çok azı bu korkudan dolayı sigarayı bırakıyor. Sigaranın keyfi, kanser korkusunu iptal ediyor.

Yogada da aynı şey geçerli. Sadece yoga yapmaktan keyif alan öğrenciler düzenli, disiplinli bir şekilde çalışmaya, derslere gelmeye devam ediyorlar. Daha sağlıklı, daha sakin, daha esnek veya güçlü olmak amacı ile başlayıp, yogayı acı reçete gibi sürdürenler birinci ayın sonunda sapır sapır dökülüyor. Bu tipte amacı olmayıp sırf keyif aldıkları ve merak ettikleri için gelenler ise, devam ediyorlar.

Bir de aranızda yoga hocası olanlara bir meslek sırrı vermek istiyorum. Kendinize  bir son kullanma tarihi koyduğunuz zaman, öğrenciler daha bir sebatla derslerinize geliyorlar. Portland’da da İstanbul’da da benim öğrencilerim yılın sadece bir yarısı benimle çalışabileceklerini bildikleri için hayatlarını yoga derslerine göre ayarlıyor, o süre boyunca benden öğrenebileceklerini öğrenmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Yılın tamamını tek bir şehirde geçirseydim eminim öğrenciler daha bir gevşerlerdi. Bir ara yakalarız nasılsa mantığı. Ve tabii bir de yoga hocası olarak daima savunduğum ders verme tarzı, aylık kurslarda belli bir grup öğrenciye belli bir seriyi baştan sonra öğretmek, ezberletmek, tekrar tekrar tekrarlatmak.

Ben yıllardır bu düzende sabah kursları yapıyorum. Portland’daki aynısını bir de akşam yapıyorum. İstanbul’da da yapabilsem aslında…Neyse. Bu yaz bir değişiklik yaptık, akşam kursunu herkese açık tuttuk. Yani bir grup öğrenci var, diyelim beş kişi, bunlar haftada üç defa geliyor, belli bir seriyi öğreniyorlar.  O günlerin birinde başka bir öğrencinin de yolu düşmüş ise Yoga Shala’ya, o da giriyor derse. İngilizcede drop in diyorlar. Derse damlıyorlar yani.

2010 yılının en fena kararı buymuş meğerse. Ne çektim, ne çektim o derse kafalarına göre damlayıverenlerden.  Biliyorum dünyadaki pek çok yoga hocası derslerini sadece bu damlalara veriyorlar. Onların önünde saygı ile eğilmek ve hayranlığımı dile getirmek istiyorum.

Ben kafalarına göre dersime damlayanlara ilk önce isimlerini, yoga geçmişlerini, sakatlıklarını ve neden benim dersime geldiklerini soruyorum.  Çoğu saati uyduğu için gelmiş oluyor. Dersin başlangıç değil, orta seviye olduğunu hatırlatıyor, belli bir miktar yoga bildiklerini varsaydığımı belirtiyor. Kem küm mahiyetibde başlar sallanıyor ve başlıyoruz. Ben tabii ki dikkatimin ve enerjimin çoğunu düzenli gelen kurs öğrencilerime yönlendiriyor ve damlaları göz ucuyla takip ediyorum. Bazıları hemen bakarak hemen kapıyorlar, bazılarının dünyadan haberi yok. Bir tanesi koca cepleri anahtar, bozuk para, cüzdan, şeker, ciklet dolu safari şortu, çorapları ve kasketi ile derse başladı. Biraz sıkıştırınca yogaya o gün, benim dersimde başlamış olduğu ortaya çıktı filan.

O zaman diyorum ki onlara, bir daha gelirseniz bu orta seviye dersine, sizi içeri almayacağım. Başlangıç derslerime gelmeniz lazım. Saati uymuyorsa, başka bir hocanın başlangıç derslerine gitmeniz lazım. Alfabeyi öğrenmeden roman okuyamazsınız.

Herkes yoga yapabilir, doğru. Nefes alıp veriyorsanız yoga da yapabilirsiniz. Nefes alıp veriyorsanız flüt de çalabilirsiniz. Ama bazısı daha çabuk öğreniyor, bazısı zaten o bilgi içinde bir yerlerde kayıtlı doğmuş oluyor ki yetenek diyoruz buna. Yetenekliler çabuk öğreniyor, diğerlerinin aynı yere gelmesi için daha çok çalışması gerekiyor. Alemin kuralı bu. Herkesin rengi, işlevi başka.

Neyse, yogaya yetenekli bir başka öğrenci yine benim akşam dersime damladı geçen ay. Etrafındakilere baka baka bir şeyler kaptı, kazasız belasız bitirdi dersi. Hepimiz çok takdir ettik, bütün bir prelüdü baştan sona yaptı diye. O beş gün boyunca ortadan kayboldu. On beşinci gün yeniden damladı. Ona da söylevimi çektim: Dedim bu kursun öğrencileri belli bir akışı yapıyorlar. Ya onlarla akmak için düzenli –haftada en az iki- gelirsin, ya da seni başlangıç derslerine alalım.

Amerikalılar azarlanmaya hiç gelemiyorlar. O kadar alışkın değiller ki, bozulmuyorlar, şaşalıyorlar benim bu söylevlerime. Yogaya aynı dil öğrenirkenki gibi ilk sınıftan başlanması gerektiğini söyleye söyleye dilimde tüy bitti. Kim gider de tek kelimesini bilmediği İspanyolcayı orta seviye bir kurstan öğrenmeye niyet eder?  Kim çocuğunu okula ikinci sınıftan başlatır? Doğru düzgün bir temeli olmazsa insan hangi bilgiyi sindirebilir?

Neyse stüdyo ile anlaşma yaptım. Benim derslerime baştan kaydolan kaydolacak, sonrasında damdan düşer gibi derse gelmek yok. Finansal olarak belki zorlayacak beni ama işimi sevmeye devam etmemi de mümkün kılacak.

Ayn Rand’ın en sevdiğim karakteri Francisco D’Anconia’nın bir sözüne ben de katılıyorum:

İnsanın işini iyi yapmasından daha büyük bir keyif yok hayatta!

Odanın Ortasında Koca bir Fil

Wednesday, September 29th, 2010

Mutsuzluğu eskiden beri içime dert bir çocukluk arkadaşım var. Biz çocukken de mutsuzdu, hala da mutsuz. Kimilerine göre bebekken başına gelenler yüzünden, acemi ana-baba hasarı, kimilerine göre doğum travması…(ki  iki aylık bebekkenki fotoğraflarında bile huzursuz, huysuz, ekşi bir ifade yüzünde)

Mutsuzluğu içime dert bu arkadaşım hayatındaki her adımı kitabına göre attı.  Etrafındakilerde hayret veya hayranlık uyandıracak sivri bir yanı olmadı. Liseyi bitirince, üniversite, oradan Amerika’da mastır derken ömrünün sonuna kadar ödemekle yükümlü olduğu borcu boynunda, hayata atıldı. Hafta içi günlerinin on saatini kendisini manen tatmin etmeyen bir meşgaleye adadı: İşi.

Uzun zamandır aynı adamla birlikteydi. Evlendi. Düğün sırasında ‘’damat çok iyi çocuk canım, bakmayın’’ ‘’bizim kıza iyi davranıyor’’ lafları kulaktan kulağa gereğinden fazla fısıldandı.

Anladık ki ailesi damadı benimsemekte zorlanıyor.

Tez zamanda anlaşıldı ki ”bizim kız” da damadı pek benimseyememiş meğerse! Dünya evine gireli iki yıl olmamıştı ilk kriz patlak verdi.

Önce başladı:

‘’İletişim kuramıyoruz, kendimi anlatamıyorum, beni dinlemiyor, beni anlamıyor, beni merak etmiyor, benim istediğim hayat bu mudur, beni tutku ile sevecek başka bir adam dünyada var mıdır, var ise ona kaçsam kar mıdır, zarar mıdır?’’

Derken çıkardı baklayı ağzından:

‘’Ben başkasına aşık oldum! Kocam beni meğerse hiç tatmin etmiyormuş’’

Aile kadınlarını sardı mı bir telaş?

“Kızcağızım niye vardın bu adama öyle ise? Evlenirken belli değil miydi bütün bunlar? Dün tanışmadınız ya, sekiz senelik ‘’flört-söz-nişan maziniz var.’’

Bizimki önce sus pus, gözler kıpkırmızı, derken fışkırıyor yaşlar…Bütün kadınlar bir ağızdan başlıyorlar bunun üstüne…

”Aman evladım, canım evladım, ne istiyorsan onu yap evladım, seni ne mutlu edecekse…”

”Bir adamın diğerinden farkı olmaz yavrum, koca dediğin bir ayrıntıdan ibarettir. Sen hayatın keyfini çıkarmaya bak.”

”Başkasına da varsan tutku biter kısa zamanda, evlilik bir yoldaşlık ilişkisidir.”

Vs vs vs…

Aile bilgelikleri bende dehşet uyandırıyor.  Korodan fırsat bulduğum bir anda dalıveriyorum uzaktan:

‘’Kocana anlatsan’’ diyorum ‘’bütün bu bize söylediklerini, içinde birikenleri, şüphelerini…?’’

Dehşet sırası şimdi aile koromuzda.

”Aman haa! Olur mu öyle şey. Başka bir adamdan hoşlandığı söylenir mi hiç kocaya? Görülmemiş şey. Alimallah bırakır gider. Yok yok kesinlikle olmaz…Bırak bilmesin o bunları. Doğrucu Davut olmaya gerek yok.’’

Pes etmeyeceğim daha…Çünkü koro haykırırken ağlamayı sürdüren bizim kızın gözlerinde ilk defa bir ilgi ışığı parladı ben konuşmaya başlayınca. Bizim kız bana güveniyor. Koroyu es geçip o ilgi ışığına konuştum ben de :

‘’Bir kere bu yeni adamla aranda bir şey geçmemiş. Kocana sadık kalmış mısın? Kalmışsın. Bu adam senin eşin, hayatta en samimi olabileceğin insanlardan biri. Senin duygusal olarak nerede durduğunu bilmek bir yandan onun hakkı. Öte yandan bu adam seni yaşam dostu olarak kabul ederken, zor zamanlarında sana destek olacağına söz vermiş kişi. Ona içinde bulunduğun durumu anlatıp yardımını istemekten daha tabii ne olabilir? Bu diğer adamda çekici bulduğun şeylere ihtiyacın varmış ki kapılmışsın. İletişim ve samimiyet ihtiyaçlarının  karşılanmadığını da bu vesile ile dile getirebilirsin. Kocan senin neye ihtiyacın olduğunu bilmeden nasıl verebilir ki onları sana?’’

Baktım koro da susmuş beni dinliyor. Bizim kız,

‘’Anlamaz ki, ah o beni anlamaz ki’’ diye diye hafiften inlemeyi sürdürüyor ama ışık gözlerini ele geçirmiş bir kere.

‘’Herşeyim var benim mutlu olmak için. Ne hakkım var şimdi gidip de ona hayatımdan şikayet etmeye? Ne istediysem verdi bana bu adam.  (Burada benim sol kaşım benden izinsiz yükseliyor) İşim, param, evim, güvencem…herkesin hayal ettiği hayatı yaşıyorum. (sol kaşa bu defa izin veriyorum, kalksın) Size söylerim ben başkasına vuruldum diye? Neden başıma geldi bunlar benim?’’

Böhöööööööö!

Richard Freeman yogayı ‘’kavramlardan ve fantazilerden arınmış halimizi olduğu gibi görme özgürlüğü’’ diye tanımlar.  Çocukluk arkadaşımın canını yakan şey kendi mutsuzluğunu kabul edemeyişi. Bir kere kabul etse, belki kendi mutsuzluğunun sorumluluğunu ele alacak. Ama daha çok uzaktayız o noktadan. Beyaz orta sınıf fantazisinin mutlu olmak için yeterli olduğuna dair inancı kendi ruh halini olduğu gibi görmesini engelliyor.

Eskiden mutsuzluğuna bir neden bulması kolaydı. Param yok, işim yok, kocam yok, evim yok…Şimdi artık hepsi var maalesef. Bahanesi yok. Mutluluğa dair bildiği bütün formülleri tükettiği için ne yapacağını bilmiyor. Bundan sonra o pasif, hayat aktif duruma geçiyor. Hayat artık yarattığı ve sorumlu olduğu bir şey değil, başına gelenlerden ibaret.

Böhööööö!

Bizim kız yine kapandır ağlıyor ya, aile kadınları hemen sahnemi çalıyorlar.

‘’Dur dur, ağlama kızım. Bir sıkıntıdır geçer. Mutlu olursun yine…Evlilikte olur böyle şeyler. Ciddiye alma fazla.’’

Kız kendini keşfediyor. Bir susun ya! Belki tam da şimdi, doğum travması mutsuzluğunu yenecek bir adım atacak. Özgürlüğe giden ilk adım ayaklarımızda prangalarla yaşadığımızın farkına varmak değil mi?

Ne fayda? Bizim kız susmadıkça, onlar da susmuyorlar. Ailelerin çocuklarının özgürlüğünü ellerinden almaları katman katman bir süreç.

***

Bu sahneden aylar sonra bir akşam ikimiz yemek yiyoruz. Bizim kız ile kocası bir daire almak üzereler.  Sanırsınız ki bütün dertler tarih oldu. Aile kadınları haklı çıktı. Bir buhranmış geçti. Oysa ben biliyorum haftanın hergünü işe gider gitmez arıyor öteki adamı.

Kendimce çok mantıklı bulduğum soruyu soruyorum:

‘’Şimdi siz bu daireyi alıyorsunuz ya, boşanırsanız daire kimde kalacak onu belirlediniz mi?’’

Aaa, vay ne negatifmişim! İlk evlerini satın alırken ayrılığı düşünmek olur muymuş!

Hayret bir şey!

‘’Kızım sen değil misin her Allah’ın günü ayrılığı ciddi ciddi düşünen?’

Sus pus. Gözler kırmızıya dönüyor.

“Konuştunuz mu kocanla hiç bu konuyu?”

“Hayır. Ne diyeceğimi bilmiyorum’’

‘’Şöyle demeye ne dersin? Sevgili koca -ben neden bilmiyorum ama-  bu evlilik içinde çok mutsuzum. Bu konuda ne yapacağımı bilmediğim için çaresizim. Senin yardımına ihtiyacım var. ’’

BÖHÖÖÖÖÖÖÖÖ!

Hay Allah! Bizim kız mutsuz olduğu gerçeğinden kaçarak yaşamaya öyle alışmış ki yaldız katmanını bir tırnak darbesi ile kazımak yetti karmaşaya.

Bağırmak istiyorum ona:

Ayıp olan mutsuzluk değil, mütemadiyen kendini ve kocanı kandırarak yaşadığın bu yalan ayıp.

Odanın ortasında koca bir fil, bunlar etrafında dolana dolana yaşamlarını sürdürüyorlar. Kalben bir bağ kuramıyoruz bari mortgage kağıtlarımız üzerindeki ortak ismimiz bizi bağlasın. Belki ileride bir de çocuk yaparız, biraz daha dolanırız birbirimize. Dışarıdan. Ama içeriye kimse dokunmasın.

Sonra şunu düşündüm: Diğerinin gölgesi bana bu kadar zahiri ise, benim gölgem de dostlar tarafından net bir şekilde gözlemleniyor olsa gerek. O yüzden diyorlar zaten yoga ancak diğerinin  varolduğu yerde başlar diye.

Bugün hocam Zhander Remete şehrimize geliyor. Önümüzdeki on gün boyunca kendi gölgelerimizi görebilelim diye öyle bir eğip bükecek ki… Kör noktamızda saklı koca filleri görmek kısmet olacak mı bir sonraki yazıda anlaşılacak bakalım!

Mükemmelim Ben

Wednesday, August 18th, 2010

Biz de artık Portland’da etekler, elbiseler, sandaletler, japon tokyolar giymeye başladık. Nihayet yaz geldi. Kiraz ağaçları renklendi. Meyve sepetlerimiz de. Kendiliğinden kocaman kayısılar, bal gibi şeftaliler masamızın baş köşesindeki yerlerini aldılar. Yatağı pencerenin yanına çektik. Öğleden sonra meltemi sırtımızı okşarken şekerlermelere dalmak günlük rutinin parçası haline geldi. Günler uzun, upuzun. Çoğu geceler karanlığı, yıldızları, ayı görmeden uyuyorum ben. Uyandığımda yine gün, yine güneş. Parklarda sinemalar kurulmuş, gece 10’da başlıyor herhalde filmler. Bize kısmet olmadı tabii gitmek.

Yaz günleri böyle tatlı şekerrenk akarken, bilgisayar posta kutuma güm diye bir mektup indi. Atlas dergisinde çıkan yazıma yapılan bir eleştiri. Düşmanca bir tonla yazılmış, beni halkı yoga konusunda yanlış bilgilendirmekle suçlayan bir yazı. Okuduklarımın şokunu atlatamadan, bir ikinci geldi. Birincisinin bir iki satır dışında kopyası (copy/paste anlamında kopyası). Ardından üçüncüsü, sonraki gün dördüncüsü. Düşmanlık tonları değişmekle birlikte beni bilgisizlikle suçlayan ve yogayı sadece kendi görüş açılarından tanımlayan aynı grup insanın Atlas’a yazdıkları mektuplar.

İnsanın eleştiri karşısındaki tavrı bütün zaaflarını ele veriyor galiba…O iki gün boyunca ateşim çıktı.Yanlış dedikleri şeylerin yanlış olmadığını bilecek kadar yoga bilgisine sahip olduğum için suçlamaları ciddiye almadım. Kendi bilgime güvenim t
am, cevaplarım da hazırdı. Öyle ise niye çıktı bu ateş beynime?

Yoga yapan insanların böylesine sert bir tavır ve dar görüş açısı ile yaşadıklarını görmek moralimi bozdu, tabii biraz ondan. Akıl fikir danışmak için yazıştığım bir dostum yol gösterdi. Her daim mükemmel olmak istemekten geliyormuş eleştiriye karşı zayıflığımız. Doğrudur. Öyle mükemmel olayım ki her yazdığımı, her dediğimi, görünüşümü, seçimlerimi her an herkes beğensin. Yüke bakar mısınız?

Ne oluyor başkaları beni beğenince peki? Başım göğe mi eriyor? Yazımın iyi olduğunu ben kendim bilmiyor muyum? Olumlu veya olumsuz eleştiri yazının kendi kalitesini etkilemeyecek ki.

Esas iş, şu anda herşeyimle zaten mükemmel olduğum gerçeğini bilerek yaşamakta. Türkçesinden midir nedir, mükemel bana çok iddialı bir kelime gibi geliyor ama belki de işte zaten mükemmel olmak içindaha yapılacak çooook şeyler olduğunu düşündüğüm için öyle geliyordur. Neyse. Mükemmel’den çekinenler onu yerine ”tastamam”ı kullanabilirler. Şimdi, şu anda, ben olduğum gibi tastamamım. Bunu bu şekilde görebilen bir gözle yaşamak aydınlıkta yürümek olsa gerek..En ufak bir düzeltme yapmasam dahi ”ben zaten mükemmelim” diyebilmek. Fotoşopsuz, editörsüz, spell check’siz…

Bu bakış açısı ile hayatı algılamak pasif bir şekilde bir kenarda oturmayı veya özensizliği gerektirmiyor. Ben de elbette cevabımı vereceğim. Cevabım üste çıkma hırsımdan ya da beni beğenmenizi çok istiyorum perişanlığımdan arınmış olacak. İçeriği aklı selim ve yoga hakkında bilgili herhangi bir bireyin verebileceği kısacası ‘’ben’’den arınmış bir cevap olacak. Ama cevap vermemeyi seçseydim, yine aynı derecede tamam olacaktım.

Suçluluk, utanç ve acıdan arınmış bir özümüz olduğuna inancım sonsuz. O özden soluk alıp vermek için yoga yapmaya da gerek yok. Beni o öze bağlayan yol yoganınki diye ben yoga yapıyorum. Sanat, felsefe, terapi, nefes çalışmaları ve hatta dini uygulamalar da olmak üzere her insan kendi ruhuna varmak için farklı yollara girebilir. Mesele o yolda yürürkenki halimizin tastamam olduğunun farkına varmak. Eksik sandığımız herşey aslında tastamam halimizi tamamlıyor. Zaten mükemmel olduğumuzu bilerek yaşamak mükemmeliyetçiliğin tam tersi.

Ben zaten MÜKEMMELİM!

Nereden geldim ben şimdi buraya?

Size master tezimin konusunu anlatmış mıydım?

Not: Eleştiriyi ve benim cevabımı merak ediyorsanız Atlas’ın Ağustos 2010 sayısındaki Okur Mektupları bölümüne bakabilirsiniz.

Gitmeden önce Godfrey…

Friday, August 6th, 2010

İstanbul’dan ayrılmama çok az bir zaman dilimi kaldı. Tam bir hafta sonra uzun bir dönem burda olmayacağım. Tamtamına nerdeyse 2 ay. Heyecanlıyım. Biraz keşfetme, biraz yenilenme, biraz beslenme, biraz şaşırma, biraz soluklanma, ve bütün bu süreç içinde biraz yoğrulmaya ihtiyaç duyuyor tüm hücrelerim.

Godfrey’nin Fransa da vereceği eğitime katılacağım: – Kalbimi ve zihnimi olabildiğince meraklı bir şekilde açık tutmayı arzulayaraktan. Başlangıç zihnine davet ederekten kendimi – Arkasından da Italya’da her zaman için çok sevdiğim ve hep biraz çalma pratiği yapmak istediğim harmonium ve kirtan (chanting) atölyesine gidiyorum. Ve bütün bu keşif yolculuğunda yanımda bir yol arkadaşım olucağı için (Özge) ayrı bir mutlu ve heyecanlıyım. Bakalım bizi nasıl süprizler bekliyor?

Gitmeden önce aranızdan birkaçınıza verdiğim sözü yerinde tutmak istedim. Godfrey burdayken kalemimi susturamadan ağızından dökülen her hissi, kelimeyi, paylaşımı yazmaya çalıştığım notları bir ara getirdim. Ama sizden bir af diliyorum. Aynen sanki konuşur gibi yazdım. Edebi bir dile çevirmedim. Türkçemizi çok güzel kullanmadım, kullanamadım. Olduğu gibi paylaştım. Geldiği gibi.

Godfrey’nin bu seneki ziyaretinden alıntılar:
“Zihin meşgul olduğu zaman, herşey çok karmaşık gözükebiliyor. Zihnin sakinleşmesi gerekir. Zihni sakinleşmeye davet edebilirsin. Zihni rahatlatabileceğin bir yer bedenin.

Eğer zihin beden ile uyumlu bir şekilde çalırsa, zihin verimli olabilir. Bu yüzden yoga yapıyoruz: kim olduğumuzu bulmak için. Derin anlamda öz benliğimizi tecrübe etmek için yoga yapıyoruz.

Sevgi senin bir uzantın. Doğamızın bir ifadesidir sevgi ve vermek. Kendi özümüz sevgi ve vermektir.

Nefes alabilen herkes yoga yapabilir.
Subtile hislere ve ufak hislere getirmek. İlk başta bizi cezbeden büyük hareketler bizi içeriğe almak içindi.

Doğamızın cömert ifadesidir sevgi.Yoga kendi öz benliğimizi bulmak için bir araç : sevgi , cömertlik ve vericilik.

Yoga kendinle tekrar karşılaşmana yardımcı oluyor.
Görmeyi unutuyoruz. Aslında herşey vermektir. Ama bunu görmeyi unuyoruz. Elde edemediklerimizi görmeye başlıyoruz. Hayat bir verme, bir paylaşma ziyafeti. Doğamızda paylaşmak var. Bunu ne öğrenmemize, ne öğretmemize ihtiyaç var.Ama ne yazık ki çoğumuz, zaman içinde belli koşullandırmalarla bunu unutuyoruz, azaltıyoruz. Acaba paylaşırsak canımız yanacak diye mi düşünüyoruz?
Bazen de bizimle paylaşılanları göremiyoruz. Tam olarak ne istiyorsak, bekliyorsak, o olduğunda aa bu paylaşımdır diyoruz. Ama kafamızdakinden farklı bir şey bize verildiğinde, fark etmiyoruz bile. Sadece hayatta elde edemediklerimize odaklanıyoruz.

Oysa her tarafımız paylaşımla dolu. Bir gül bile kendi güzelliğini, kokusunu paylaşıyor, sunuyor. Bize paylaşma doğamızı hatırlatıyor.Halbuki yaşam bir verme şöleni. Büyük bir zorluk bunu tekrar hatırlamak, kim olduğumuzu hatırlamak.

Yoga oldugumuz sevginin bonkorlugu ile yasama olasılıklarını arastırma. Zamanla bu sevgiyi ifade etmekte daralıyoruz ve yoga pozları daralmaları acmaya davet sunuyor ki daha cok severek daha cok ozgurleselim. Sevmek artik ozel birsey olmaktan cıkıyor, dogallıgımıza dogru….Bedenine gerçek doğasını göstermesini sor sana gösterecektir ama ilk önce karanlık tarafların ve korkularınla yüzleşmek durumundasın.
Korku ve ölüm yılların şartlandırılması. Ne kadar kaçarsan o seni şekillendiriyor. Ama gerçekten karanlığa bakarsan o ikilem bitmeye başlıyor. Olduğun yerde kalabildiğin ve olduğun gibi olabilmen ortaya çıkıyor. Karanlık taraflarımızla samimi olmamız önemli. Karanlıklarımızla yüzleşmeyi öğrenmek sonrasında büyük bir rahatlığa yol açıyor.

Acı – karanlık
Acıdan kaçmak zorunda değilim.
Acıyla yüzleşmek ve hislerle samimi olmak kaçınılmaz bir davet aydınlanmış karanlığa doğru.
Olanı olduğu gibi şeffaf bir şekilde görmeye davet hafif ve açık bir kalp ile.

Yoga pozları uygulaması daralmayı açmaya bir davet. Daha özgürce cömert olalım ve daha dolu dolu sevelim. Sevmek doğal bir hale bürünüyor. Sevgi herşeyi dahil ediyor, sadece alabileni içermeyi.

Yoga uygulaması sayesinde kendimizi sevgi olarak tanımlamamız mümkün. Sevgi diye bir fikir bile gelişmiyor. Sevgiyi düşünmez hale geliyorsun, sevgi doğal olarak akıyor. Hayat çok basit bir süreç.

Kendini ifade etmenin dayanılmaz tutkusu bu hayatın hücresel boyutunda var. Bizim hayatımızın temeli hücrelerden oluşuyor. Hayat hücresel yaşamın zekasına dayanıyor. Hücre zararlı olanı bedenden atıyor. Tehlikeden uzaklaşıyor. Açığa gidiyor. Hücrenin zekası acıyı ve zevki ayırıyor. Tehlikeli olan herşey acı, besleyici olan herşey ise zevk. Acı ve zevk mekanizması hayatın zekası. Ayırımı yapmak bir zeka ve bu yeteneği kaybeden hücre ölü gibi veya ölecektir kısa zamanda. İnsan yaşamında bu zeka sofistike olmaya başladı. Zamanla ön beyin zekasını yarattı. İyi kötü – yanlış doğru. Hayvanlar bunu yapmıyor. Hayvanlar sevmek – sevmemek veya acı ve zevk diye ayırım yapıyor. Moral kodları yok. Felsefeleri yok. Sınırlar konusunda kararlar vermiyorlar. Biri çizgiyi geçerse ya savaşıyorlar ya da kaçıyorlar. Bu insan uygarlığı diye adlandırılıyor. İnsan yaratıcılığının muhteşemliği. Hayat inanılmaz. Hayat yaratıcılığımızı redetmeden ve muhteşem zekayı acı ve zevk ayırımını hücresel boyutta yapabiliyor olmanın üzerine yatıyor.
Yoga uygulaması bu hücresel zekaya dayanmalı. Zihin beden zekasına teslim oluyor. Ama teslimiyet yüceltmek ve bedenden öğrenemek. Yoga pozisyonlarını bedenin zekasıdan öğreniyoruz. Hayatın zekası her hücremizde kendisini ifade ediyor. Bu zeka bedenliğe içsel bütünlük ve dürüslük veriyor. Herşey beraber bir bütün olarak çalışıyor. Herşey etkili olarak çalışıyor. Bedenin her şekilde etkili olması bütün tarafından gerçek hale geliyor.

Beyin kordonu : kan analize ediyor, oxgen karbondioksit oranı kaslar ve metabolizma herşey bir bütün olarak çalışıyor. Kasların kısalması , oxgene bağlı havayı nasıl soluduğumuza bağlı. Anatomik bilgi ikincil birşey. Yoga yapmanıza yardımcı olmaz. Sadece bilgi satmaya yardımcı olur. Kaslarını kontrol etmeyi bilmezsen bile hangi kaslar ne zaman devreye giriyor zaten beden bunu yapıyor ve bu bedenin bütünlüğünün bir ifadesi. Yapabileceğin birşeyi düşündüğünde bedenin onu yapıyor daha önce yaptıklarını temel alaraktan. Yoga pozu uygulaması bunun açık bir anlayışı üzerine temel almalı. Bir beden daha önce yapmadığı birşeyi yapmasını nasıl öğrenebilir. Ve hangi zeka bunu kullanmayı . Somatik hücresel zeka, ön beyin zekasına dayanmıyor. Beyin ise bu zekadan öğreniyor. Bütün bedenin bir zekası var. Yoga pozu uygulaması vasıtası ile bu zekayı uygulamayı öğreniyoruz. Bedene değil sadece zihnini de yaptıkların içın kullanabilirsin. IQ çok yüksek olabilir. Ama hayatlarında kaybolmuş olabilirler. Hayatını yaşamanı kılan zeka somatik zeka. Şimdi yaptığınız herşey motor ve yapısal kaslarınla sinir ve kas sistemi vasıtası ile yapıyor. Bunlar doğumdan önce gelişiyor.Empryo rahim içinde hareket ediyor. Bütün bu kaslardan geçen sinir aktive oluyor. Dolaylı ve dolaysız rahimde tecrübe ettiklerine dayalıdır. Bir süre sonra bedenin kasları tepki göstermeye başlıyor duyduğu annenin sesine. Onun sesine dans edicen ömür boyunca. Düşünce düşündüğünde o düşünceyi sözcük haline getirecek kaslar ve sinirler ufak bir uyarı alıyor. Yüzünün tamamen gevşemesi o yüzden zor. Herşeyle alakası var. Yoga ile alakası ilk olarak :

1- Hiç yapmadığımız birşeyi yapmak için çok kez başarısız olmamız gerekiyor. Beden böyle öğreniyor. Mesela çocuk kendi koordinasyonunu sağlıyor, çocuğun kendisini geliştirmesi gerekiyor. Başarısızlık zihne bir kavram beden için bir başarısızlık yok, beden için uzun bir süre de olsa bir öğrenme süresi var.

2- Önce sinirlerin sinirlerin kastan geçen yollarını öğrenmemiz gerekiyor. Ne kadar çok yaparsan o kadar daha kolay yapıyorsun. Bir eğitim aslında şekille ilgili değil. Sadece şekil ve hareket olamaz. Her yoga pozisyonunun içindeki her hareketi zaten yapıyorsun: eğilmek, sağ sola dönmek, Herşeyi bütünlük ile yapmak zor. Bu bütünlük yoganın özünde yatar. Herşeyi o bütünlük içinde yapabilmek. Yani etklli bir davranış olması, zararsız olması, ve daha önemlisi bedenin bölünmez bütünlüğü içinde oluşuyor olmazı her davranış bütün beden tarafından destekleniyor. Beden besleniyor o davranış tarafından Yoga poz uygulaması bir yere varmak için kullanmıyoruz. Asanaslar bedenin bütünlüğü içinde olduğun sevgiye varmanın bir daveti. Ve yoga kültürel bir faaliyet değil. Bir çaba olmamalı, bir araştırma, bir sürü seviyesi olan bir araştırma. Daha özgür ve daha tam kendim olabilir miyim ve bu hayatın temel güdüsünden yola çıkıyor. Varolma ihtiyaçı, ifade etme ihtiyaçı. Araştırmanın kökünde olmalı bu . Bu bir araştırma nasıl daha özgür ve bütün olabilirim. Ve o zaman yoga daha farklı bir boyuta geçiyor. Daha bütünsel olarak varolabilmek zaten varolduğun şeyi olabilmek, sevginin bir ifadesi. Araştırma demek birşeyin peşinde koşmuyorsun ne sana geri gelirse ona açıksın demek. Yoksa bu dürüst bir araştırma olmuyor.Zihin diyor git matinin üstüne yoga yap sonra tersine dönüyor zihnin isteği değil bedenin isteği önemli .

3- Eklemleri beslemek önemli. Eklemler de basit bir dil ile konuşuyor. Acı ve zevk mekanizması üzerine dayanıyor. Çok kısık veya yüksek bir sesle söylüyorlar. Kasların eklemlerin sevmediği birşey yapınca eklem hayır der acı yarıtarak. Yoga pozu uygulaması bir zevk olmalı. An ve eklem içinde kasların hareketine bir tepki olarak. Zihin bedenin dediklerini yorumlayabiliyor ama yanlışda yorumlayabiliyor. Doğru yorumlayabilme kabiliyeti ile kalalım : acı : baskı
Bu eklemi nasıl açabilirim acıdan kurtarmak için bedeni. Beden zevk hissetsin. Alan yaratmak. Herşeyin alana ihtiyaçı var. Hepimiz kendimizi ifade etmek için alana ihtiyaçımız var. Eklemlerin de, organlarında alana ihtiyaçı var. Bu alanı uzamanın dinamiği ile yaratabiliriz. Bu alanı kasların kısalması ile yaratırız. Bu çelişkiden kaçış yok. İki tarz uzama var : Uzama ve genişlemek. Uzayabilecek ne varsa uzatmak, genişleyebilecek ne varsa genişletmek. Bedenin muhteşem bir zevk alır an içinde sinir sisteminin verdiği bir zevk. Yoga pozları içinde sinir sistemi ifade ediyor. Hepimizin kendi duruşu var bunun temelide sinir sistemi ve bedenin ihtiyaçı için sinir sistemini geliştirmek gerekiyor. Ana eklem bel en önemli eklem bel. Yoga pozları gerekli bir araştırma olmalı bedenin ihtiyaçlarına dair aktif bir araştırma pasif değil.
Uzatmak ve genişletmek bütün eklemlere destek veriyor, besliyor. Leğen kemiği ve göğüs kafesi arasındaki ilişkiyi belirlemek önemli. Ulola tekrar hareketleri ile öğreniyorsun.
Yoga özgürlüktür ve kendine sadece kendin yardımcı olabilirsin. Tek bildiğin şey hissettiğin şey. Herzaman hislerinize göre gidin. Zevk hissetmelisin subtile bir zevk hafif ve ufak. Bedenin inceliklerine ve subtile derinliklerine giden ileri derecede bir öğrenci demek.

Bedenin zekasını ve bütünlüğü dinleyip eforsuzlukla gitmek. Yumuşak bir sinir sistemi geliştirmek daha iyi. İtmeye gerek yok. Zaten açabildiğin kadar açılıyor.

Zihin iki şey için var:
Araştırmak ve zevk almak için .
Kararları veren kalbin zihnin değil. Zihin araştırmayı yapıyor.
Her davranış bütünlüğün bölünmezliğidir. Bütünlüğün bölünmezliği davranıyor. Biz sadece bu davranışın aletiyiz. Aletin muhteşemliği, zihin ve sinir sisteminin sofistikasyonu sayesinde yapan bizmişiz gibi zannediyoruz ve zannetmek zorundayız… i am not the doer, he is not the doer. God is pouring god into god:))

Patanjalinin yoga sutraları sadece bir harita gerçeğin doğasını anlatmaya bir çaba değil ve bir haritanın problemi o alana hiç girmediysen hiçbir işe yaramıyor.

İnsan varoluşunun temelinden bahsediyor ve semboller bu haritada kelimelerden oluşuyor. Ve bu kelimeler çok zengin . İletişim fakir kılıyor. Ortak bir tecrübe olmalı. Sevgi kelimesi çok zengin bir kelime. Patanjalinin tam dediğini bilemeyiz. Gerçekten Patanjaliyi anlamamız için kendi kendimize araştırmamız gerekiyor. Basit değil. Nasıl hayatı deneyimliyorsun ve hayatın ıstırabı nedir hiçbirşey bizi tehdit etmediği zaman bile. Yoga sutraslara farkındalığın dönüşümü açısından bakıcam. Patanjali yogayı farkındalığın dönüşümü olarak sunuyor. Yogayı daha açık algılayabilmek diye sunuyor ve bir aydınlanma yolu olarak sunuyor. Fabrication yolu değil yoga. Yoga zihni daha iyi hale getirmek değil veya bedenini kontrol etmek değil ya da zihnin . Doğamızla daha samimi hale gelmektir yoga. Açıkca ne olduğumuzu görmektir. Farkındalığımızın dönüşümü. Değişen senin görüş açın.
Bilinç her yerde. Tabiki evren bilinçli. Yoga ahlakla ilgilenmiyor. Daha bir insan olmakla ilgilenmiyor. Sadece bir harita. Bilinç insanoğlu tarafından nasıl işleniyor. Kendimiz vasıtası ile kendini ifade eden bilinç. Bilinç nedir : Bir zeka var hayatta Hayat ve yaşam bilinçtir kendisi. Ahimsa duyarlılık. Duyarlılık bilinçin zekasının temel ifadesidir. Duyarlı olmak yoganın temeli değil hayatın temelidir. Yoga yaşam hakkındadır. Ama duyarlılık yeterli değil yaşamın devamı için ayırım yapabilmesi gerekiyor. Satya: Kimyasal bir süreç, bir hücre gerçeği söylemek durumunda neyle karşılaştığı hakkında, yoksa ölücek. Asteya: Açık ve dürüst olması gerekiyor. Dürüst ve duyarlı olması için ve hayatı, dünyayı uzakta tutma, dünyanın içine girmesi gerekiyor. Samimiyet Brahmacharya ve bonkörlük aparigraha . Duyarlılık, dürüstlük, açıklık, samimiyet ve bonkörlük ahlaki etik presipler değil. Bu 5 temelin içinde bilinç kendini ifade edebiliyor. Bilinç herşeye karşı açık, Herhangi bir şekilde farklı göstermeye gerek yok. Mesela herkes yalan söylüyor hatta çoğu zaman bilinçsizce. Her şeyden önce duyarlı olmaya ihtiyacımız var. Hissedebilmeye, uyarılmaya… Zaten duyarlılık hayatın temelinde yatıyor. Ancak duyarlılık yeterli değil tek başına. Yaşadıklarımıza, kendimize karşı dürüst olmamız gerekiyor. Tabii duyarlı ve dürüst olabilmek için doğal olarak açıklık gerekiyor. Yani dünyaya karşı duvarlar örüp değil, onu açık kalplilikle içeriye davet etmek. Bunları yaparken hem kendimize hem çevremize karşı samimiyetle yaklaşırken, aynı zamanda beklentiye girmeden bonkör olmak, paylaşmak gerekiyor.

Ve çok kritik bir nokta… Bunları – yani duyarlılık, dürüstlük, açıklık, samimiyet ve cömertliği – etik, ahlaki prensipler olarak değil, bilincin kendisini ifade şekli olarak anlatıyor.

İki muhteşem zeka var:
Somatik zeka : bedenin zekası
Beyin zekası : cognitive zeka , düşünsek zeka, bilinçsel zeka.
Bilinçin zekası : duyarlı, açık, bonkör, dürüst olabilmenin zekası

Izdırap nedir : insanlar ızdırap içindedir. Her insanın sonu var bu üzücü olacak. Ne kadar çok seversen, o kadar çok üzüntü çekersen. Hayatın doukhasından kaçabilirsin. Doukha takılmış aks anlamına geliyor. Kendini ifade edebildiğin sürece iyi hissediyorsun kendini. İfade edemezsen kötü hissedersin. Kendimiz olamamaktan gelen ızdıraba gerek yok. Kendimizi tanımamız gerekiyor. Yoga kendini derinden tanıma, olduğu gibi açık net görüp ne oluyorsa içinde yüzleşmek. Aslında herşey senin içinde olup bitiyor. Yoga gerçekten orda olanı açıkça algılayabilme araştırması. Bir beyin için düşünmemek daha kötü birşey olamazdı. Çoğu düşünme bilinçaltında oluyor. Çok az düşünce bilinç üstünde oluyor. Bilinçaltı bilinç üstü oluyor. Algılamanın doğasını anlamak gerekiyor. Patanjali hayatı seven biri. Derin bir samimiyetten bahsediyor. Yoga ve meditasyon zihin ile samimi olma süreçi ki aks çözülsün ve takılmasın. O samimiyet yolu içinde özgürleşmeye başlıyorsun. Sadece bir bakış açısı. Evrende yol göstermek için gerekli olan araçlar. Nedir hayat : hayat hissettiklerimizdir. Asıl önemli olan deneyimlerin ve hissetiğindir. Daha derin bakınca aks dönmeye başlıyor. O benim demiyorsan içinde ne varsa onu görüyorsun.

Zevk farkındalığımızın kalitesinde , nesnede değil : samimi olalım .”

Sırbistan'da Shadow Yoga Günleri

Wednesday, April 21st, 2010

I. BÖLÜM: KANİJZA KUŞATMASI

Telefonum Cumartesi boyunca susmak bilmedi.

Uçabilecek miyim? Belgrad havaalanı açık mı? İstanbul’dan uçaklar kalkıyor mu?

Cevabını bilmediğim sorulardan bezmiş, telefonumu kapatıp yatmaya hazırlanırken… zırrrrr. Yok artık! Beni bilenler gece 9’dan sonra aramazlar, hangi densiz bu şimdi?

“Defneee! Seni niye aradığımı biliyorsun değil mi?” Kulağımda hocamın sesi.

Tabii biliyorum neden aradığını da, bilmezmiş gibi yaparsam belki paçamı kurtarırım.

Nerdeee?

Bir kaç saat sonra Avrupa yönünden gelen bütün uçuşlarını iptal etmiş havaalanında Zhander hoca’yı bekliyorum.  Yanında iki İsrailli öğrencisi ile hoca, Tel Aviv’den geliyor. Uykusuz geçirmiş bütün geceyi. Aşşk kafede iki tane double espressoyu ardı ardına mideye indirip, “hadi” diyor. Taksi bekliyor. İstikamet Belgrad!

Karayolu yolculuklarından korkarım ben.  Gözümü kırpmadan yola dikiyorum, her virajda, her sollamada nabzım fırlıyor, soluğum kesiliyor filan. Fobiye dönüşme yolunda ilerleyen bir korku. Bizi almak üzere Belgrad’dan İstanbul’a bir gecede gelen taksimizin tek şoförünün uykusuz gözlerini ve bir de üç kişi sığışacağımız arka koltuğu görünce daha baştan yüreğim yerinden fırlayacakmış gibi atmaya başladı. “Ben kullansam olur mu” diye sordum Zhander hocaya. Olmazmış. Taksi şirkete ait olduğundan Sırp şoförümüz Mile’den başkasının kullanma yetkisi yokmuş.

Hocama güvenmek, korkumla yüzleşmek,  ve kadere teslim olmak gibi temaları uygulamalı olarak çalışacağım yirmi saatlik yolculuğa işte böyle itirazsız başladım.

19 Nisan sabahı Sıbistan’ın Kanizja kentinde başlayacak olan Shadow Yoga kursuna yazılmış altmış adet öğrenci bizimle aynı anda dünyanın dört bir köşesinden buldukları her nevi taşıta binerek yola çıktılar. İzlanda’da patlamaya niyet edip, bir türlü cesaretini toparlayamayan o dağın püskürttüğü kül ve  kaya parçalarının uçuştuğu Avrupa gökyüzünde uçamayan bütün uçakların bütün yolcuları gibi biz de rahatımızın bozulduğuna bozulduk.  Hocamız -aynı zamanda yol arkadaşımız- durumu fırsat bilip ön koltuktan derse başladı. Zhander hoca yoga bilgisini hayata geçirmek konusunda az konuşur. Keşifleri bize bırakmayı sever. Bu nedenle ön koltuktan gelebilecek incilere karşı arka koltuktaki bizler derhal öne meyl edip, kulaklarımızı dört açtık.

Yoganız işe yarıyor mu? Yoganız hayatınızı daha kaliteli, ilişkilerinizi daha dürüst yaşamanızı sağlıyor mu? Alıştığımız düzeni sağlayacak alternatifler tükendiğinde, koşullara adapte olabiliyor muyuz, yoksa direniyor muyuz? Esas güç ve esneklik bedende değil, zihinde. Şikayet alışkanlığı zihinde katılıktan başka bir şey yaratmıyor. Şikayete giden enerjiyi çözüm üretmek ve durumu kabullenmek için kullansak hayatlarımız daha verimli hale gelmez mi? Zihnin zor bir koşula direnmesi, bedenin sert bir zeminde asana yapmasına benziyor. Pozu mümkün kılmanın tek yolu sert zemine doğru yumuşamaya gitmek. O yüzden Shadow Yoga’yı matsız çalışıyoruz. Sertliğe karşı bedenin tepkisi yumuşamak olurmuş. (dolasıyla yumuşaklığa karşı tepkisi de sertleşmek olurmuş- yeni yatak alacakların aklında olsun!) Zor koşullarda da zihni yumuşatmak gerekiyor. Şikayet, söylenme, pişmanlık gibi işe yaramaz davranış kalıplarını bir yana bırakıp adapte olarak. Çünkü sonunda, Darwin’in de söylediği gibi sadece adapte olma yeteneğine sahip olanların nesli sürecek, gerisi kül olup gökyüzüne karışacak.

Yirmi saatlik yolculuk boyunca ben gözümü bir defa bile kırpmadım. Sonlara doğru şoförümüz kendi direncini kırıp direksiyonu Zhander’e teslim etmeye razı oldu. O ön koltukta derin bir uykuya dalarken, ben arka koltuktan, uyumasın diye hocamı lafa tuttum. Konuşmayı o kadar seven Zhander hocamın bile sorularıma cevap verecek gücü kalmamıştı. Nefeslerimi yavaşlattım. Kendimden başka şoförlere karşı duyduğum güvensizliğe doğru yumuşamaya çalıştım.  Korku ile teslimiyet yanar döner bir vaziyet aldılar.

Sağnak yağmurlu gece güne bağlanırken Sırbistan’ın kuzey köşesindeki Kanizja köyüne vardık. Uykusuzluktan perişan, kaslarımız taş gibi, vata fırlamış gitmiş, midelerimiz bir tuhaf…Yine de şükürler olsun! Tek parça halinde, sinir krizi geçirmeden vardık ya! Bölük pörçük gruplar halinde varan öğrencilerin her birinin en az bizimki kadar  yollardan geçmiş olduklarını öğrendik. Herkes rahatından vazgeçmiş, alternatifler üretmiş, yeni koşullara adapte olmuş ve nihayet Kanizja’ya varmıştı. Tanıdık tanımadık hepimiz birbirimizle kucaklaştık.

Resmi ilk ders yarın sabah başlıyor. Hocamızla yolculuk eden şanslı azınlığa dahil olduğum için benim için ise kurs çok daha erken başladı.

Devamı gelecek, bir yere ayrılmayın!

II. BÖLÜM: BAŞLANGIÇ SINIFI

Kanija’da bir akşam daha.

Çatı katındaki ufak odamda, yerde oturuyorum. Doğmakta olan dolunayın gümüş ışığı yatağıma düşüyor. Dünya ile, alıştığım hayatım, ailem, dostlarım, sevgilim ile bağlantım koptu. Uzayın derinliklerine yollanmış bir uyduda yaşıyorum sanki. Bu yemyeşil uyduda Zhander ile Emma hoca ve onların öğrencilerinden başka kimse yok. Konuştukları bütün konular dönüyor dolaşıyor, yogaya geliyor. Kimse yoga konuşmaktan sıkılmıyor ve diğerini sıkmaktan çekinmiyor. Kanija uydusunda herkes yogaya bayılıyor.

Bu sabah kahvaltıdan sonra nehir kıyısına doğru eğrile büğrüle giden köy yoluna yürüdüm. Yol kenarında boyum kadar uzamış otların fosforlu yeşilleri bana Nong Khai’yi hatırlattı. Tayland’da yaşadığım bölge de burası gibi nehir kenarında, yemyeşil tarlaların ortasından giden kızıl topraklı köy yolları ile döşenmişti. Oradayken de akşamüstleri batan güneşe karşı bisiklete binmeye çıktığımda, aynı bugün olduğu gibi herkesten, herşeyden soyutlanmış hissederdim kendimi. Yalnızlık değil, yalınlık idi. Bugün farkettim ki sadece yalınlık değil, özgürlük de aynı zamanda. Hasretten yalınmışlığın özgürlüğü…

Bütün günü pür neşe içinde geçirdim. Macaristan- Sırbistan sınırını çizen nehrin kıyısında–yine bana Nong Khai’yi hatırlatan- bir lokantada balık, salata, haşlanmış sebze, pilav yedik iki yeni arkadaşımla. Buradaki insanlarla yeni tanışmış gibi hissetmiyorum kendimi hiç. Zhander’in öğrencisi olmamız ortak bir göbek bağı ile birbirimize bağlanmamızı sağlıyor. Çok merkezden, çok derinden… Bazılarımız yıllardır birlikte çalışıyorlar. Bazılarımız ise taze kan, daha yeni başlıyoruz.

Daha önceki Shadow Yoga kurslarında, geçen sene Budapeşte’de mesela veya Kaliforniya’da iken herkes kalacağı yeri kendi ayarlamıştı. Bu sefer hep birlikte aynı otelde kalıyoruz. Bu yüzden kursumuzun lisedeki kayak tatillerini hatırlatan bir havası var. Sabah dersinden beraber dönüp, kahvaltımızı beraber ediyor,derste başımıza gelenleri birbirimize anlatıyoruz.

Kahvaltı demişken…otelimizin mutfak ekibi etsiz yemek diye birşey ömürlerinde duymamış olduklarından bize ne pişireceklerini şaşırdılar. Dolayısıyla otelde çıkan yemekler tatsız, tuzsuz ve cansız! İlk günler paniğe kapılıp söylendik. Zhander hoca bu sağlıklı yemek işine kafayı fazla taktığımız için bizi azarladı ve önümüze konanı yemeği takdir etmenin de yoganın bir parçası olduğunu hatırlattı. Bir daha huzurunda şikayet etmedik. Onu yerine civar restoranları keşfe çıktık.

Her sabah derste Zhander hoca beni “düzeltiyor”. Düzenliyor da denebilir. Prelüdümü bitiriyorum. Oturuyorum. Öne katlanma. Pat pat pat. Ayak sesleri yaklaşıyor. Sonra kocaman yumuşak eller başımı bastırıyor. Ayak bileklerime doğru uzayıveriyorum. Kalça kemiklerimin üstüne masaj yapıyor, koluma hafifçe yükleniyor. Sonra kürek kemiklerime dokunup “burayı gevşet” diyor. Hemen bırakıveriyorum oradaki kasları. “Olmadı” diyor “beyninden değil”. O öyle diyor ve ben yıkılıyorum. Hala mı? Üç yıldır hocam bana, “hareketi kafan başlatmasın”dan başka bir ödev vermedi ve ben hala kafamın haricinde bir yerdenne harekete ne de hayata nasıl başlayacağımı anlamış değilim.

Çaresizlike içimi çekiyorum. Eller sırtıma gömülürken “Hah işte böylesi daha iyi” diyor!

Beyninden değil, içinden gelsin hareket.

Üç yıl önce Zhander hocanın yanında ilk kursumu yaparken bana bunu söylediğinde hemen olacak sanmıştım. Aradan geçen yıllar ve nice kurslar sonrasında şimdi anlıyorum ki içimin o olgunluğa ermesine daha var. Ben bu ailenin en genç, en taze kanlarından biriyim. Hala çok hırslı, hala çok hamım ve dolayısıyla sertim. Sadece Zhander ile Emma değil, yıllarını bu sistemi çalışmış büyüklerim de şefkatle yaklaşıyorlar benim gibi “deli-kanlılara”. Çalışmaya devam et diyorlar, çok düşünme, düzenli devam et, kendiliğinden gelecek herşey.

Bu kursta şunu anlamaya başladım: Kendini olmadığın bir şey sanmaya devam ettiğim sürece kendi kalıplarının arasında donup gidiyorsun. Son yedi yılım yoga odaklı geçmiş olsa da, bunun ilk dördü hoca arayışı içinde dönüp durarak, son üç yılı ise hocamın ellerinde yoğrulmaya hazır kıvama gelmeye çalışarak geçti. Sindirdiklerimi diğer insanlara aktarıyor olsam da, yogaya yeni başlamış sayılırım aslında. Bir defasında purvottanasanada kulağım tıkanmıştı. “Geleceğin hemen şimdi senin olmasını istiyorsun da ondan” demişti Zhander hoca. Maskeler, kalıplar bir bir düşecek önce. Ne olduğun bütün çıplaklığı ile ortaya çıkacak. Sonra doğacaksın yeniden. Böyle böyle hareket doğacak içinden…

Hamlığım, sertliğim, gençliğim, deli-kanlılığım, aceleci hırsım ile ben tam bir başlangıç sınıfı öğrencisiyim!

Bu hafta bu hakikati hazmederek geçti!

Bakalım önümüzdeki hafta ne hakikatlere gebe….


III. BÖLÜM:   HUYSUZA MALUM OLAN

Kanija 12

Bugün bir huysuzum. Pişirdiğim yemek de bir şeye benzemedi bu yüzden. Kursun içimizde açtığı delikler derinleşiyor galiba. Aramızdan bir kaç kişi sabah stüdyodan otele yürürken ağladıklarını söylediler. Ben iki gün önce ağlamıştım. Akşamüstü yogasını kendi odamda yaparken. Annemin etrafındakileri eğlendirmek için olsa gerek, ettiği agresif şakalarından birini hatırladığım an boğazımdan kurtulan hıçkırığım tam yedi dakika otuz saniye süren bir gözyaşı seline dönüştü ve saatin gongu ile bıçak gibi kesildi. Ertesi gün (dün) Zhander hoca beni yoğururken kendimi yumuşacık hissediyordum.

Bugün yine sertleşmişim. Omuzlarıma bastırıp bastırıp “gevşet buraları, gevşet gevşet” diyor. Bütün hislerim omuzlarımda tıkanıyormuş. Hislerim donunca hayat benden akmıyormuş. Ondan sonra duygusallaşıyormuşum.

Zhander Hoca hisler ve duygular arasındaki farkı iyice anlamamızı istiyor. His (feeling) yogamızı ve yaşamımızı zenginleştiren bir şey. Hisleri beş duyu organı ile algıladığımız gibi, bedenimizin içindeki/dışındaki ritmi, elektriği, kanın nabızda atışını da hissediyoruz. Hislere karşı farkındalığımız gelişirken renkleri, kokuları, tenimizde gezen rüzgarı, damağımzda eriyen bir tadı daha net algılayabiliyoruz.
Hayatın hissederek zenginleşmesi sadece beş duyu ile sınırlı değil. Hislere karşı farkındalığımız keskinleştikçe kendimizi de, diğer insanları da daha iyi anlamaya başlıyoruz.

Duygu (emotion) ise hissin tam tersi olmasa da, hissetme sürecini zorlaştıran bir şey. “Ağzımın tadı kalmadı” dediğimizde, herhangi bir duygusal durumdan ötürü -sinir, üzüntü, panik- hissedemeğimizi dile getiriyoruz. Hisler dört bir koldan yayılırken duygu tek kanaldan akıyor. Hisleri farketmek için durup dinlemek gerekirken, duygu kendi kanalında çağlamaya bas bas bağırarak başladığı için duygusal anlarda dikkatimizi o duygunun kendisinden başka bir şeye yönlendirmemiz mümkün olmuyor.

Zhander hoca bu sabah karşıma geçip de bana bunları anlatmadı. Ama sırtıma gömülen ellerinin ulaştığı noktalardan bir şerit bilgi çekti çıkardı sanki. Yoganın hislere karşı hassasiyet kazanma süreci olduğu kafama dank etti. Malum oldu diyelim, daha hoş. Fiziksel hisler, tenimizdeki bir kıpırdanış, tandonların esnemesi, ağrıması, damarlara akın eden kan, kaslara dolan oksijen, bezlerden salgılanan hormonların yarattığı hisler, anılardan akan hisler, düşüncelerden yayılan hisler….Bir yoga seansı fizikselden zihinsele doğru spiral spiral inen bir hislere hassasiyet süreci o halde!

Bugün de bu gerçeğe açtık gözümüzü!
Hadi hayırlısı!

IV. BÖLÜM: SIRADAN ÇÖMEZLER

Kanizja Son

Kanijza’dan Belgrad havaalanına tek başıma taksideyim. Yemyeşil ovaların arasında yıkık dökük evleri ile harap Sırp köylerinden geçiyoruz Bazı evlerin sıvası dökülmüş dış cephelerinde seri seri kurşun delikleri…Savaş sanki on yıl önce değil de dün bitmiş.

Biterken savaş bu ülkeyi bitirmiş.

Ben bu Sırbistan yollarından yirmi sene önce geçecektim hesapta. O zaman yollar Yugoslavya’nındı. Yasemin ile Galatasaray Lisesi’nin folklor ekibine “kontenjan”dan dahil olmuş, onlarla kuzey Hollanda’da düzenlenecek Odoorn Uluslarası Folklor Festivaline gidiyorduk. Babamın şirketine ait otobüsümüzün ikiz kardeş şoförleri Hamdi ve Şükrü rotamızı belirlemiş, iki gün- iki gece boyunca durmadan yol alırsak vaktinde Odoorn’a varacağımızı hesaplamışlardı.

Yola çıkacağımız gün haber geldi: Sırplarla Hırvatlar birbirlerine savaş açmış, Yugoslavya yolları bir otobüs gencin ailesinin kaldıramayacağı kadar ağır bir tehtid unsuruna dönüşmüştü. Rota değişti, yolumuz uzadı, Yugolavya’nın etrafından dolanarak kuzeye çıktık.

Folklor Festivali süresince -Yunanlılarla fingirdemekten arta kalan zamanlarımda- bizimkine komşu standda ıvır zıvır satan Yugoslav dansçılarla “gerginlik ne oldu, hala mı devam ediyor, bitmedi mi ya, ne olacak şimdi?” muhabbetine girdiğimi hatırlıyorum.

Benim on güne biter sandığım “gerginlik” sonraki on yıl boyunca sürdü. Hırvatlar, Sırplar; Sırplarla Bosnalılar birbirlerini boğazlayarak perişan ettiler. Belgrad ikinci dünya savaşından sonra bombalanan tek Avrupa kenti imiş. Hala bazı binaların yarısı eksik. Bütün ülkede hala savaşın etkilerini hissediyor insan. Burada savaş başlarken, kapitalist sisteme geçen Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Rusya gibi eski doğu bloku ülkelerinin aldığı yolların daha başında eski Yugoslavya. İnsanlar sınıfın hastalıktan geri kalmış öğrencisi gibi konuşuyorlar hep. “Çok geri kaldık, herkes aldı başını gitti, bir biz kaldık bu savaş yüzünden”. Ve yetişmek için gerçekten de çok çalışıyorlar. Bu kurslar her yıl Kanijza’da devam edecekse -ki öyle görünüyor- Sırbistan’ın küller arasından yeniden doğuşuna tanık olacağız gibime geliyor.

Taksi şoförüm paralı otoyola girmediği için ovalardan, dağlardan geçiyoruz. Sanıyor ki ben anlamıyorum. Bilse ben taaa İstanbul’dan Kanijza’ya bir takside gelmişim, buraların otoyollarını avucumun içi gibi öğrenmişim….Neyse ki vaktimiz var. Zeki I-pod’um müzikleri karıştırıp bana bir Farandouri şarkısı çıkarıyor. O söylerken yollar başka bir akar hale geliyor. Çocukluğumdaki araba yolculuklarından kalma bir şartlanma…Livaneli, Farandouri, Theodorakis filan çalınca yollar hiç bitmesin, biz hep böyle hareketin içinde sabit kalalım istiyorum. Hedef yokolup gidiyor, geriye sadece yollar kalıyor.

Bir de ardımda bıraktıklarımın içime yayılan boşluğu…

Kursumuz bu sabah çok özel bir Şavasana ile sona erdi. Zhander hoca uyuyakalıyoruz diye sırt üstü yatırmaz bizi pek. Final diye bugün bize süpriz yaptı. Yattığım yerden gözlerim kapalı bizi meditasyona yönlendirmesini dinlerken yükseldim, kendimden uzaklaştım, kendime yaklaştım.

Zhander hocanın yanında aldığımız her eğitimde olduğu gibi, bunda da her birimiz accayip farkedişlere sürükledik. Bir de bu sefer bütün öğrenciler bir arada kalıyor olmamız uyanış sürecimizi güçlendirdi. İnsan karşındakini net görür de kendini göremez ya, bu kurs boyunca “kimseyi gücendirmeyim, aman kırmayayım” gibi kaygılar duymadan diğerinin güçlü ve zayıf yanlarına ayna tuttuk. Birbirimizi beden dilinden yemeklere verdiğimiz tepkilere, Zhander hoca’nın düzeltmelerine ve konuşmalarına karşı tutumumuzdan el yazımıza, sözlerimizden sessizliğimize pek çok alanda gözlemledik ve konuştuk. Günlük hayatlarımızda duymaya tahammül edemeyeceğimiz şeyleri dinlerken itiraflara başladık, kızacakken güldük, gülecekken ağladık!

Üç haftayı beraber geçirdiğim bu harika insan grubuna bakıp bakıp gurur duydum. O gruba ait olduğum için kendimi yıldız gibi hissettim. Ve bir yıldız kadar da sıradan…Gerçek hayatımda (neye göre o gerçek?) beni “enteresan bir kişi” kılan davranışlarımın paylaşıldığı 60 adet hayat ile çevrili idim. Etrafımdaki herkes benim gibi yılda iki defa Zhander ile çalışmak için işlerinden, eşlerinden, ailelerinden izin alıp, lüks bir tatil masrafına denk gelen kurs ücretini ödüyorlar. Kurslar arasındaki aylarda her sabah erken kalkıyor, Zhander’den öğrendiklerini tekrarlıyor, yediklerini dikkat ediyor, yoga öğrenmenin dipsiz bir kuyu olduğunu bile bile okuyor yazıyor, ders veriyorlar.

Bazıları ömürlerinin yarısını böyle geçirmiş. Onların arasında ben üç yıllık Zhander hoca mazimle gerçek bir çömez gibi hissettim kendimi. Ama sonra uyandım:Sadece ben değil, yoganın derinliği ve Zhander hocanın engin bilgisi karşısında herkes yolun başında olduğunu düşünüyor.
Çömezliğimde bile sıradanım.
Aştanga Vinyasa Yoga’dan Shadow Yoga’ya geçiş yapmakta olan bir öğrenci vardı kursta. Zhander ona şöyle dedi:
Senin gücün kaslarının kuvvetinde değil, yumuşaklığında saklı. Bu gerçeği sindirip yeniden başlaman gerek. Her sabah sanki ilk defa yoga yapıyormuşun gibi merak, keşif ve tazelik hissetmelisin.
Hepiniz yeniden başlamalısınız.
Ben de yeniden başlıyorum.
Sıradan bir çömez olduğum gerçeğini bilerek kendimi yine yeniden keşfe…
Ne heyecanlı!



Foto: Ilkay Torum


yumuşarken



Excellent Borscht (Beet soup)

Friday, April 9th, 2010

 

Excellent Borscht (Beet Soup)

(Great for your liver and full of minerals and vitamin C)

Makes about 8 cups or about 4 servings 

(Just over 2 liters/one cup=240ml)

 4 cups (about one kilo) diced beets (any color you want)
1 small onion, diced
1 small carrot, diced
1 tablespoon (15 ml) chopped garlic
1 teaspoon (5ml) fennel seed
½ teaspoon (2.5ml) star anise
6 cups (just under 1.5 liters) water or stock
1-2 teaspoons (5-10ml) sea salt
1 cup (240 ml or about 230 grams) thin sliced cabbage
½-1 teaspoon  black pepper (really to taste)
1½ tablespoons (22.5 ml) apple cider vinegar

Combine beets, onion, carrot, garlic, fennel, anise, and water or stock in a soup pot and bring to a boil. Add salt and turn down to a simmer until vegetables are tender. Blend using a standard blender or hand blender and return to the pot. Add the cabbage and simmer until the cabbage is tender. Add pepper and vinegar, taste and adjust as needed, and serve. Great topped with a little sour cream or yoghurt.

 Afiyet Olsun!

Alison

From Kripalu Yoga Center


Your skin reflects your liver health

Friday, April 9th, 2010

Merhabalar!

I am again thinking about our liver health!

Below is an article I wrote about skin health and our livers. Enjoy!

Not many of us relate the outer glow of our complexion to our liver health. Over many years I have come to understand the tremendous importance of our liver function to our appearance. Your liver is the metabolic factory of your body producing energy to sustain the thousands of functions performed every minute by all of your body’s cells. Your hair follicles need energy to grow strong shiny hair and your skin cells require energy to eliminate toxins and repair and regenerate themselves. Your heart requires energy to pump blood efficiently to your skin to maintain collagen production and oxygenate the cells to protect them from aging.

If your liver is not doing its job of breaking down toxins efficiently they must be eliminated from your body by other means – in many cases they come out through your skin! When excessive toxins build up in the deeper layers of the skin this causes inflammation to occur and this can manifest as:

  • Dermatitis
  • Eczema
  • Premature aging and wrinkling of the skin
  • Brown liver spots which make you look older
  • Red itchy rashes anywhere in your body
  • Deep painful rashes which may lead to ulcers
  • Hives
  • Psoriasis
  • Acne rosacea on the face – this causes small red pimples which affect the cheeks, the chin and area around the nose and small yellow heads may occur on the top of the pimples

I have often found that worsening skin problems are a sign of liver dysfunction or of future liver problems on the horizon. There are thousands of different types of skin problems and an accurate diagnosis often requires a consultation with a skin specialist or dermatologist. Sometimes it is very difficult to pinpoint why a patient has chronic skin problems and for this reason these problems can be difficult to treat effectively. Remember chronic dis-ease implies that a problem has been present for quite awhile so the cure will not be a magic pill that works overnight! Most conventional treatments for skin problems use creams and/or drugs to suppress the rash or the underlying problem with the immune system; but in the long term these strong medications have side effects and that is why I prefer to look deeper and treat the cause (usually the liver, digestion and the immune system) with nutritional and herbal medicine. It’s more logical and holistic to treat the deeper causes of these skin problems than it is to suppress the symptoms.

If the skin is treated with strong steroid creams or antihistamine drugs to stop the rash, the toxins are suppressed deeper into the body and cannot escape through the skin; this may cause health problems to appear on a deeper level in the future. Steroid creams should only be used intermittently for short periods of time. Long term use of steroid creams causes loss of collagen in the skin resulting in thinning and wrinkling of the skin.

The vast majority of skin problems can be helped with a natural approach –

 

  • Drink plenty of filtered water
  • A good liver tonic is vital to support the liver’s ability to detoxify and eliminate.
  • Omega 3 supplements – either fish oil, flaxseed oil or hemp oil. Capsules can be used but when it comes to fish oil I recommend good quality liquid fish oil stored in a glass bottle in the refrigerator. Some chronic skin problems, such as very dry skin, dermatitis or psoriasis require large doses of fish oil – doses vary from  one teaspoon daily to one tablespoon three times daily just before food.

 

  • Selenium
  • Copper
  • Vitamin C
  • Vitamin D
  • Iodine

These nutritional supplements can reduce inflammation in the skin and support the detoxification pathways in the liver.

Raw juices are another tool to clear the skin and I recommend you juice citrus (if no intolerance is present), pear, carrot, kale, mint, basil, apple and cabbage. You can make a whole week’s supply of juice at one time and freeze it in glass jars with a lid on top immediately after making it. Don’t forget to leave space at the top of the jar as the juice will expand when it freezes! You need approximately 200mls or 7 ounces daily.

Other factors which may cause skin rashes and inflammation are food intolerances particularly gluten intolerance. Gluten can worsen or trigger autoimmune diseases such as lupus which will then attack your skin. I have seen patients skin problems improve or disappear just by them eliminating gluten from their diet! To see if gluten is causing health problems for you ask your doctor for a blood test – “Test genotype for gluten intolerant genes”. If you have these genes which predispose you to gluten intolerance, try avoiding gluten in your diet and you may find a huge improvement!

The other cause of skin rashes is imbalances in your nervous system and this is not surprising as during development of the human embryo, the skin is formed from the same stem cells as the nervous system. Thus you can expect that factors which upset your nervous system will manifest as skin problems. Stress, unresolved emotional conflicts, suppression of emotions, lack of sleep or excess alcohol intake will overload your nervous system and may manifest as recurrent skin problems. Try to get more sleep and talk to friends and family to ease your burden. Magnesium supplements and gentle herbal nervine tonics can also help you to cope with stress.

Bahar, Marteniçka ve Çamtepe

Wednesday, March 17th, 2010

BAHAR, MARTENİÇKA ve ÇAMTEPE


Bahar ha geldi ha gelecek. Günlerdir gözümüz yollarda bekliyoruz. Az kaldı. Doğa işaretlerini vermeye başladı bile, karınları burunlarında dolaşan kediler, sağda solda beyaz-pembe çiçeklerini açan ağaçlar, uzamaya başlayan günler…

Baharın gelişi her coğrafyada başka türlü kutlanır. Değişmeyen tek şey vardır, kışın sona ermesi, baharın gelmesi ille de kutlanır. Marteniçka takmak da baharın gelişini kutlayan, kutsayan bir Bulgar adetidir. Eski bir pagan geleneğinin günümüze neredeyse hiç bozulmadan ulaşmış şeklidir.

Bir rivayete göre, Baba Marta ya da Marta Nine – baba Bulgarca’da nine anlamına gelir – kışın sonunu getirip baharı başlatan ancak ruh hali aniden ve sık sık değişen huysuz, ihtiyar bir kadındır. Baba Marta’yı hoşnut edip baharı erken getirmesini sağlamak için kırmızı beyaz Marteniçkalar takılır bileklere ya da giysilerin yakasına. Baba Marta hoşnut olsun, merhamet etsin ve kışı bir an evvel bitirsin diye Mart başında takılır Marteniçka, kimi zaman birden fazla. Kırmızı ve beyaz renkler sağlık dileklerini temsil eder. Kırmızı kandır, candır, hayattır, beyaz ise saflık. Döne döne birbirine dolanan kırmızı beyaz ipler, yaşamın ve ölümün ebedî döngüsünü, iyiliğin ve kötülüğün, mutluluğun ve hüznün yaşamdaki dengesini hatırlatır insanlara. O yüzden herkes birbirine Marteniçka hediye eder Mart ayında.

İlk leylek – ya da kırlangıç – görüldüğündeyse çıkarılır Marteniçka. Kimileri meyve veren bir ağaca bağlar bolluk, bereket getirsin diye. Kimileri bir taşın altına koyar ve birkaç gün sonra aynı taşın altında, Marteniçka’nın etrafındaki böceklerden fal tutar; yanında karınca varsa o sene çok çalışması gerekecektir, larva ya da solucan sağlık ve başarı anlamına gelir, örümcekse iyiye işaret değildir, ne başarı ne şans ne de sağlık o yıl yanına yöresine uğrayacaktır.

Marteniçka, doğa ve insan arasında bir zamanlar var olan güzel ilişkileri hatırlatır, her mevsimin kendi adetleriyle gelip geçtiği, insanların doğanın dilinden anladığı zamanı, insanın doğaya savaş açmadan önceki mevsimini anlatır.

Başka bir rivayete göreyse* bir kış ayında savaşa giden erkeklere geride kalan kadınlar şöyle der; “Kazanırsak güvercinlerin ayağına beyaz, kaybedersek o vakit siyah bez bağlayın, haberiniz sizden önce gelsin”. Savaştan sonra güvercinler bileklerinde kandan kırmızıya boyanmış beyaz bezlerle döner. Erkekler, “Savaşı kazandık ama çok can, çok kan kaybettik” demektedir. Marteniçka bize çok kan, can kaybeden doğanın haberini getiriyor olmasın bir yandan? Böyle deyip de umutsuzluğa sürüklemek istemem kimseyi. Umut var, olmaz mı. Şöyle ki:

Bundan bir-bir buçuk ay evvel ‘Zeynep anne’ bizi, Cihangir Yoga perde arkası takımını** Avatar filmine götürdü. Birlikte hoşça vakit geçirelim, iş dışında da sosyalleşelim diye. Fakat filmin çıkışında kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Bu suskunluk ilerleyen günlerde de devam etti ve Zeynep’le bir sohbetimiz esnasında ‘En kötüsü de umut yok’ deyince, ‘Olmaz mı! Var!’ diye heyecanla haykırıvermişim. Bu haykırışın dayanağı, Buğday’ın Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi idi o esnada. Zaman içinde daha yakından tanıma fırsatı bulduğum Buğday Derneği’nin, Kazdağları’nın Çamtepe, namı diğer Kuşkonmaz mevkiinde kurduğu, tam adıyla telaffuz etmek gerekirse; “Çamtepe Ekolojik Yaşam Eğitim, Araştırma, Uygulama ve Gösterim Merkezi”. Amaçlarını, yaşamlarımız boyunca doğa üzerinde bıraktığımız olumsuz etkiyi en aza indirebilmenin yollarını ve bıraktığımız olumsuz etkinin olumluya çevrilebileceğini göstermek, bu yönde çözümler oluşturmak, var olan çözümleri paylaşarak çoğalmasını sağlamak olarak www.camtepe.org adresinden duyuran Buğday Derneği, 21 Mart’ta merkezinin kapılarını açıyor.

Açılışta Buğday Derneği’nin katılımcılar için hazırladığı Marteniçkalar, İstanbul’dan, Ankara’dan, İzmir’den, Balıkesir, Eskişehir, Muğla ve daha birçok yerden gelen katılımcıların baharı ve dahası bu merkezden yayılması dilenen iyiliği, güzelliği ve bilgeliği kutlaması için kırmızı beyaz ipleriyle hazır bulunacak. Herkes, şu anda bu yazıyı okuyan sizler de davetlisiniz. Gelin Marteniçkalarınızı takın bileklerinize ve Buğday kardeşimizin coşkusunu birlikte paylaşalım. Belki leylek ya da kırlangıç görmek pek mümkün değil beton kaplı gökyüzünde, o vakit çiçek açmış bir ağaç gördüğümüzde çıkaralım. Belki Baba Marta’ya da rastlarız – yahut bizim coğrafyamızdaki kız kardeşi Berdül Acuz’a, malum Mart ayında kocakakarı soğuklarını getiren Berdül Acuz ile Baba Marta kardeş değildir de nedir? – ve gururla gösteririz Marteniçkalarımızı. Belki bu kış erken biter, belki bu bahar bolluk, bereket ve sağlıkla geçer.

Umut dolu, bereketli baharlar hepinize.

burcu


NOT: Siz bu satırları okurken bahar geldi merkez açıldı bile. Bu yazının da davetiye niteliği kalmadı. Olsun, haber niyetine yazmış olayım. Yolunuz düşerse demeyeceğim, ilerleyen günlerde buradan duyuracağım etkinliklerden birini bahane edip muhakkak yolunuzu düşürün Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’ne. Şimdiye dek – kendim dâhil – pişman olana rastlamadım :) (www.camtepe.org)


* Daha yaygın bir rivayete göreyse Marteniçka, Kubrat Han Efsanesi’ne dayanmaktadır. Kubrat Han M.S. yedinci yüzyılda yaşamış bir Bulgar hükümdarıdır. Beş oğlu bir de kızı vardır. Bir gün oğlanlar kız kardeşleri Houba ile birlikte avlanmaya giderler. Tuna nehrinin kıyısında gümüş rengi bir geyik görürler. Şaşkınlıkla geyiği izler ve ok atmaya cesaret edemezken geyik birden karşı kıyıya geçer ve kardeşlere de nehrin en sığ yerini göstermiş olur. Bu sırada bir kuş uçar, ölüm döşeğindeki babalarının haberini getirir. Kardeşler hemen geri dönerler, babaları ölüm döşeğinde Bulgar kabileleri arasındaki bağları korumalarını vasiyet eder. Bayan, Kotrag, Asparoukh, Kuber ve Altsek adındaki oğullar babalarına yemin ederler. Ancak Hazarlar’ın saldırısına karşı koyamaz ve kendilerine yeni topraklar aramak üzere yola çıkarlar. Hazar Kağanı, kız kardeşleri Houba’yı esir almıştır ve oğlanlardan Bayan da Houba ile kalmıştır. Büyük kardeşler kendilerine özgür bir ülke bulduklarında bir kartalın bileğine altından ip bağlar, Bayan ile Houba’ya gönderir. Bu işareti gören kardeşler kaçmaya karar verir, Tuna nehri kıyısında gümüş rengi geyiğin gösterdiği sığ yer gelir akıllarına, karşıya geçerken Bayan vurulur. Houba da kendilerine eşlik eden kartalın ayağına Bayan’ın kanıyla kırmızıya boyanmış bir ip bağlar ve kardeşlerine gönderir. Kardeşleri ülkenin kapılarını Houba’ya ve kollarında can veren Bayan’a açar. O günden sonra askerlerinin kıyafetlerini kırmızı-beyaz iplerle süsler. (Gerçekten de Bulgar ordusunun tören kıyafetleri kırmızı-beyaz renklerdedir)

**Cihangir Yoga’nın perde arkası takımı, hepinizin derslerde perdenin önünde gördüğünüz kıymetli hocalarımız haricinde, en az onlar kadar Cihangir Yoga’ya emeği geçen stüdyo müdürümüz Neşe, ofiste Rahşan ve ben, danışmada Gökçe ve Zelal, mutfakta Nuran, Nilgün ve Martina masajda Neren ve Selma’dan oluşmaktadır. Zeynep ve David’i saymadım bile. Onların varlığı her an her yerde bizimledir. Bakın Cihangir Yoga perde arkası takımının bileklerine, onların da kırmızı beyaz ipli Marteniçkalarını göreceksiniz.






Başka Türlü Birşey

Wednesday, March 17th, 2010

Doğumgünü eğlencelerimden dönüp de dişlerimi bile fırçalamadan yatağa serildiğim geçen gece bir rüya gördüm. Aynı gecenin devamında kapı çalınıyor, açıyorum, karşımda lise sevgilim. Ben şahsen kutlamak istedim, diyor. Yorgunum, uykum var filan diye ağzımda bir şeyler geveliyorum ama yıllar olmuş biz görüşmeyeli, hoşuma da gidiyor o günü de, evin yolunu da hatırlıyor olması. Özlemişim herhalde oturup konuşmak istiyor canım. Böylece yanyana kanepeye yerleşiyoruz ve günün ilk ışıklarına kadar sohbet ediyoruz. Konuşacak çok şeyimiz varmış meğerse….

Uyandığımda içimde bir sıkıntı. Hem tanıdık, hem uzak. Ilık ılık güneş Marmara denizi açıklarında dans ediyor. Bu sabah acaba ne yapsam diye içimi yokluyorum. Tanıdık ama uzak sıkıntıdan başka sinyal gelmiyor. Hava içime taş çıkarırcasına işveli ve güzel. Kimselere raslamak, konuşmak, sosyalleşmek zorunda kalmasam…Ne yapsam? Dalgın dalgın arabama biniyorum. Üniversite son sınıftan beri aynı arabayı kullanıyorum. Türkiye’de olmadığım zamanlarda köşesinde yatıp beni bekleyen canım atım, Daihatsu Ferozamın her mevsim içi bir başka kokar. Direksiyonun başına geçtiğimde Daihatsu kokusu ile bana nereye gideceğimi bildiriyor.

Boğaziçi Üniversitesine.

Sahiden mi?

Yedi yıldır uğramadım yurduma ama?

Bir gören olur, nasıl da gittin insanfız, böyle bırakılmaz ki derlerse?

Ben okula değil de Bebek’e gitsem? Yok diyor koku, Boğaziçine gitmen lazım. Daihatsu Gayrettepe’den Boğaziçi’ne giden yolu otomatik pilotta gidiyor. O kadar alışık. Okuldan içeri bile giriyor. Bekçiler beni değil camdaki eski ambemi tanıyorlar. Mühendislik otoparkına park ediyorum. Seke seke çimenlere iniyorum. Tek tük öğrenciler gelip gidiyor. Saatime bakmadan ortalığın tenhalığından 10 dersinin biraz önce başladığını hissediyorum. Bir banka kurulup derin bir soluk alıyorum.

İçimdeki sıkıntıyı nereden tanıdığımı çıkardım. Eski Ben’e ait bir sıkıntı bu. Buraya neden geldiğimi biliyorum şimdi. Eski Ben çağırdı yedi yıl öncesinden. Büyüdün sanıyorsun ya, öyle kolay değil beni bırakıp gitmen demek için belki de…

Çünkü yakın zamanlarda bir havalara girmiştim. Dünki resmi yaşgünümden daha mühim bir gün, 20 Şubat 2010 Yeni Ben’in yedinci yaşgünüydü. Yani ilk yogamın yedinci yıl dönümü. Nereden duyduysam artık insanın hücrelerinin tamamının yedi yılda yenilendiğini zannediyordum. Hatta rahmetli felsefe hocam Arda Denkel’den kalma kırıntılarla yedi yıl önceki ben ile şimdiki beni aynı insan yapan şey nedir, sorusuna cevap aradığım bir kaç defter sayfası bile doldurmuştum. Bütün hücrelerim yenilendiğine göre yedi yıl önceki 20 Şubat gününde yogaya başlayan insan ile benim aramda ortak bir şey kaldı mı yoksa kendimi bir devamlılık harikası sanmam zihnin binbir yanılsamasından bir diğeri mi?

Üniversitenin yemyeşil meydanına karşı otururken cep telefonumu kapattım. Boğaz’dan gelip New England tarzı taş binaların arasından süzülen eşsiz ışığa bakarken yeni hayatımdan kimsenin beni o anda aramasını istemediğimi fark ettim. Hoşuma giden bir şeyler gördüğümde, hissettiğimde sevgilimi bir sonraki İstanbul seferinde oraya götürmeyi hayal ederim. Şimdi onu düşünmek bile istemiyorum. Aklım bugüne dair sevdiğim/sevmediğim herşeyi iptal ediyor. Son yedi yılın yarattığı duygu, düşünce, davranış, anlayış, his kalıpları The Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmindeki gibi hafızamdan birer birer siliniyorlar. Canım kumpir çekiyor ve gidip çamurdan heykel yapmak. Yasemin, Ayşe ve Deniz derslerinden çıkıp çimenlere gelsinler, onlara gelene kadar fotokopi bir kitaptan Chaterjee’nin yazdıklarını bir kez daha anlamaya çalışayım, anlar gibi olursam sevineyim ve sevinme anımda dağılan kafamdan anladıklarım siliniversin, sonra bir ara Esin’e sorarım.

İkinci ders biterken öğrenciler çimenlere yayılmaya başlıyorlar. Boğaziçinde zaman duruyor mu? İlkbaharın hafif çamurlu, ıslak çimenleri ile popolarının arasına kitaplarını koyup oturan öğrenciler bıraktığım gibi hala kağıt bardaktan berbat çay içip tost yiyorlar. Ceketlerini, kazaklarını çıkarıp tenlerini güneşe bu yıl ilk defa teslim ederken kızlar nedensiz gülüşüyor, tostların kokusunu duyup da koca göbeklerini sallaya sallaya gelen üç renk kedilere kucak açmak ve kışkışlamak arasında kararsız kalıyorlar.

Ben de çimenlere yayılıyorum. Tam on yıl geçirdim bu okulda. Nilüfer Göle, ana rahmine çevirdin burayı derdi. Bir türlü çıkıp hayata atılamadığımdan. Doktora başvurusu için referans yazan hocalarımdan biri de Defne şöyledir, böyledir ve artık hayatında bir değişiklik yapmasının vakti gelmiştir diye yazmıştı. Şimdi olduğu gibi o zamanlarda da Boğaziçi Üniversitesi güney kampüsü öyle sakin, öyle yeşil, dışarıdaki hayattan öyle uzak ve korunaklı idi ki mezuniyet günü geciksin de geciksin diye elimizden geleni yapardık. Ve durmadan kaliteli bilgi ile beslenen beynimizin, on kanaldan ayrı ayrı akma imkanını bulan yaratıcı enerjinin canımıza kattığı candan, verdiği ilhamdan kopmak da içimizden gelmezdi.

Okul sınırları içindeki mesud ben okul dışına çıkınca kendimi az biraz paramparça hisserdim doğru. Bugün ruhumu sıkıştıran sıkıntı o yıllarda sık sık ziyaretime gelirdi. Hayatın Boğaziçi vahasından büyük, çok daha büyük olduğunu hatırlayıp o büyüklüğü keşfetmek için parmağımı oynatmaya dahi takaati (belki de cesareti) olmayan içi boş bir cevizdim o anlarda. Mutsuz aşklar, gece hayatı, sarhoşluk, tek gecelik maceralarla doldurmaya çalıştığım boşluklarımla, hayatımın sahiden de paramparça olduğunu düşünürdüm Teoman’ı dinlerken.

Sonra sabah olur, sade kahve, göz damlası ve aspirinden oluşan kahvaltımı edip Daihatsumu boğaza sürer, okulun ruhuma yaydığı tatminin ışığında önceki geceyi ya unutur ya da analizini yapmak için kızların ders çıkışına kadar rafa kaldırırdım.

İşte şimdi tam şu anda o zamanki ben, Eski Ben, bir tane bile hücresini artık bedenimde taşımadığım Ben geldi ruhumu ele geçirdi. Belki lise sevgilimin rüyama yaptığı ziyarettir bunun sebebi. (Zaten Mutsuz Aşkları yazdığımdan beri ikisinin de hayaleti girdi hayatıma.) Belki de tünelin ucuna doğru uzaklaşan ilk gençliğimin bir çağrısıdır bu.

O vakitler biz bir de çok çok çok eğlenirdik. İçine ha düştüm ha düşeceğim kuyudan kendimi eğlenerek koruyordum sanki. Hayat zevk ve ızdırap düzleminde savrulmaktan ibaret sanırdım. Dengenin derinliğinden bi haber ama kuyunun kapağını bir gün kaldırmam gerektiğinin bilincinde, tatminsizliğimi dile getiren türküyü söyler dururdum:

Başka türlü bir şey benim istediğim

Ne ağaca benzer ne de buluta

Başka türlü bir yer gideceğim memleket

Havası ayrı hava, suyu bir ayrı su

Bazen durur kendime sorardım neydi o istediğim? Sonra hemen amaaan derdim, bunu yarın düşünürüz. Şimdi bu gece ne yapacağız ona gelelim.

Dedim ya dün benim doğumgünümdü. Her yeni yaşımda hayat daha dolu, daha anlamlı bir hale geliyor, güzelleşiyor. İstemediğim halde yaptıklarımı-mutsuz aşklar, tatsız işler, boş besinler, sarhoş geceler, tek gecelik aşklar- neden yaptığım üzerine düşünüp onları hayatımdan eledikçe geriye kalan sadece istediğim şeyleri yaptığım hayat her yeni yaşımla biraz daha benim oluyor.

Dünyadaki otuzaltıncı yılımda hayatımdan ve kendimden öyle memnun, karşıma çıkan imkanlar ve insanlar için öyle müteşekkir, öyle bir ruhsal tatmin içindeyim ki mumlarımı üflerken “herşey hep böyle devam etsin”den başka bir dilek aklıma gelmedi.

Şimdi içinde fırtınalar kopan o tatminsiz genç kız Boğaziçinin çimenlerinden bana gıpta ile bakıyor. Benimse ona bakarken kalbim şefkat ve gururla doluyor.

Kendisi daha bilmiyor.

O kız ben olmak istiyor.

Başka türlü bir şey onun istediği.

Yoga pratiği üzerine

Sunday, March 7th, 2010

Geçenlerde bir anım belirdi durup dururken belleğimde. Ben ve babaannem, evinin mutfağındaydık beraber. Yaşım 5 ve ya 6 civarı diye tahmin ediyorum. Babaannemi ocağın başında yemek yaparken seyrediyordum. Birden tarifi zor bir his içine girdim. Sanki kendi bedenimin dışına çıkmış, kendimi ve orda yemek yapan hanımı ve hayatı, dışardan gözlemlemeye başladım. Ben kimim , niye bu mutfaktaydım, ne yapıyordum gibi çeşitli sorular peşpeşe sıralanmıştı. Belki bir dakika bile sürmemişti ama bana sanki çok uzun gelmişti ve bir hayli sarsıldığımı hatırlıyorum. Beden dışı bir tecrübe mi yaşamıştım pek bilmiyorum ama hep sanki o küçük yaşımdan itibaren ben kimim sorusuna cevap aradığımı hatırlıyorum.

Yoga ile üniversite eğitimi için gittiğim New York da tanıştım. Hatırladığım ilk dersten itibaren hissettiğim yoğunluk duygusu idi. Gözyaşlarımı tutamıyordum. Tecrübe ettiğim belki de ilk kez kendimle bu kadar yoğun ve derinden bir ilişkiye girmemdi. Sanki yaşadığım farkındalık içinde ilk defa fiziksel olarak ne bileyim ayak parmaklarıma bakıyordum. Ilk defa bu kadar kendi içime korkusuzca ve yargılamadan bakma ve dinleme imkanı yaratılmıştı. Gözyaşlarım ne sevinç, ne üzüntü yaşlarıydı. O farkındalık içinde kendimi keşfetmenin verdiği rahatlama duygusu idi bence. Ve Yoga hemen o gün ilk dersten sonra beni kendine bağladı. Artık hayatımın vazgeçilmesi olmuştu. Ihtiyaçını hissettiğim bir sığınağım olmuştu. Hatta derslerde hiç konuşmasak bile beraber yoga yaptığım kişiler, o sığınağımda derinden birşeyler paylaştığım kişiler olmuştu. Bir topluluk bulmuştum ve bu topluluk benim ben olmama, olduğum gibi olmama izin veriyordu .

Yoga herşeyden önce bir farkındalık çalışması ve kendini davet ettiğin sabitlik içinde derinden bir dinleme hali. Bu farkındalık çalışması içinde, ilk karşılaştığın katman kendi fiziksel bedenin. Hissederekten algılarının yardımı ile bedeni keşftemeye başlıyorsun ve bedenini dinleyerekten neyi, nerde, nasıl kasmaya başladığını algılamaya başlıyorsun. Daha sonra bu farkındalık, nefese ve zihne ve kendi ruhunun gizemi içinde daha derinlere taşınıyor. Bu keşif yolculuğu çoğu zaman kolay olmuyor. Insan kendi benliğinde çıktığı bu yolculukta, açıklık içinde, birçok alışkanlıkları, yargıları, egosu, hisleri ve acıları ile karşılaşıyor. Ama belki de ilk defa kendi karşısında bu kadar çıplak kalabilme imkanı bulabiliyor ve en güzeli yargısızlığa, yorumsuzluğa davet edildiği bu ortamda, sınırsızlığı keşfetmeye başlıyor.

Bir hocam yoganın hipnozdan çıkma durumu olduğunu söylemişti. Sanki doğumdan itibaren istemli veya istemsiz bir şartlandırılma içinde yaşamış ve yoga ile bu şartlandırılmışlıkların dışına çıkıp, kendi içimize uyanarak daha tam olma imkanı verilmişti, kalbimizin iç sesini duyarak. Kalbimizi duymak, kim olduğumuzu duymak çok kolay değil. Hep konuşan zihnimizin sesini kısmak biraz zaman alıyor. Yoga ve meditasyon yaparken girdiğimiz sabitlik sessizliği içinde, birşey yapma ihtiyaçı duymadan, sadece olanla kalmayı araştırarak, beden içindeki hislerimizi duymaya başlıyoruz. Ve eğer bize sunulanı dinlemeye ve duymaya başlayabilirsek, herşey hayatta bütünlük içinde rehberimiz olmaya başlıyor.

Yoga en basitinde bütünlük, birlik anlamına geliyor. Bu bütünlüğü fiziksel uygulama sırasında, asanalar sırasında (asana, yoga pozisyonları ve ya durum anlamında) beden içinde hissetmeye başlıyoruz. Girdiğimiz asanaların içine adeta yerleşerek, o andaki duruma göre, yere dolayısı ile toprağa kök salıyoruz, kök saldığımız yerden, beden içinde o bütünlüğü hissederek, gevşeyerek açılmayı, uzamayı hissederiyoruz. Nihayetinde nefese odaklanan zihin, beden, nefes ve ruhumuz, bu adama içinde bir bütünlük içine davet ediliyor. Ve neticesi kanımca vazgeçilmez oluyor. Yoga bizi olduğu gibi olanla kalmaya ve ana, şimdiye çağıran bir pratik. Değerli yoga üstadı Pattabhi Jois’un söylediği kulaklarımda çınlıyor :“Yoga % 1 teori, %99 pratik“ demişti. Yoga hakkında bir çok kitap okunabilir, felsefesi tartışılabilir ama hiçbirşey pratik yaparak, tercrübe ve deneyimleyerekten hissettiklerinin yerine geçemez.

Bence yoga uygulamasının en güzel hediyelerinden birisi, kendinden yola çıkarak başladığın bu yolculukta, kendine yakınlaştıkça aslında başkalarını anlamaya başlayıp, başkaları ile ve dolayısı ile hayatla daha yakından ilişkiye girmeye başlaman. Bu bütünlük anlayışı içinde, kendini başkalarında, başkalarını kendinde görmeye başlıyorsun. Sonuçta öz birdir olgusuna varmaya başlıyorsun, düşünen aklınla değil, hissederek.

BABA NEDİR?

Friday, March 5th, 2010

Geçenlerde bir akşam Ayşe ile sinemaya gittik. Robert De Niro’nun başrolünü oynadığı Everybody’s Fine/Herkesin Keyfi yerinde filmine. Filmin ismi hafızamda aynı noktayı uyarıp duruyor ama neyse o anı, ben başımın tepesinde vızıldayan sineği kovarcasına uzaklaştırıyorum devamlı.

Filmin başında, Robert de Niro karısını sekiz ay önce kaybetmiş, dört çocuk babası Frank rolünde, aile toplantısını eken çocuklarını tek tek ziyaret etmek üzere trene binerken, bende nihayet ampul yandı. Aaa, ben bu filmi gördüm, diye Ayşe’yi çimdikledim.

Gördüm ben bu filmi. Adı Herkesin Keyfi Yerinde. Ama Everybody’s Fine’ın değil, Stanno Tutti Bene’nin tercümesi olan Herkesin Keyfi Yerinde.

Filmin yirmi yıl önceki Italyan orijinali sinemalarda oynarken yaşadığımız bir geceyi hatırladım. Babama çaktırmadan evden sıvışıp, bana o gece çok çok çok ihtiyacı olan sevgilimle (bakınız “Mutsuz Aşklar” yazısı) nasıl buluşacağımı planlamaya çalışırken babamlar bu filme gitmeye karar veriyorlar. Kapı arkalarından kapanır kapanmaz, maalesef annemlere dönmem gerektiğini belirttiğim notu mutfak masasına bırakıp ok gibi fırlıyorum evden.

Babalık halinin katman katman hisleri ruhuna Marcello Mastroianni tarafından hatırlatılmış, duygulanmış, yumuşamış, galiba biraz da ağlamış babam sinemadan eve dönüp de, bana bir şey sormak için arayan eski karısının telefonu ile karşılaşınca kimsenin keyfi yerinde kalmıyor tabii!

Velhasıl o gecenin on altı yıllık kalbimde yarattığı bütün dünya başıma yıkılıyor allahım etkisi, hafızama Herkesin Keyfi Yerinde filmi ile birlikte kazındı. Dün akşam, hayal kırıklığından ümide, endişeden sevince dalgalanan babalık halini kalbimize doğrudan nakleden Robert De Niro’nun usta oyunculuğu karşısında histen hisse geçerken babamı o gece ne kadar üzmüş olduğumu ilk kez anladım. Yalan söylemiş, kandırmış, güvenini suiistimal etmiş, annem karşısında zor duruma düşürmüş ve üstelik bir de elime yüzüme bulaştırmıştım. Yetmemiş, bana çok çok çok ihtiyacı olan sevgilimin ağzının payını verdi diye, bir de küsmüş, haftalarca ziyaretine gitmemiştim.

Annemin sakinleşeyim diye götürdüğü İznik’deki yazlık evimizde ben, hem sevgilimi sonsuza kadar elimde tutar, hem de bizi ayırmak isteyen annem ve babama iyi bir ders olur diye düşünerek bir bebek yapma hayallerine gömülmüştüm. Ev telefonundan yapacağım görüşmeler annemin gözetiminde gerçekleştiğinden, sitenin bir ucundaki jetonlu telefon kulübesinden aradığım sevgilime artık o işi yapmamızın zamanının geldiğini bildirmiş, döndüğümde hazır olmasını bile istemiştim. (On beş yıl sonra ilk ve son defa buluşup İstanbul sokaklarında kol kola yürüdüğümüz bir yaz gecesinde bütün bunları hatırlayıp ilk gençliğimizin beceriksiz ciddiyetinde gülemediğimiz kadar gülmüştük.)

Babam geçenlerde, yine havuzda sosyalleştiğimiz bir sefer, bana “Baba nedir Defne?” diye sordu. Baba denen kişiyi evlat nasıl görür? Evladın içinde nasıl duygular, düşünceler, tepkiler uyandırır bu baba? Merak ediyormuş. Kendi babası öleli beri çok zaman geçtiğinden, hasretin üzerini örttüğü izleri kendi içinde bulması güçmüş. Oysa ben, babam hayatta ve yanımda olduğu için, bir de duygularımdan arınıp içsel analiz yapabilme yeteneği ve eğitimine de sahip olduğuma göre onun bu merakını giderebilirmişim.

Baba nedir?

Robert De Niro dün iki saat boyunca hissettirdi bize işte babalık halini. Nasıl bir şeydi? Kırılgandı. Üzülmesin diye insanın onu kandırası geliyordu.  Babama karşı duygularıma göz attığımda benim de yüreğime öncelikle şefkat hissi doluyor. Merhamet duygusunun acımaktan ayrıldığı o ince çizgi babama karşı duygularımda netleşiyor. Babama acımıyorum. Yersiz, yurtsuz, parasız geçen çocukluğunu anlattığı zamanlarda da acımamış, gurur duymuştum. Sıkıntılardan sıyrılıp mutlu, tatminkar bir insana dönüşmeyi bildiği için. Merhamet başka bir şey. İyilikle, sevgiyle yaklaşmak geliyor içimden ona. Başka insanlarda karşılaşsam sinir olacağım davranışları karşısında gülümseyebiliyorum.

Baba başka neydi? Filmdeki baba da benimki gibi ümit doluydu. Evlat kendi kendine olan inancını yitirdiğinde bile, babanın evlada inancı bitmiyordu. Korkuları vardı. Kendi eksikliklerini evlatları gidersin istiyordu. Varamadığı yerlere onlara varırsa, kendi varmış gibi hissedecekti sanki. Bu yüzden onu sevindirmek zor, bir yandan da kolaydı. Belki bu yüzden kaygı babamı düşündüğümde yüzeye çıkan duygulardan bir tanesi. Bazen hastalanmaktan kendim için değil, babamı üzeceğim için korkuyorum. Sanki benim kendime üzülmemden daha derin onun benim için duyduğu üzüntü. (Evlat nedir başlıklı bir yazı yazma vaktim gelene kadar bu sorunun cevabını da bilemeyeceğim.)

Babanın, evlatlarının hayatındaki hakikate karşı duyduğu iştah bizi bizle yüzleşmek zorunda bırakıyor. Üzülmesin, kızmasın, kırılmasın, tadı tuzu kaçmasın diye –bazen annelerimizle işbirliği içinde- onu kandırmaya çalışsak da esas istediği gerçeğin ta kendisi. Bazen babadan kaçırırken kendimiz bile hikayenin aslını unutuyoruz ya, babaya itiraf anında inkarların ters yüz edilmesini sağlıyor.

Robert de Niro’nun canlandırdığı baba, biçoğumuzun babası gibi, çoktan kendi iç sesimize dönüşmüş yargılarından sorumlu tuttuğumuz insandı. Ve işte bu yüzden de “Buyum işte, ben olduğum gibi bu kadarım, böyleyim, mutluyum, benden olmamı istediğin şey değil, karşında gördüğün şeyim” diyebilme özgürlüğünü bize sunan imkândı.

Baba yaraları, korkuları, alışkanlıkları, eşsiz yapısı ile ilişki kurma biçimlerimizi, yani kendi varlığımızı keşfetmemizi sağlayan bir diğer insan nihayetinde. Aile dizimi terapisinin yaratıcısı Bert Hellinger anneniz ve babanız ile sahici bir ilişki kuramıyorsanız, diğer insanlarla kurduğunuz ilişkilerde bir eksiklik hissedersiniz, diyor.

Filmin Hollywood katkılı yeni “son”unda salya sümük ayaklanırken, babamın geçen günki havuz teklifini geri çevirdiğim için içim cız etti. Hem Robert De Niro’nun içimi bir güzel çevirip, sıkıp, çıkardığı duygularımının etkisi ile , hem de baba nedir konusundaki keşiflerimi sürdürmek için değerli bir fırsatı kaçırdığımı fark ettiğimden…

defne ve baba

Sizi bilmem

Monday, February 8th, 2010

Sizi bilmem, dünya arada sırada benim başıma yıkılır. O zamanlarda herkes her şeyi çok biliyor olur, çevremdeki her konuşmanın volumü yükselir. O konuşmalarda da ne hikmetse “insan bilmem ne bilmem ne değil midir zaten” özlü sözleri geçmeye başlar, sivrisinek iğnesi gibi batıp durur bana.

Böyle zamanlardan birinde o kızla babasını gördüm. Taksim meydanında bankanın hemen yanındaki kahvede birini bekliyordum ki, bir çift kara saç örgüsü gördüm.  Upuzun yılları bir saniyede geçiverdi zihnim, hoop on yaşıma döndüm. Tül perdenin ardından baktığım, annemin pek güzel tanımladığı gibi “dağdan inen geyikler”i hatırladım. Taş çeşmeden su almaya gelen beyaz yazmalarının bittiği yerden bellerine kadar sarkan saç örgüleriyle o kızlar grubunu seyrettiğim zamana döndüm. Kavmin kızları suya geldiklerinde bir yasa işletilirdi; sokaktan mahallelinin eli ayağı çekilir, akşamüstü çeşmenin suyu kısa bir süre için onlara bırakıldırdı. Büyüyünce şiirimde o kızlardan birine “Belikleri akşamı söyleyen Aze”dedim.

Meydandaki kara mı kara, gür mü gür saçları özenle örülmüş, her birine birer kurdele takılmış, pek bir gururla taşınmakta olan bu belikler beş yaşında bir kıza aitti. Önce babası boyacının taburesine oturdu, sonra onu kucağına aldı. Boyacı, kız ve baba bir bütün oldular. Üçü hayranlıkla derinin canlanıp renklenmesini seyrettiler. kızın saçları bir-iki yere sarktı, baba onları ayakkabısını seyrederken  kızının sırtına itiverdi. O kocaman Taksim meydanı birden gözümde cennete döndü, temiz rüzgarlar esti sanki.  Ayakkabı boyandı, tamam oldu, kız babasının elinden tuttu, İstiklale doğru ilerlediler. Avcuma bir hediyeyi tahammülü bırakıp gidiverdiler.

Mutsuz Aşklar

Friday, February 5th, 2010

Geçen gün babamla yüzüyoruz. Bir yengeç, bir balık, suda sosyalleşmek pek hoşumuza gidiyor, havuzda randevulaşıyoruz. O 25, ben 75 metrede bir duruyoruz, laflıyoruz.

Bir ara dedi ki “yazılarını okuyorum da babana dair hiç iz bulamıyorum. Ben seni pek az tanıyorum galiba”. Gülüp geçiştirmeye çalıştım, “Heh heh, esas travmayı annem yaratmış da ondan, sen kendini şanslı hisset”. Daldık. Sonraki 75 metre boyunca düşündüm. Sahi babamın bende hiç izi yok mu? Karakterim, yumuşak karnım, korkularımın oluşmasında babamın rolü nedir? Buluşma yerimize vardığımızda itiraf ettim, “Baba ben annemle evli olduğunuz zamanlara dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Sanki sen çocukluğum boyunca ortada yoktun”.

Ne? Nasıl olur? Hani evden kaçmıştın da ben avucuna bisiklet pompası ile vurmuştum, hatırlamıyor musun? Evet, tamam, onu hatırlıyorum. Hani Çeşme Altınyunus otelinde uyuyasın diye saatlerce masallar anlatmıştım onu da mı hatırlamıyorsun? Hatırlıyorum. Annem otelin diskosunda eğleniyor, babam bana bakıyor, ben annemin beni terk edişini bir türlü kabullenemiyor, ağlıyor da ağlıyorum. Bunlar kesik kesik anılar. Bugünkü duygularımı, şartlanmalarımı oluşturan çocukluk anılarımda babamın izini yine de bulamıyorum.

O, “biraz daha düşün istersen, ben bu turu tamamlayıp çıkıyorum”, diyerek suya daldı, uzaklaştı.

Babamın davranışları, sözleri, beklentileri, duygularını ifade edişi/edemeyişi çocuk ruhumda hiç yankılanmamış olabilir mi? Yoksa babamın yarattığı travma o kadar derinde ki, çıplak gözle göremiyor muyum? Bir terapiste gitsem benliğimin karanlık dehlizlerinden çekip çıkarır mı yaraları?

Havuz çıkışında, Levent’in arka sokaklarından geçerek eve dönmeye çalışıyorum. İstanbul’da araba kullanmaya ara verdiğim son yedi yıl içinde yollar öyle bir değişmiş ki, o en tanıdık yerlerde kayboluyorum. Yeni yollar, tanıdık ara sokaklarla kesiştikçe şaşırıyorum. Sonra öyle bir yer geliyor ki, yok olamaz diyorum. Buradan oraya nasıl geldik? Eskiden burada yol biter, dere başlardı. Bir gecekondu mahallesi olması gerek derenin öbür yanında? Bakıyorum, gecekondu mahallesi hala orada, sağ tarafımda. Solumda o tanıdık eski sokak. Üzerinde ilerlediğim yeni yol da derenin ta kendisi.

Gidip şimdi o evi bulur muyum, bulmaz mıyım? Şuradan sağa girsem, böyle bir yokuştan inerdik, karda buzlanırdı, inemezdik. Nasıl da kar yağmıştı! Günlerce evden çıkmamıştık. Bahçe bembeyaz olmuştu. Şimdi burada bir yerde olmalı işte o ev.

Gönlüm hayatımda iki defa mutsuz aşka düştü. İki erkeği acıdan kıvrana kıvrana sevdim.

Birincisinde on dört yaşındaydım. Okuduğum şiirler, şarkılar, aşk hikayeleri birden ruhumda karşılık buluvermişlerdi. Liseyi bitirene kadar içimi kanırta kanırta, beni isteyip istemediğine karar veremeyen bir erkeği sevdim. Sevdanın koyu acı tadını sevdanın kendisi sandım.

Tam bitti, artık, ancak değerimi bilen bir adama açarım gönlümü filan derken, yirmi bir yaşımda yine vurdum mu baltayı taşa! Hem de öyle bir vurmuşum ki mutsuz aşk tecrübesini en derin katmanına kadar yaşamak nasib olmuş.

Derler ki insanın hücreleri her yedi yıl içinde tamamen yenilenirmiş. Bu yüzden yedi yıllık dönemlere ayrılırmış hayatlarımız. Benim kişisel tarihim de bu dilimlerde geçirdiğim dönüşümlerden ibaret zaten! Yirmi bir yaşından yirmi sekiz yaşına uzanan dilim de o yedi yıllardan biriymiş. Ben o üçüncü yedilik dilimin tamamını mutsuz aşkımı kalbimde ısıtıp ısıtıp, acısını kanıma zerk ederek geçirdim.

Sokaklar tanıdık, ama bulamıyorum o evi. Düz yoldan gelsem bulurum tabii ama ben bu arka yolu merak ediyorum. Arka yolları da kullanırdım çünkü. O eve giden her yolu, her deliği, yol kenarında büyüyen bütün bitkileri, çöp tenekelerinin yerlerini, hepsini bilirdim. Hafızamda bir kara delik sanki. Aradan on dört yıl geçmiş ben o evden son kez çıkalı. Unutmaya yeter mi? Yoksa o zamanları da mı gömmüşüm babamın izleri ile birlikte?

Vazgeçtim. Düz yola çıkıp eve dönüyorum. Hafızamdaki kara delikten eskiye dair hisler sızıyor. Mutsuz aşkların tatlı acısı. Ayşe ile basmıştık kırmızı Skoda’nın gazına, ellerimizde sigaralar, Alanis Morrisette’e bağıra çağıra eşlik ederek İznik’e gitmiştik. Birbirimizi avutmaya. Mutsuz aşklarımızı anlatmıştık birbirimize. Hisler taze tahtaya atılan çentikler gibi derin hissediliyordu. Yetişkin sanıyorduk kendimizi ama çocukluğun sonundaydık aslında. İçimizde birikmiş korkuları, yaraları, eğilimleri, kısaca ruhumuzu, mutsuz aşklarımızın hikâyesini anlatırken keşfediyorduk. İçimizde yeni bir katman gün ışığına çıkarken kendi hikâyelerimiz ruhumuzu tatmin ediyor, hani neredeyse mutsuz aşklarımıza bize sağladıkları bu tatmin imkânı için şükran duyuyorduk.

Ağlıyor, sonra gülüyor, şarap içip dans ediyor, değerimizi bilmeyenlere kapımızı açmayacağımıza ant içiyorduk!

Babam, tesadüfe bakınız ki, ben yedi yaşındayken evden ayrıldı. Annemle ikimiz kaldık. Kimse bana babamın neden gittiğini söylemedi. Amerika’da dediler. Annem okuldan gelene kadar evde benimle oturan nenem ve büyük halanın fısıldaşmalarından bilmemem gereken bir şeyler döndüğünü biliyordum ama anneme aşık derecesinde düşkün olduğumdan babamın yokluğunu hiç kurcalamıyordum. Babamın yataktaki yeri bana kalmıştı ya annemin boynunun kokusunu çeke çeke deliksiz uykular uyuyordum.

Babam kısa bir süre sonra yeniden evlendi. Malum hikâye. Evliliğinin bir noktasında başka birine aşık olmuş, uzatmadan ayrılıp, aşık olduğu diğer kadınla evlenmiş. Bunu da sanki bir televizyon dizisi hikâyesi izliyormuşçasına tepkisiz karşıladığımı hatırlıyorum. Sonra annem de evlendi. Ona tepkisiz kalamadım. Dışarı attığım kadarını atıp, gerisini içimde biriktirdim. Şansıma ikinci anne ve babalarım ruhen öyle sağlıklı, öyle dengeli idiler ki, bana öyle doğru şekilde yaklaştılar ki, tez zamanda ikisine de candan bağlandım.

Mutsuz aşk hikâyelerimin erkek kahramanlarının ikisi de başka kadınları severlerken bana rastlamışlardı. İkisi de aldatmacadan hoşlanmayan dürüst insanlar oldukları için en baştan bana durumu anlatmışlar, ben inadına kendi sıramın gelmesini bekleyeceğimi söylemiştim. Yalnızlıklarını unutuyorlardı da o yüzden belki, kollarının arasına yumuşak kendimi bırakmama karşı koymuyorlardı. O kolların arasına fazlaca bir yerleştiğimde ise sıranın bana belki de hiç gelmeyeceği hatırlatılıyordu ama ben bir adım geri, iki ileri yılmıyor, savaşıyordum.

Her iki mutsuz aşk da on yıllık ara ile mayıs ayında son buldu. Her iki mayısta da ben birden, aniden bittiğini bildim. Sanki yıllarca yerlerde sürünüp ağlayan ben değilmişim gibi usulca kapıyı çekip çıktım. Artçı şoklar filan oldu tabii kalbimde ama mutsuz aşklara bir daha dönmedim.

Neden o kadar zaman orada durdum da birden çıkıverdim bilmiyorum. Kurduğumuz yıkıcı ilişkileri, tatmin edilmemiş ihtiyaçlarımıza bağlayan modern psikoloji kuramlarını okudukça, mutsuz aşklarda hangi ihtiyaçlarımın karşılık bulduğunu düşünüyorum. Acı çekme ihtiyacı diye bir şey var mı mesela? Modern psikolojide bunun adı duygusal olarak uyarılma ihtiyacı. Olabilir.

Freud’a kalsa hepsi babamla ilgili ya, işte babam ben çocukken esas kadın annemi değil de, bir başka kadını sevdiği için ben ancak ikinci kadın pozisyonunda sevileceğime inandım. İkinci kadın sabrederse sonunda muradına erecekti. O yüzden ikinci kadın safhasında takıldım kaldım. . Bu da olabilir.

Mutsuz aşklarda ben hayatın tadına daha bir derinden baktım. Duyguların dehlizini aşıp da kendime baktığımda insanın hayatı tecrübe etme biçimleri hakkında keşiflerde bulundum. Mutsuz aşklarda, çok üzüldüğüm doğru ama yine o aşklarda ruhumu tecrübe ile besleyip, büyüdüm, zenginleştim. Daha fazla beslenemeyeceğimi anladığımda da işte usulca çıktım gittim.

Bana en çok bu olabilirmiş gibi geliyor.

www.defnesumanyoga.com

Yollar Ya da Çocukluğa dair bir Yoga Masalı- 7 ve Son Bölüm

Tuesday, February 2nd, 2010

7. Bölüm

Yuvaya Dönüş

“Ben kimim?” sorusu en eski çağlardan beri dinlerin, inanç sistemlerinin ve felsefi akımların merkezinde durmuştur. Kainatın daimi dönüşümünü (tekamül) bilen insanoğlu asırlardır akışa ayak uyduran ama onunla sürüklenip yokolmayan bir özün (ruhun) varlığına inanmıştır. Yoga ilmi de bu özü keşfetmek için izlediğimiz yollardan biri. Ünlü Yoga ustası Godfrey Devereux, Yoga da dahil olmak üzere bütün ruhani  çalışmaların bizi esas doğamızın hakikatine taşıyan yollar olduğunu söylüyor.[1] Devereux’ye göre, esas doğamıza kavuşmak, ancak şartlanmaların ve hayallerin ürünü bir varsayımdan ibaret olan kimliğimizin ötesini görmemizle mümkün olabilir”  Natanga Zhander de (Shandor Remete)  Yoga’yı benzer bir şekilde tanımlıyor: “Yoga aydınlanmaya giden yolu keşfetmeyi amaçlayan tinsel bir sistemdir. Nihai amaç özü (ruhu) öz olmayan her şeyden ayrıştırmaktır. Bu süreç hakikatı perdeleyen veya onu çarpıtan sabit hareket, duygu, düşünce kalıplarının terkedilmesi ile gerçekleşir”. [2]

Yoga sadece çocukluk anılarını saklandıkları yerden çıkararak bizi çocukluğumuzla buluşturmuyor. Şartlanma kalıplarından sıyrılan insan özüne yaklaşırken önce çocukluğunda tanıdığı kendisiyle karşılaşıyor. “Esas sen hiç büyümemiş bir çocuktur aslında” diyor Don Miguel Ruiz.[3] Sorumluluklar, roller ve şartlanmalardan üremiş kimliğimiz kolayca kazınıp gidecek bir katman aslında. Katmanların ardından gün yüzüne çıkan özümüzü biz aslında çok eskiden beri tanıyoruz. Belki bu nedenle Yogaya yeni başlayan öğrencilerin pek çoğu derslerden yuvaya dönüş hissi ile ayrıldıklarını dile getiriyorlar.

Geçenlerde bir yerde okudum. Zen Budistlerinin inancına göre gün gelip de varacağımız bir duraktan bakar dururmuşuz şimdiye. Kendi geleceğimizden bir ses konuşurmuş kulağımıza. Büyüklüğüme mektuplar yazardım çocukken. Mektuplar daha yeni yeni postadan çıkıyorlar. Ve ancak şimdi cevaplıyorum bana mektuplar yazan o çocuğu. Ve bu arada, gelecekten bir diğer ben, serinkanlı ve espirili içime su serpiyor darda kaldığımda. Zamanın lineer tek bir çizgi değil de çok boyutlu bir döngü olduğuna inanmamak elde mi Yoga yolundayken?

Dostum ve meslektaşım Yoga hocası David Cornwell bir kaç cümle ile Yoga’yı çok güzel anlatmış. Diyor ki, “…Yoga kişinin gerçek doğasında bütünlük olduğunun farkına vardığı, çaba harcamadan bu farkındalığın içinde çözüldüğü bir durum. Yogi dünyayı korkusuzca kucaklar. Herkes bir olduğu için hiçbir şeyi kişisel almaz. Bütünlük kişinin yerine geçer. Geriye kalan, utanç, suçluluk ve pişmanlıktan arınmış bir hayattır. Zevk ve acı hâlâ an içinde varolabilir ama ızdırap yok olur”[4]

Tatmin edici bir Yoga seansının sonunda içime yayılan hissi düz yazıda anlatmak zor. Şair olsaymışım keşke…Hayranlık… Varoluşa ve evrenin yüceliğine karşı duyduğum. Merak… Bilinmeze karşı içimi yakan.  Keşif arzusu. Mükemmel düzende işleyen koca bir kâinatın vazgeçilmez bir parçası olduğumu bilmenin tatmini.  Ve huzurlu bir aidiyet hissi…

Bir yerlerden hatırlıyorum ben bu hisleri ama…?

Dalgaların yalayıp geri çekildikleri o yarı ıslak, yarı kuru sert kumlara oturmuşum kıyıda. Kafamdan geçenlerin, içinde sallandığım boşluk anını elimden alacakları yaşta değilim daha. Mavi renge bayılıyorum. Denizin, göklerin ve kova–küreğimin mavisi kalbimin hızlı hızlı çarpmasına neden oluyor. Annem yaklaşıp önce beni koca bir havluya sarıyor, sonra kollarını bana sarıyor, ağzıma bir kremalı bisküvi atıyor. Bisküvinin tatlısı dudaklarımdaki deniz tuzu ile karışıyor, ben annemin kucağına karışıyorum. Huzurlu bir aidiyet… Mükemmel düzende işleyen koca bir kainatın bir parçası olduğumu bilmenin tatmini.

Öyle bir bilme hali ki, akılla anlamaktan, zihinle kavramaktan bambaşka… Mutasavvıfların diliyle söyleyecek olursak, gönül gözünden görmek! Ne bir eksik, ne bir fazla, tastamam. BİR.

Ayaklarımın altında çağlayan ırmakla,

geçerken selamladığı ağacın,

ağaçla dallarının arasına hüzün fısıldayan ney sesinin,

müziği öte diyarlara taşıyan rüzgârla,

onun üfürüp de titrettiği suyun,

yaşamı sana sunan su ile senin,

sevdiğim sen ile benim

hep BİR olduğumuzu

görür gönlümün gözü!

Bir, bütün, tastamam… yani Yoga![5]

****THE END****



[1] Devereux G., Hatha Yoga, Thorsons Yay., 2001, Londra.  s.59

[2] Remete, S. Shadow Yoga-Chaya Yoga Shadow Yoga Yay., 2006, Avusturalya, s.14

[3] Ruiz, D.M.,  The Four Aggrements Amber Allen Yay., 1997, San Rafael, CA, s.105.

[4] Marie Claire dergisi, Ocak 2008, s.99.

[5] Sanskrit dilindeki Yoga sözcüğünün Türkçe karşılığı BİRleşmedir. Mükemmel bütünlük beden, zihin ve ruhun birleşmesi ile mümkün olur.

Yollar Ya da Çocukluğa dair bir Yoga Masalı- 6. Bölüm

Monday, February 1st, 2010

BÖLÜM 6
Parinama–Dönüşüm

Kişinin kendisiyle kurduğu samimiyet onu ayrı yönlere götürebilir. Bunlardan birinde kendi yaşamını kendi kuralları ve kararları ile kısıtladığını farkeden öğrenci bu durumu kabul eder ve kısıtlamalardan kendini kurtaramak için atılacak adımlara hazır olmadığı gerçeği ile hayatına devam eder. Diğer bir yöne giden öğrenci daha radikal kararlar alarak kendini kısıtlayan faktörleri hayatından çıkarmaya başlar. Hangi yöne gidilirse gidilsin, kısıtlamaların farkedilmesi ile parinama (dönüşüm) süreci başlamıştır.

Parinama, kısıtlı bir şekilde işlev gösteren bedensel ve zihinsel potansiyelin serbest kalması, tam kapasite çalışmaya başlaması sürecidir. Yoga çalışması derinleştikçe bedensel ve zihinsel kapasitenin esnek sınırları belirginleşir, kalıpların yarattığı kısıtlamalardan sıyrılmak kolaylaşır. Bazı kalıpların hayatımızı nasıl kısıtladığını görmek kolaydır. Diğerleri ise ince ayrıntılara saklanmış olabilir. İyi bir Yoga ustası, öğrencisinin bedeni ile kurduğu ilişkiye bakarak ondaki psikolojik ve düşünsel şartlanmaları görebilir. Bu noktada ustaya düşen, hareket becerisini kısıtlayan –bedensel, zihinsel ve tepkisel– kalıpları işaret etmek ve onlara yargısız bir gözle, kınamadan, savaşmadan bakmayı önermektir. Öğrenci kendini kısıtlayan kalıplara dışarıdan bakmayı öğrendikten sonra çocukluğundan beri vermeye alıştığı o şartlı tepki geldiğinde hareketsiz kalmayı başarabilirse, şartlanma geriye doğru bir adım atarak zayıflar. Bu yol Yoga felsefesinde pratiprasava olarak adlandırılır.

Sağlam bir zeminde rahatça oturan bedende belli bir süre boyunca sabit kalmayı araştıran meditasyon biçimleri pratiprasava’nın serpilebileceği bir alan yarattıklarından kişiye acı veren zaaf (kleşa) ve zihinsel dalgalanmaların (klişta vritti) azaltılıp, yok edilmesinde etkili rol oynayabilir. Patanjali Yoga çalışmasının kişisel zaafları ve şartlanmaları büyük ölçüde zayıflatabildiğini yazar.

Pratiprasava’nın alıştırması bedensel alışkanlıkların gözlendiği Yoga dersinde de yapılır. Örneğin öğrenci zorlandığı bir pozda öfkelenip bir suçlu aramaya girişirse, bu onun zorlu durumlarda karşısına çıkan duygusal/davranışsal kalıbını gözler önüne serer. Gözler pozun gerektirdiği drişti noktasında kopup çevreye bakmaya başlar, nefes doğal ritmini yitirir, alt çene ve iki kaşın arası kasılır, sağlam ve rahat durması gereken beden titrek ve ajite bir görünüm alır. Suçlu herhangi birisi olabilir: Hoca veya Yoga’ya gitmesi için ısrar eden sevgili veya aynı harekete zerafet içinde giren diğer öğrenci ya da kişinin kendisi. Öfkeyi üreten “zorlanıyorum, o halde bir suçlu olmalı” şartlanması, “zorlanıyorsun, ama bakalım alıştığın tepkiyi vermezsen o zorlanma nasıl bir hisse dönüşecek” sorusu ve sakin bir bekleyiş ile çözülmeye başlayabilir. Bu soruyu başlangıç aşamasında soran kişi dışarıdaki hocadır (açarya). İleriki aşamalarda içerideki hoca (işvara pranidhana) doğru soruları sorarak çalışmayı sürdürür. Bu aşamaya gelindiğinde artık dışarıdaki hocaya ihtiyaç kalmamıştır.

Kendimizi dikkatle gözlemlediğimizde, Yoga matı üzerinde verdiğimiz bedensel, duygusal ve zihinsel tepkilerin günlük hayatta karşımıza çıkan insan ve durumlara verdiğimiz tepkilerle birebir eş olduğunu keşfedebiliriz. Özellikle de zorlandığımız durumlarda.

Bir saat hareketsiz meditasyona oturmak ilk yıllarda benim için çok zordu. Ne yapacağımı bilmiyordum bir kere. “Nefesini izle” diyorlardı, nefes nasıl izlenir aklım almıyordu. Ve dizlerim acıyordu, kalçalarıma kramplar giriyor, uyuşmuş bacaklarım onları uzatmam için kimi zaman yalvarıyor kimi zaman küfrediyordu. Benim kafamda tek bir plak çalıyordu durmadan, tekrar tekrar: “Yanlış yapıyorsun. Bir şeyleri yanlış yapıyorsun, doğrusunu yapmayı bilmiyorsun ve bunu hocaya belli etmemen gerek, çünkü o zaman seni beğenmez ve seni beğenmesi gerek, onları hayal kırıklığına uğratamazsın, sevdiklerinin seni takdir edeceği biçimde davranman gerek yoksa üzülürler, onları hayal kırıklığına uğratmaman gerek, çünkü üzülürlerse seni sevmezler. O yüzden yanlış da yapıyor olsan bunu belli etmemen gerek ve aslında yanlış yapmaman gerek ve yanlış yapıyorsun….” Ve hop sar baştan… Bir saat boyunca bir daha bir daha bir daha! Ama zaten o kadar tanıdıkdı ki bu plak yadırgamıyorum. Çocukluğumdan beri hayatımın fon müziği olarak dönüp durmuş… Matematik derslerinde, kalbim kırıldığında, arabayı park edemediğimde, kafamın dikine gidip annemin istemediği bir şey yaptığımda, bir dostum bana asık suratla baktığında, sevmediğim bir tabak yemeği redetmek zorunda kaldığımda, meditasyona oturduğumda, sıra sevmediğim bir Yoga pozuna geldiğinde, kısacası sıkıldığım ve zorlandığım her anda hep aynı plak, sar baştan!

Fakat ilk kez plağı serinkanlı bir kulakla dinliyorum. Ve ilginçtir dalga geçmeye başlıyorum. Yanlış yapıyorum ha?. Sahiden mi? Kime göre yanlış? Hop, plak atlıyor…Ne oldu? Yanlış yaparsam beni sevmezler öyle mi? Acaba? Hop bir daha atlıyor…Her gün değil tabii… Çoğunlukla atlamadan devam ediyor. Kalıpları kırmak kolay iş değil. Bir ömür sürmüş inşaası, bir haftada yok olacak değiller ya…Olsun! Artık tatlı tatlı dalgamı geçebiliyorum. Kendimde çok da ciddiye alınacak bir taraf yokmuş. Zen Budistlerine göre aydınlanmanın ölçütlerinden biri kişinin kendi kendine espri ile yaklaşabilmesi ve hayatı bir oyun olarak görebilmesi…

IMG_2361

7. ve son bölüm yarın geliyor….

Yollar ya da Çocukluğa dair bir Yoga Masalı- Bölüm 5

Wednesday, January 27th, 2010

BÖLÜM 5
“Denedim. Yoga bana iyi gelmedi”

Korkularımızla yaşama o kadar alışıyoruz ki, bedenin merkezinde fokurdayıp duran endişe kabarcıkları gün içinde sık sık bilinç yüzeyine çıktıkları halde canımızı yakmadan patlayıp gidiyorlar. Belki bir sigara yakıyoruz o zaman…Ya da uzaktan kumandaya el atıyoruz. Buzdolabının kapağını açıyor da olabiliriz. Hayatımızın büyük kısmı bilinç yüzeyine sızan endişe akışından kaçınmanın yollarını araştırarak geçiyor. Yoga sırasındaki kişisel gözlem, zihnin hangi durumda hangi maskeyi taktığı ve merkezin derinliklerindeki endişe ile yüzleşmemek için ne tip oyunlara başvurduğunu izleme fırsatını bize sunar.

Çağımızın Yoga ustalarından Richard Freeman ünlü eseri Yoga Matrix’te Yoga çalışmamızın hayatımızın mikro düzlemde bir yansıması olduğundan söz eder. Yoga matı üzerinde hareket ederken kaçındığımız pozlar ile bağımlısı olduğumuz pozlar hayattaki kaçınma/bağlanma kalıplarımıza ayna tutar. İnsanlarla, yemekle, işimizle, para ve toplumla kurduğumuz ilişkiler ve hatta siyasi ve felsefi bakış açımız ile estetik zevklerimiz bile hep bu kaçınma/bağlanma kalıbının etkisinde şekillenir.

Yoga pozları ve nefes çalışması bedenin merkezinde saklı gizemleri bilincin beyaz perdesine yansıttığından, izlerken tüm varoluşumuzu şekillendiren bu ana kalıbı keşfedebiliriz. Bu yüzden iyi bir Yoga dersi bizi derhal ahamkara’nın yapısı ve zihnin derinliklerinin işleyiş prensipleri, korkularımız ve çocukluğumuzla yüzleşmeye götürür. Bu durum, ahamkara’nın kişi üzerindeki egemenliğini teslim etmesini gerektirdiğinden, ego merkezli hareket etmeye alışmış kişide Yogaya karşı bir direnç oluşturabilir. Yaygın kanının aksine her Yoga dersinin sonunda kendimiz huzurlu hissetmeyiz. Kimi seanslarda, su yüzüne çıkan bastırılmış duygular mide bulantısı, ağlama hissi, öfke patlaması, ateş basması, bunalma ya da Yoga ateşi gibi hallere yol açabilir. Çoğunlukla ilk tepki kaçıp gitme isteğidir. İlk bir kaç dersten sonra ortadan kaybolma sendromu Yoga hocaları tarafından gayet iyi bilinir.

Bu tipik tepki ahamkara’nın Yoga’ya ve ruh’a (atman–öz) duyduğu güvensizlikten kaynaklanır. Yoga felsefesine göre her insan, kişisel geçmişinin, öfke ve kederlerinin, başarı ve hayal kırıklıklarının, düşünce ve inanç katmanlarının altında, derinlerde bir ruha (öz) sahip olduğu bilgisiyle doğar. Yoga, insanı kısıtlı (nefsi) varoluşundan (ruhsal) özgürlüğe taşımayı hedefler (mokşa).

Kimi Yoga metinlerinde hrdayam (gönül) olarak da geçen yürek sesini duymaya başlayan öğrenci, o güne kadar sorgulamadan kabullendiği duygusal tepki, düşünce ve inanç kalıplarınının hayatına getirdiği kısıtlamaları fark edebilir. Bir sonraki adımda, alışkanlık bazlı tepkiyi vermeden önce durup tepkinin ardında yatan esas motivasyonu anlama çabası gelir. Tepki bir takım şartlanmaların sonucunda mı oluşmaktadır? Kaynağında endişe ve korku mu yatmaktadır?

İnsanı kendisiyle çok samimi bir noktaya çeken bu sorgulama başlangıçta beni epey zorladı. O güne kadar haklı bulduğum duygusal tepkilerimin özünde çocukluğumdan kalma korku ve ihtiyaçlarımın yattığını görmek önce beni korkuttu. Yepyeni bir “ben” keşfediyordum. Yüreğimin sesi egonun kalıplarının ardından her geçen ders biraz daha net duyulmaya başlıyordu. Özgür iradem doğrultusunda yaptım sandığım mesleki, medeni, hayati seçimlerimin birilerini memnun etme ve/veya sevdiklerim tarafından kabul edilme ihtiyacı e/veya yalnız kalacağım korkusu ile verilmiş kararlar olduğunu keşfettim. Kendi hayatımı kendi kararlarım ile nasıl da kısıtlamışım! Peki ben şimdi ne yapacağım?

arkası yarın, bizden ayrılmayın
önceki bölümler blogun arka odalarında saklı.

Yollar ya da Çocukluğa Dair bir Yoga Macerası

Wednesday, January 13th, 2010

BÖLÜM 4

AHAM KARA MI?

Yoganın derinliğine indikçe durmaksızın ve her an değişen bir evrende yaşadığımız gerçeği kaçınılmaz bir biçimde bilinç yüzeyine çıkıyor. Kainatın tamamı, mikro organizmasından galaksilere kadar daima hareket halinde. Bütün hareketler –hareketsizliğin kendisi dahil– dikkatle izlenince görüldüğü üzere titreşimden ibaret. Kalp atışı bir titreşim, damarlarda akan kan ve nefesle benliğe dolan can da (prana) bir titreşim. Ses dalgaları, ışık ve katı maddeler de özüne inildiği takdirde titreşim. Dolayısıyla bütün varoluş bir titreşim akışı. Bu akışı görmezden gelme, yokmuş gibi davranma, değişime direnme hali Yoga felsefesinde avidya olarak tanımlanıyor. Avidya’nın sözlük anlamı gerçeği görememek, farkında olmamak, bilmemek veya cehalet. Patanjali’nin belirttiği üzere avidya bütün ızdırapların esas nedenidir.

Hareketsiz oturduğumuz bir saatin sonunda fark ettim ki ben de epi topu bir titreşimiden ibaretim ve her bir an içinde sonsuz defa suya düşmüş mürekkep damlası gibi usul usul boşluğa çözünüyorum. İçimde katı veya sabit bir şey yok, çünkü akışkan bir dalgayım. Bu bakımdan aslında ben sandığım yerde sabit bir şey yok. Ama ben sandığım yer boş da değil çünkü hızlı bir frekansta titreşen dalgalar geçiyor oradan. Öyleyse bir dalgayım. Hayır bir dalga da değil, dalgalar geçidiyim. Okyanusu oluşturan dalgalar. O halde okyanusun kendisiyim. (“Damlanın denize karıştığını herkes bilir, ama pek az kişi farkındadır denizin damlaya karıştığının” der Kabir. ) Oturduğum yerden geçip geçip gidiyorum. Geçiyorum, okyanusa karışan bir damlayım, çözünüp bütüne karışıyorum…

Yani acaba ben ölüyor muyum?

Bu düşüncenin zihnime düşmesiyle bir saatlik sükûnetimden aşağı yuvarlanmam bir oldu. “Abhineveşa” diye açıkladı hocam daha sonra. Hayata sarılma güdüsü. En bilge kişide bile varolan kleşa (zaaf). Varoluşun devamlı akan farklı frekanstaki dalgalardan ibaret olduğu gerçeği ile karşılaşan (saniyenin binde biri bir sürede belki) zihin önce paniğe kapılıyor. Kendi yatağınızda uykuya dalıp gözlerinizi tanımadığınız bir odada açmışsınız gibi bir his. Korkuyor tabii insan. “Aslında insanın tamamı değil korkan” diye yanıtlıyor hocam. “Paniğe kapılan üst benlikle karşılaşan ahamkara’nın kendisi. Ahamkara hükmünü yitireceği yabancı diyarlardan haz etmez. O yüzden seni oradan aşağıya, bildiğin gerçekliğe çekmek için devreye girer. Kendi kendini rüyadan uyandırdığında olduğu gibi . ”

Pardon hocam, anlamadım. Neyim kara dediniz? Ahamkara?

Ahamkara, Yoga’nın temelini oluşturan Samkya felsefesinde zihnin (citta) üç bölümünden birisi olarak tanımlanıyor. Zihin, manas (içgüdüler) , ahamkara (ego/nefs) ve buddhi (zeka) bölümlerinden oluşuyor. Ahamkara’nın sözlük anlamı “ben yapıcı”. Tam karşılığı sayılmasa da, prensipte ego ya da nefs olarak düşünebiliriz. Ahamkara, bir “ben” tanımlayıp o “ben”i muhafaza etme çabası içine daha biz iki buçuk yaşımızdayken giriyor. İki buçuk yaşından önce çocukta “ben”, “benim” gibi kavramlar olmadığı gibi (ve tam da bu nedenle) ben ve öteki ayrımı da yok. Çocukta “ben” duygusu şartlı tepkiler ve kalıplaşmış davranış biçimleri ile beliriyor. Başlarda kalıplar yumuşak ve değişime açık.  Yıllar içinde ahamkara güçleniyor ve kişi “ben” tanımına daha sıkı sarılmaya başlıyor. Alışkanlıktan verilen tepkiler, gerçekliği sorgulanmamış inançlar ve kökeni araştırılmamış duygular insanı yönetmeye başlıyor. Kendini ahamkara ile bir tutan insan diğerlerinden ve evrenin bütününden ayrı bir varlık olduğu yanılgısıyla yaşamını sürdürebiliyor.

Yoga’da avidya, yani hakikat körlüğü olarak geçen ahamkara ile özdeşleşme hali, tatminsizlikden kısıtlanmışlık hissine, depresyondan kedere kadar bütün ızdırapların kaynağı olarak görülüyor. Mutluluğun iç dünyada değil, dışarıda bir yerde bulunacağı inancı da avidya’nın bir parçası. (Kapitalist sistemin körüklemesi ile günlük hayatlarımızın parçası haline gelen ihtiyacın üstünde tüketme arzusu, madde ve insan bağımlılığı, –varoluşu ancak zevk veya acı anlarında hissedebilme duyarsızlığından kaynaklan– hiç bitmeyen duygusal, fiziksel ve duyumsal uyarılma ihtiyacı, mutluluğun içeride değil dışarıda bulunabileceği yanılsamasına günümüzden örnekler olarak düşünülebilir. ) Ahamkara’yı benliğimizin şartlanmalardan ibaret parçası olarak düşünebiliriz. Şartlanmalar ve kompleksler çocuğun yakın ilişki içinde bulunduğu insanlar (anne baba, kardeşler, akrabalar, arkadaşlar, öğretmenler gibi) ve farklı toplumsal kurumlar (medya, devlet, okul gibi) tarafından yaratılıyor. Çocuk kendinden daha güçlü gördüğü birey ya da kurumun sevgisini, takdirini kazanmak ve onun tarafından kabul görmek (bütüne dahil edilme) güdüsü ile içinde yaşadığı ailenin ve kültürün egemen değelerini içselleştirme sürecine giriyor. Bu değerler toplumsal yapıdan, okul disiplinine, arkadaşlık kurallarından ve annenin doğrularına kadar uzanan bir yelpaze olarak düşünülebilir. Çocuğun kendini görüş biçimi, yani ahamkara, kendinden güçlü kişi ve kurumların değerleri ve doğruları biçimleniyor.

Yani anladım ki, bu yaşıma kadar kendim sandığım, dahası müdafa ve muhafaza etmek için çılgınca çabaladığım “ben” varlığımın minik bir parçasıymış! Ahamkara’ymış. Kalıplarmış, alışkanlıklarmış… Beni ben yaptığını sandığım düşünce ve davranışlarımın arkasında aslında yıllar içinde katman katman biriktirdiğim korkularım, güvensizliklerim, üzüntülerim, utançlarım, kendimi yetersiz sanmalarım, onaylanma ihtiyacım, sevgi ve arzulanma açlığım yatar durumuş! Katmanlar ben çok küçükken birikmeye başlamış. Farkettim ki bu şartlanma çekirdeği yıllar içinde duyulan endişe, stres ve korkularla güçlenmiş, aynı kalıp arkadaşlık ve aşk ilişkilerinde farklı görünümlerle ortaya çıkıp yine çözülmeden, hatta katmerlenerek yoluna devam etmiş. Şimdi Yoga yardımı ile ilk kez ahamkara’nın hükmünden kurtulup “ben”i serbest bıraktığımdan içimde birikmiş duygular, anılar, kokular ve tatlar sıkıştıkları katmanların arasından dökülüyormuş. Boşuna değilmiş yani her dersin sonunda yaşlarımın yanaklarımdan sicim sicim inmesi.

Evet, son zamanlarda dersin bitiminde meditasyon yaparken ağlamaya başlamıştım. Gerçi o halimi ağlamak olarak algılamak doğru olur mu bilmiyorum. Canım yanmıyor, kalbim sıkışmıyor, sadece anılar canlanıyor ve gözlerimden yaşlar akıyor. “Sakın ola, o yaşlara bir hikaye uydurmaya çalışma” dedi hocam. Ağlaman meditasyonun sonucu bir duygu boşalması. Başka da anlamları yok. Ama zihin seni mazlum kişi olarak baş role koyacağı bir hikaye uydurmak isteyecektir hemen. Oyununa gelme. Gönül gözün daha büyük bir gerçekliğe açılıyor sadece. O kadar”. Ama ben geliyorum oyuna. Kendime acıyorum. Bana acı vermiş insanlara kızıyorum. Bana acı verenin kendim değil, diğer insanlar olduğuna inanıyorum. Günlerimi ağlayarak ya da hayatıma girmiş herkese ateş püskürerek geçiriyorum. Kızgınım. İçimdeki öfke kazanının kapağı açılmış, fokur fokur öfke taşıyor. Yılanın zehirini emip çıkarırcasına atıyorum içimde biriktirdiklerimi. Temizlik kolay iş değil. Farketmediğim halde hayatımın her anını belirleyen eski izleri keşfedip şaşırıyorum. Hep orada benimle yaşamış korkuları nasıl da unutmuşum? Aptal zannedileceğim diye korkardım çocukken. Hâlâ korkuyorum. Öyle korkuyorum ki merak ettiğim soruların yarısını gerisin geri yutuyorum. Kaybolunca yolumu bile soramıyorum. Alışmışım onunla yaşamaya. Ruhumda üzüntü, endişe ve utanç yaratan durumların bu korkunun sonucu olduğunun farkında bile değilim. Aman, aptal sanmasınlar beni. Soruları sormasam da olur. Okulda başarılı olmam gerek. Annem utanmasın benden diye. Beni sevsin diye. Artık annemin benimle gurur duyduğunu bildiğim bir yaştayım. Çok okullar bitirdim. Hâlâ onu utandırmaktan ve sevgisini yitirmekten korkuyorum. Başarısızlıklarımı saklıyorum. Asanalardan birini yapamıyorsam, önümdeki öğrencinin arkasına gizleniyorum. Hoca beni görmesin diye. Hep başarılymışım gibi hareket etmem gerek. Başarısızlıktan korkuyorum. Korkuyormuşum yani. Unutup gitmişim ama o orada durup tepkilerimi şekillendirmeyi sürdürmüş. Bağlantıyı kurmak aklıma gelmemiş. Korkularım aptallık ve başarısızlıkla sınırlı değil.

Derinlere indikçe görüyorum ki vaktinden önce ergenliğe erişmiş kız çocuklarına özgü, kadınlığa dair duyduğum utancı da hâlâ içimde taşıyorum. Gençliğim boyunca bedenimle yakınlaşmama engel rahatsızlık sekiz yaşımdan kalma. “Bu kızın boyu neden bu kadar uzun? Kızım daha ne kadar uzayacaksın, dur artık” (Sanki elimdeydi! Allah’ım ne olur benı kısa boylu bir insana dönüştür!) Beni on bir yaşındayken sütyen takmaya mecbur ettiler diye göğüslerimden hâlâ utanıyorum! Hâlâ tahta göğüslü kadınlara imreniyorum. Büyüdüm, ufak tefek bir kadına dönüştüm, hâlâ birilerinin gözüne “iri” görüneceğim diye içimi kemiren bir fare yaşıyor bende. Sonra şımarıklık ve edepsizlik etmekten korkuyordum. Ya bu yaptığım şımarıklıksa? İnsanları hayal kırıklığına uğratmaktan çekiniyorum. Sadece sevdiklerimi değil, bindiğim otobüsün şoföründen kuaförüme kadar herkesin beklentilerini yerine getirmeliyim. Benden bir şey beklemeyenlerin bile! Yanlış yapmaktan ödüm kopuyor! Eskiden ve şimdi. Hocalarım, dostlarım, aşklarım ve ailem beni beğenmeyecek, sevgilerini esirgeyecekler diye endişeleniyorum. O zamanlar televizyon yıldızlarına duyduğum delice hayranlıktan utanırdım, şimdi aynı his tutkuyla bağlandığım herşeye yansıyor. Ateşli tutkularımla dalga geçecekler diye onlardan söz etmekten kaçınıyorum. Ateşli tutkularıma ayıp ediyorum. Tencerenin kapağını bir türlü açıp içimdeki ateşi serbest bırakamıyorum. Çünkü accayip bir çocuk olmak istemiyorum, ama nasıl accayip olunmaz onu da bilmiyorum….

Yıllarca saman altından su yürütmüş kalıplar tek tek bilinç yüzeyine çıkıyorlar…Çocukluğumda oluşmuş şartlanma çekirdeğinin etrafı yıllar içinde duyulan endişe, stres ve korkularla katmerlenmiş, tekrarlarla güçlenmiş. Bir süre sonra aynı kalıpların ve korkuların ilk gençlik yıllarında kurduğum arkadaşlık ve aşk ilişkilerindeki ortaya çıkış biçimlerini görmeye başladım. Ve derken hemen o anda, o günkü ilişkilerimde o kalıpların damgasını tanımaya başladım. Gün be gün korkularımın etrafında kemikleşen düşünce, duygu ve davranışlarımın beni nasıl da kısıtılı bir yaşama mahkum ettiklerini kavrar oldum. Özgürlük anlamını taşıyan mokşa kavramı kafamda netleşmeye başladı.

devamı haftaya….


Yollar ya da Çocukluğa Dair bir Yoga Masalı

Wednesday, January 13th, 2010

BÖLÜM 3

Yoga’nın Sekiz Ayağı

Anılar yağmayı sürdürdü. Ben dikkatimi derslere yönlendirdim. Madem Yoga varoluşa doğru bir keşif süreci idi, ben de ben sandığım yüzey katmanlarımın ardında ne var, ne yok, açıp bir baksam iyi olacaktı. Kısa zamanda anladım ki beden hareketleri olan asana’lar Yoganın önemli, fakat ufak bir parçasıydılar.

Patanjali’nin Yoga-sutra’sındaki 195 özdeyişin sadece iki tanesinde asana’dan bahsedildiğini duyunca hayretimi gizleyemedim. Ünlü Yoga ustası Richard Freeman “Yoga’yı beden hareketlerine indirgeyenlerin kulağında küpe olsun bu oran” sözleriyle hayretimi hafifletti. Patanjali Yoga’yı bizi hayatın içinde taşıyan sekiz ayaklı bir araç olarak tarif ediyor:

(1) Diğerleri ve kendimizle kurduğumuz ilişkiler (yama), (2) Hayatımıza getirdiğimiz düzen (niyama), (3) beden hareketleri (asana), (4) nefes çalışmaları (pranayama), (5) duyu organlarından soyutlanma (pratyahara), (6) zihni tek bir nesneye odaklanma (dharana), (7) zihin ve nesnenin bütünleşmesi (dhyana) ve (8) özle (ruhla) bütünleşme (samadhi)

Nefes, beden hareketleri ve meditasyon bu sekiz ayaklı disiplinin parçaları. Kişinin kendini gözlemlemesi, duygu ve düşünce kalıplarına dışarıdan bakabilmesi, değişime açık, bilinmeyenden korkmadan yaşamayı denemesi de öyle. Gerçek yüzümüzü görmek için temiz bir aynaya ihtiyacımız var. O yüzden ilk iş temizlik! Hem fiziksel, hem duygusal. Biriktirdiğimiz çöpleri, sırtımızda taşıdığımız yükleri boşaltmak gerek ki dönüşümün başlayacağı, yeni yaşamların yeşereceği alanlar açılsın.



Yollar ya da Çocukluğa Dair Bir Yoga Masalı-2. Bölüm

Friday, January 1st, 2010

BÖLÜM 2

Patanjali’nin Yoga–sutra’sı

Bundan 2000 yıl önce Hindistan’da yaşadığı tahmin edilen Patanjali’nin Yoga–sutra’sı Yoga ilmi üzerine bulabileceğimiz ilk yazılı metinlerden biri. Ancak Yoga ilminin kökleri Patanjali’den çok önceye, İÖ 1200 civarında yayıldığı tahmin edilen Veda’lara dayanıyor. Veda’lar yazılı olarak değil, ilahiler halinde söylenerek bir kuşaktan diğerine aktarılan kutsal bilgi kaynakları. Vedik felsefenin bugünkü Yoga ve Ayurveda felsefesi ile Budist felsefenin kaynağı olduğu kabul ediliyor. Sonraki yüzyıllarda yaşayan ve Patanjali’nin de aralarında bulunduğu Yoga alimleri, Veda’larda aktarılan kutsal bilgiyi yaygın ve anlaşılır kılmak amacıyla günümüzde halen kullanılmakta olan klasik metinlerini yazmışlar.

Yoga’ya dair ilk “kullanma talimatı” sayılan Patanjali’nin Yoga–sutra’sı, dört bölümden oluşuyor. Benim öncelikle okumam önerilen üçüncü bölüm, Vibhuti Pada, Yoga’nın kişiye kazandırdığı doğa üstü güçlerden ve bu güçlerin öğrenciyi Yoga’nın yolundan nasıl çıkarabileceği üzerine ayrıntılı örneklerden oluşuyor. Siddhi olarak bilinen bu büyülü güçler, büyüme ve aydınlanma yolunda engel olarak karşımıza çıkabilir. Evet, sıkı bir konsantrasyon ve bu bölümde adı geçen belli teknikler sonucunda psişik yeteneklerimizi geliştirebilir, gözlerimizin önünde patlayan mor mavi ışıklar görüp, ilahi sesler duyabilir, bedenimizden kopup bulutlarda gezebilir, zaman içinde yolculuklara çıkabilir (ah evet, evet!) ve hatta su ve ateş üzerinde bile yürüyebilirmişiz. 1960’ları Californialı bir hipi olarak yaşamış hocam Panço, LSD, mantar, kaktüs ve benzeri uyarıcıları kullanarak benzer zihin hallerine girmenin mümkün olduğunu bildirdi. Gülerek ekledi sonra da “Böylece büyülü güçlere ulaşmak için Patanjali’nin bahsettiği (ama önermediği) o çok zor konsantrasyon tekniklerini uygulamaya bile gerek kalmıyor”.

Okudukça pek cazip bulduğum bu süper güçler, tarih boyunca farklı toplumlarda bazen şifa, bazen de egemenlik kurmak amacı ile kullanılmış. Bugün doğa ile bağlarını nisbeten korumayı başarmış toplulukların hemen hepsinde zihin gücüyle “mucize”ler yaratmayı bilen bilge kişiler yaşamaktadır. Amazonlar’ın kalbinde yaşayan Yanamamolardan, Moğolistan’ın uzak ve soğuk bir köşesinde hayatlarını sürdüren Tuva Türklerine kadar –nedense– “ilkel” olarak adlandırdığımız toplulukların insanları, zihnin üstün gücünün bilincindedirler. Şamanlar, dedeler, hocalar, sadhular, medyumlar (kimi zaman da cadılar, büyücüler, kocakarılar) Patanjali’nin söz ettiği sidhi’lere sahip ve bu gücü kullanmayı bilen kişilerden sayılabilir.

Yoga’ya gönül vermiş öğrenci, zihnin olağanüstü yeteneklerini keşfettiği an heyecan duyabilir. Kendimi 9 yaşımın sabahında bulduğum o gün ve sonraları seyahat maceralarımın ardı arkası kesilmeyince ben de heyecanlandım elbet. Bir başka seansın sonunda, o ara NewYork’ta yaşayan en yakın arkadaşım belirdi zihnimde. Mekanın ayrıntılarını ve hatta yürüdüğü meydanın köşesindeki kahve ve kitapçının adını ayırdedecek kadar netti görüntü.

Ertesi gün telefonda öğrendim ki, evet, NewYork’da öyle bir meydan vardı ve o, kafamda o resmin belirdiği anda gerçekten orada yürüyor ve beni düşünüyordu. İkimizin de tüylerini diken diken eden bu hikayeyi derste anlatırken baktım Panço yine ilgisiz. Tayland’ın muson yağmurları sezonuydu. Dersten çıktığımızda fırtına patlamak üzereydi. Ayrılırken bana, “Sağ salim varınca haber ver, bu havada bisiklete binmek güvenli değil”. Şaşaladım. Kuzeydoğu Tayland’ın bu uzak kasabasında hiç birimizin telefonu, interneti, bilgisayarı yoktu ki…Nasıl haber vermemi bekliyordu? Hayretime gülümsedi, “bana zihninle bir mesaj at yeter”. Ertesi gün karşılaştığımızda yüzünde bir muzip ifade “domates neyin nesi anlayamadım” dedi. Kızardım. Anlayamadığı yalandı tabii. “Eve sağ salim döndüm” mesajını yollamıştım evet, sonra bir de deneme yapmak istemiş, mesaja “domates” ekleyivermiştim. Telepatik mesaj gerçekten de yerine ulaşmıştı! Heyecanım hocamın sakin mavi gözleri ile karşılaşıca sönüverdi. “Bak Defne” dedi, “Yoga yoluna gönül verdiysen, kazandığın ve kazanacağın becerilerden etkilenmemeyi öğrenmelisin. Gün gelecek başının üstünde yarım saat durabilecek, ya da yanındaki insanın ne hissettiğini kendi yüreğinde bileceksin. Bunları hakikatı bulma yolunda takılmadan geçmen gereken engeller olarak görmeye çalış. Kendi gelişmenin seni büyülemesine izin verirsen, diğer insanları küçümsemeye başlarsın. Kendini dev aynasında görmene neden olacak her tür beceri, seni diğerlerinden, bütünden ayıracaktır. Şunu hep aklında tut. Yoganın yolu, kişinin kendi varlığını, katman katman deriniliğiyle keşfedip, kendisi ve hayatla samimileşmesi, bütünleşmesinden geçer. Şimdi iyi düşün. Baş koyduğun yol bu mudur, yoksa gözlerinin önünden patlayan mor mavi ışıklarla büyülenmek için mi buradasın?”

Patanjali sıradışı zihin hallerinin insanın nefsiden bağımsızlaşıp, özgürleşmesi yolunda işlevi bulunmadığını kitabın ikinci bölümünde söylüyor. Dahası bu tip doğaüstü güçlere erişen öğrenci esoterik felsefe konusunda uzmanlaşıp, yolun sonuna geldim yanılgısıyla çalışmayı bırakabilir ve kendi güçlerine saplanıp kalabilir. Yoga çalışmasında kaydettiğimiz ilerleme, meditasyon pozunda yerden kaç santim yükseldiğimizle değil, dürüstlük, gönül gözü ile gerçekleri görebilme ve hayatın içinde akma becerimiz ile ölçülebilir ancak. Modern Yoga’nın babası olarak bilinen Krishnamacharya’nın yine Yoga ustası oğlu T. K. V Desikachar’ın Vibhudipada’ya dair söylediklerini hatırlıyorum: “Bu bölümde Patanjali, öğrencinin kendini Faust’takine benzer bir pazarlık içinde bulabileceğinden sözeder. Goethe’nin ünlü karakterine sunulduğu gibi, Yoga öğrencisine de hayal gücünün çok ötesindeki yetenekler vaadedilir. Öğrenci keskin bir dikkatle kendini izlemiyorsa, ruhunu değil ama –ruh ölümsüzdür– özgürlüğe kavuşma ve hakikati bulma şansını bu noktada yitirebilir.”

Bitmedi ki!

Devamı haftaya…


mısır a gitmeden….

Tuesday, December 29th, 2009

gitmeden cok acele ve kısa da olsa , hepinizin yeni senesini kutlamak istedim….

geçen sene yeni yıla cihangir yoga da girmiştim….herşeyi sorguladığım, bir kabuk değiştirdiğim, çok zor ve benim için öğretici ama zor geçen bir 2008 ardından, bağımlılıklarımı ve alışkanlıklarımı,sıkışmış ilişkileri bırakmaya çalıştığım bir seneyi meditasyonla bitirmiştim… Ve çok güzel gelmişti.  Yeni yıla, cihangir yoganın huzurlu ve sıcak atmosferinde  girmek….. 2009 ise kendimi daha çok dinlediğim, ve anda olduğum bir sene oldu… Daha mutlu , daha dingin, daha verici, daha açık… Ve bu sene yeni bir keşif yaparak bu seneye giriceğim, farklı bir diyarda, farklı bir kültürde, farklı tadlar ve kokular arasında …..

umarım hepimiz için güzel ve huzurlu bir sene olur,

hayatın akışı içinde su gibi akışkan olabilmeyi , her türlü hayatın getirisine açık olmayı niyetlenerek…..

sevgiyle,

namaste….

mey


Yollar Ya da Çocukluğa Dair bir Yoga masalı

Monday, December 21st, 2009

Bölüm 1

Geçmişe Doğru

Çocukluğuma geri döndüğüm yolculukların hayatıma girdiği gün Yoga kursumun birinci haftası dolmak üzereydi. Gevşeme pozu şavasana’da kollarım ve bacaklarım iki yana açık, sırtüstü yatmış, ayak parmaklarımı bir bir hissedip gevşetmeye çabalıyorum. Vücudu serbest bırakmak, kasmaktan daha zor olabilir mi? Alt çene, yanakların içi, küçük dil, boğaz… Zorlanıyorum. Kimi organlarımı kasmaya öyle alışmışım ki serbest bırakmayı akıl edemiyorum. Kaskatı boynum ağrıyor ve nasıl serbest bırakacağımı bilmiyorum! Boğaz, boyun, omuzlar…alt çene tekrar ve yine boğaz….Uzaklardan hocamızın sesini duyuyorum. Uykuya daldığımızda bile beden gün boyunca sıkmaya alıştığı kasları bırakamıyormuş! O yüzden vücüdumuzu ince ince taramamız, kasılmaları hissetmemiz gerekiyormuş.

Nerede kalmıştık? Omuzlar, kürek kemikleri, göğüs kafesi, nefesi boşalt ve kalp…ve birden…ıslak sarı beyaz pembe taşlara üstüne basan lacivert sandaletler. Bir önceki hayatım mı yoksa? İlk haftadan reenkarnasyona dair bir ipucu yakalamış olabilir miyim? Ama bu taşlar, pembe, sarı, beyaz, pek tanıdık…bir önceki hayata ait olamayacak kadar dünyevi bir halleri var. Nerede görmüştüm ben bunları? Hep aynı yerde görmeye alıştığınız bir insanı, her gün alışveriş ettiğiniz mahalle manavını mesela, bankada sıra beklerken görünce bir türlü çıkaramazsınız ya, öyle bir his içindeyim. Lacivert sandaletlerin içindeki ayaklar da öyle. Nereden tanıyorum ben bunları? Biraz ileride asmanın altında toprak yumuşak, kızıl, buram buram. Ah! Tabi ya! Büyükada’daki evimizin bahçesi burası. Taşlar, yüzlerce kez üzerlerinde yürüdüğüm bahçe kapısından eve uzanan yolun taşları. Ayaklar, doğduğumdan beri bu bedeni her yere taşımış ve taşıyacak kendi ayaklarım. Alıştığımdan biraz daha ufaklar yalnız.

Bilmecenin devamı çorap söküğü….

Bir yaz sabahı bu. Dokuz yaşımın bir sabahı. Erken bir saat. Ben bahçede musluğun yanında duruyorum. Sabah serinliğinde hırkam üstümde değil ya, ürperiyorum. Bir şey yapmak zorunda değilim. Zamanın bir şeyler yapmadan, boşlukta sallanarak dolu dolu geçtiğini bilecek bir yaştayım henüz. Öylece duruyorum. Herkesten önce uyanmış, kapıları gıcırdatmamaya özen göstererek bahçeye inmiş, sabah saatlerine özgü olduğunu keşfettiğim ışığı, kokuları, sesleri, tenimde oynaşan taze serin havayı içime çekiyorum. Tek başımayım. Ne eksik ne fazla, tastamam tek başıma.

Yoga salonun serin zemininde sırt üstü yatan ben ile, musluğun yanında duran çocuk ben, karşılıklı duruyoruz. Hafızadan bilince akan bir görüntü değil bu. Belki paralel zamanların fakına varmak? Aradaki yıllar katlanıp çantaya giren şemsiye gibi sahneden çekilmişler. İkimiz de aynı yerdeyiz o anda… Tek başımıza ve tastamam. Çocuk ben için tanıdık, her gün gittiği bir yer. Sırtüstü yatan ben içinse o yer, koca bir köşkte girilmeye girilmeye varlığı unutulmuş bir tavanarası…

Bir taneyle kalmadı. Yoga derslerinin sürdüğü sonraki haftalarda çocukluk anları onları tıkıştırdığım çekmecelerden, dolap köşelerinden üstüme dolu dizgin yağmaya başladılar. Tek anlık karelerdi bunlar. Sadece görüntüleriyle değil, koku, ses ve hisleriyle çakıyorlardı zihnimde… Ya da ben onlara gidiyordum. Nefes al, göğüs kafesinin arkasını genişlesin. İlkokul ikinci sınıf sabahı kaloriferler yanmadığı için annem önlüğümü elektrikli dilimin üstünde ısıtmış salonda ayakta uyumaya devam eden beni giydiriyor. Soyunmak soğuk, annem sıcak, dışarısı gri, ev yalnız. Ayağa kalkıyoruz. Güneşe selam ederken, bir cumartesi öğleden sonrası. Okulun arka bahçesinde koyun otlatırken gördüğüm sınıf arkadaşım Nesrin (dokuz yaşından beri aklıma bir kere bile gelmemiş bir kız) ve hayatlarımızın farklılığı karşısında duyduğum hayret anı…Rüya görür gibi geçmişe dönüyorum. Görüldüğü andaki rüya kadar inandırıcı gerçekliği. Öne katlanırken salon kapısının gıcırtısı, kimse duymadan evden kendimi dışarı, bahçeye atma telaşım ve salonda ekmek kızartan dedem. Masa ile büfe arasında gidip gelip kahvatı sofrasını hazılıyor, hafiften Vivaldi eşlik ediyor bu sabah ritüeline. Nenem geç kalkmayı sever. “Ooo! Küçük, erkencisin yine” diyor dedem. Ertesi sabah ondan da erkenci olmaya and içerek içimden, bahçeye süzülüyorum. Arkaya katlanırken, kulaklarımda Erol Evgin çınlıyor. “Evlerin ışıkları bir bir yanarken, bendeki karanlığı gel de bana sor”… Annem üzülüyor mu bu şarkıyı dinlerken? Bizim evin ışıkları da yanmıyor sanki. Zaten Adile Naşit de bir kez olsun benim adımı saymıyor Uykudan Önce’de. Oysa ben her akşam onun karşısında yemeğimi yiyorum. Kuzucuklarından biri değilim herhalde. Yaz akşamlarının hüzünlü ışığı. Mutfaktan gelen –nenemin pişirdiği– cızbız köftelerin kokusu. TRT’nin “saat 20:30”u haber eden tik tikleri. İçimde bir boşluk. Canım sıkılıyor. Keşke bir kardeşim olsa. Gizlice evlerine girerek alt kat komşumuzun kızının Barbie bebeklerini yürüttüğüm hırsızlık maceralarımın büyürken meğerse beni izlemiş olan utancı. Bir Renault 12’nin deri koltuklarına yapışan bacaklarımın arkasında akan terler, dalında büyüyen domatesin kokusu, mutfak penceresinden bahçeye uzatılan yeşil turuncu çiçek desenli mika bir tabaktaki tekir balıklarının kahkahası, lağım, tuz ve yosun kokulu bir kumsal, Arap ve yavruları…

Büyülenmiştim…İçimdeki çocukla yeniden buluşmak değil bu yaşadığım. Düpedüz zamanda yolculuk. Sanki birisi hayatımın her anının sadece görüntülerini değil, seslerini, kokularını, hislerini tatlarını da kaydetmişti ve ben Yoga dersleri sırasında o kayıtlara ulaşmış, çocukluğumu yeniden seyrediyordum. Nasıl oluyordu da oluyordu bu? Anlattıklarımdan etkilenmişe benzemeyen hocam Panço açıkladı. Aslında çok basitti. Yoga, beynin günlük hayatta kullanmadığımız bölümlerini etkinleştiriyor, böylece farklı bilinç hallerini tecrübe edebiliyorduk. Ve evet, insan yaşamının her anını tüm hisleriyle kaydeden biri de vardı: Hafıza. Beynin az kullanılan bölümleri uyandıkça (beyin de aynı kaslar gibi kullanılmadıkça yumuşayıp tembelleşiyor, düzenli çalıştırılınca da potansiyeline doğru sağlam adımlarla yol alabiliyordu) hafıza da silkiniyor, dolap diplerinde sakladığı kayıtları gün yüzüne çıkarıyordu. Aynı durum Yoga çalışmaları sonrasında psişik yeteneklerini keşfeden insanlar için de geçerliydi. Zihnin çalışmaya alışmamış bölgeleri etkinleştikçe sezgiler ve telepati becerisi de güçleniyor, diğer insanların ne hissettiğini bilmek, düşüncelerini duymak kolaylaşıyordu. Sabahları 6’da başlayan derslere düzenli olarak katılmaya başladığımdan beri benim de sezgilerim güçlenmiş, tahminlerim doğru çıkar olmuştu. Hayata dair kararları vermek bile kolaylaşmıştı. Hocam disiplinimi takdir ediyor, yeni yeteneklerimi ve paralel zamanlara yolculuk hikayelerimi ise yarım kulak dinliyordu. Kozmik yolculuklardan sarhoş, dersten çıktığım bir akşam Patanjali’nin Yoga–sutra (Yoga Özdayişleri) kitabını elime tutuşturdu. Üçüncü bölümle başlamalıymışım.

Devamı gelecek!

 BİR YERE AYRILMAYIN

Protect your liver from the party season

Thursday, December 17th, 2009

Merhabalar!

Many people have asked me lately about keeping their livers healthy during the holiday season. Here are some general tips for you.

New Year’s can be a wonderful time to celebrate with friends and to eat, drink and be merry. Frequent social get-togethers can mean that most of us end up eating and drinking far more than we intended. For the average person this may mean gaining a few kilos, feeling bloated and tired, and possibly dealing with a few hangovers.

Alcohol, sugar and fatty food all take their toll on the liver and gallbladder. Unfortunately these are just the substances we overindulge in at this time of year. The better your liver functions, the easier you will find it to lose weight and the more energetic you will be. Clearly it is worthwhile paying attention to your liver and treating it well.

Here are tips for maintaining good liver health:

• If you intend to drink, please drink slowly. Have one or two glasses of water first, to quench your thirst before you have any alcohol. A healthy liver can only break down one standard drink per hour; an unhealthy liver is much slower. Alcohol can make you feel thirsty, so drink some water in-between alcoholic beverages. Drinking slowly reduces the impact of alcohol on your liver.
• Don’t mix alcohol with sugary drinks. Alcohol contains 7 calories per gram, while protein and carbohydrate contain 4 calories per gram. Some alcohol is also high in carbohydrate. This means that regularly drinking alcohol increases the risk of weight gain around the abdominal area. Don’t make it worse by mixing alcohol with sugary drinks. If you drink spirits it is best to have them with soda or water. Avoid diet drinks containing artificial sweeteners.
• Have a light meal or snack before drinking alcohol. Drinking on an empty stomach is highly irritating to the stomach lining and means you’ll absorb alcohol into your bloodstream much faster. Eat something containing protein before you drink, as protein spends longer in the stomach than carbohydrate or fat. Good sources of protein are eggs, fish, legumes, beans, nuts, seeds, organic meats and poultry and cultured dairy products.
• Exercise regularly. This will help you to lose weight from your abdominal area. Carrying excess fat in this area means that a lot of the fat has infiltrated into your liver, making it sluggish and disturbing its functions. People with a fatty liver often have an inflamed liver, and alcohol can worsen this.
• The herb St Mary’s (Milk Thistle) thistle helps to strengthen the outer membrane of liver cells, thereby helping to protect them against harm caused by alcohol and other toxins. St Mary’s thistle also helps to repair and regenerate liver cells that have been damaged.
• Selenium makes your liver more efficient at detoxification. Selenium increases your liver’s production of the powerful antioxidant called glutathione peroxidise. This helps your liver to detoxify all harmful substances that enter your body. It is very difficult to obtain sufficient selenium from your diet because very few foods are a rich source of this mineral and our soil if becoming depleted.  Brazil nuts (the highest), walnuts and whole unrefined grains like corn and rice are good sources.
• Replace nutrients lost through alcohol. Alcohol consumption causes the loss of B vitamins (as does stress!), vitamin C and magnesium from your body. Magnesium and B vitamins both help your nervous system cope with stress; therefore deficiency of these nutrients can leave you feeling stressed and frazzled. Vitamin C helps your body fight infections.

It is fine to overindulge in food and drinks occasionally, but doing it regularly will show on your body. If you ensure that 90 percent of your diet is healthy then your body should be able to cope well with this year’s festivities.

Have a wonderful and joyful 2010!

Alison

Ayağı yere sıkı basanın…

Monday, December 7th, 2009

Kalimera!

Atina’da tatildeyim. Bol bol uyuyorum, kayınvalidenin yemeklerini sonsuz bir iştahla tabak tabak yiyorum. Yılbaşı hediyesi şapkalar, eldivenler örüyorum. Parthenon’u kıble alıp yoga yapıyorum.

Bu sabah  yoga fotoğrafları çektik. Yoga yaparken insan kendini bir şekil tahayyül ediyor tabii ama görmesi bir başka oluyor. Çoğunlukla saç baş, yüz ifadesi gibi şeylere taklıp pozların derinliğine pek bakmazdım ama bu sefer kendi bedenimde ki zahiri dönüşüm dikkatimi çekti  Daha esnek, daha güçlü filan görünmüyorum. Hatta bu sefer karmaşık şekillere girip de kameraya gülümser gibi yaptığım pozlara rağbet etmediğimizden basit pozlarımda, dikkatli ve hizası muntazam bir yeni öğrenci gibiyim daha çok. Amma ve lakin bir fark var. Geçen yılki fotograflarla bu yılkiler arasında. O da şu: Ayaklarım yere -sıkı- basıyor!

Ayaklarım yere basınca bütün pozlar bir başka görünüyor.

Bütün insanlar eşit filan değiller, bunu artık yemiyoruz ya, kimsenin eşit doğduğu da yok. Bazıları ayakları yere sağlam basar doğuyorlar. Yeniden bale derslerine gitmeye başladım ya, baleye yeni başlayan çocuklara bakıyorum, hemen belli oluyor. Ayakları yere sağlam basan çocukların kafası da uzaklarda bir alemde değil, oracıkta odanın içinde oluyor. Ayurveda’da bu tiplere Kapha deniyor. Su tipi insanlar. Bunların tersi Vata tipler, ayakları da akılları gibi bir karış havada dolaşanlar. Hava elementinin şekillerdirdiği Vatalar, rüzgar gibi hafif, ama bir türlü hayatta, koltukta, matta, dikkatte sabitlenemeyen tipler.  İşte bu tiplerin ayaklarını yere zımbalamak için nefis bir formül yaratmış ustam Zhander Remete.

Prelüdler!

Hatha Yoga preldüleri Shadow Yoga’nın ayakta yapılan hazırlık serileri. Bunlar başı sonu belli, yirmi dört dakikada tamamlanan hareket dizileri. Amaçları bedeni, zihni, nefesi asanaya (oturularak yapılan pozlara) hazırlamak. Prelüdsüz asana, ham meyveyi dalından koparmak gibi bir şey. Asana insan bedeninin belli bir hareket serisini günlük hayatta tekrarladığı varsayılarak yaratılmış pozlardan oluşuyor. Şöyle ki ilk asanalar 3000 yıl önce mağara duvarlarına çizilmiş şekillerden yola çıkılarak yoga ustaları tarafından öğrencilerine aktarılıyor. 3000, 2000, 1000 ve hatta 500 yıl önce dünyadaki insaların büyük çoğunluğu, yerde bağdaş kurup yemek yiyor, çömelerek vasıta bekliyor ve malum yine çömelerek tuvalete gidiyorlar. Bu hareketlerle gününü geçiren öğrenciye öğretilen asana ile bu hareketlerin tamamını hayatından çıkarmış, alaturka tuvalet görünce vazgeçen, yere oturunca kalkamayan, sırtını duvara dayamazsa dik durmayan bir insan tipine gösterilince nasıl işe yarasın? Prelüdler işte bütün çök kalkları ile bizi tekrar bedenimizin tam kapasitesine hareket noktasına getirmeyi amaçlıyor. Yere çökemeyen bir insanın asana yapması, (asanayı yapar gibi yapması yani) aslında bir kandırmaca. Toplama yapmayı öğrenmeden çarpım tablosunu ezberlemek gibi bir şey.

O yüzden prelüdler yoga çalışmasında çok esaslı etki yaratıyor. Her gün başka bir şey yapmaya mecalim olmasa da muhakkak bir ghati (yogada 24 dakikalık zaman birimi) Prelüd yapıyorum. Sonra bazen, aylarca girmediğim bir asanaya giriyorum. Aaa bir bakıyorum nasıl da derin, nasıl da başka bir yerden kıvrılıyorum!

Geçen Eylül’de Zhander’in verdiği “Primary Asanas” kursuna katıldım. Primary Asana dediği pozlar çok basit, hani günümüzde bazı başlangıç derslerinde gösterilen öne katlanma pozları, biraz da Navasana, köprü filan. Her bir asananın prelüdlerde nasıl hazırlandığını öğrendik. Çökerek yılan gibi hareket ettiğimiz bir Sarpa var mesela. Her prelüdde üç defa tekrarlanıyor. O Sarpa’nın içinde  ne çok asana gizliymiş meğerse! Öne katlanma, twist, merkezden güç alma… Kertenkele var bir de, o da öyle primary asanaların yarısı bir kertenkele’nin ayrıntılarında gizli. Sivrisinek keza. Önce bunlar bir pişsin, sonra gelir primary asana. Adı üstünde PRELÜD. Önsöz gibi birşey. Söylenmezse eserin devamı anlamını yitirecek.

Ben iki yıldır her sabah yogama prelüdler ile başlıyorum.  Sonrasında da bir iki, bazı aylar üç beş asana. Fazla değil. Bugün fotoğraf çekerken icab etti bir kaç asana yapmam da, fark ettim prelüd çalışmanın vücudumdaki etksisini. Ayaklarım yere basmakla kalmamış, bacaklar da merkeze bağlanmış. Eskiden, Aştanga yıllarımda,  iki bacakla sıçrayıp ellerimin üstüne çıkmayı çalışırdım hergün.  Bir defa bile kısmet olmamıştı. Bir defa bile denemediğim iki yıldan sonra bugün fark ettim ki çekirge gibi sıçrayabiliyorum artık. Sivrisinek’den olsa gerek!

Ayaklarım prelüdler sayesinde yere bastı. Üstelik sadece yoga yaparken değil, hayatta da ayaklarımı daha bir yere basar hissediyorum. Duygusal açıdan bastığım zemin de sağlamlaştı. İki aydır İstanbul’da yaşıyorum.  Bir evim var, üst katta yaşayan annem, tam zamanlı yoga hocası olarak çalıştığım bir işim, ayda bir suyun öte yanında ziyaretine gittiğim sevgilim ve tabii belirsiz bir geleceğim var. Zhander diyor ki ayaklar yere sıkı bastıkça, duygusal gelgitler, heyecanlar, öfkeler duruldukça yoga derinleşir, çıkar saklandığı yerden o ince zeka!

Atina havaalanının duvarlarında Johnny Walker’ın son dönem sloganları sıra sıra…Bir tanesi aklımdan çıkmıyor:

“Ayağı yere basanların başı göğe erer, yürümeye devam et!”

Yakında  prelüdlerin inceliklerini öğreteceğim iki adet kurs veriyorum. Merakınızı celbetti ise sizleri bekliyorum!

Hadi, yasas…

Dafni.


Rome, a little story of an Indian girl.

Friday, December 4th, 2009

Preity Zinta, a teeanage Indian girl, daydreamed of the Gucci dog carrier bag. It cost $2570, a fourth of her middle class family’s yearly income. It seemed unlikely that she would ever own one. But in her dreams she lived the Bollywood lifestyle (she shared her name with the popular star) and shopped freely in Rome.

Why Rome? Not only did the Bollywood movie Kambakkht Ishq inspire her to daydream of the city, but her uncle- the one who did not study and become and engineer, the one who is not proudly talked about in the family- her mother’s brother, migrated there and sent her a postcard set. In the postcards the Borghese Gardens and Bernini statues became the landscape of her dream life of wealth, leisure and art.

Preity’s was overjoyed when her father, with the guidance of her school council, signed her up for a costly yet educational school trip to Italy. She would have no accommodation expenses as her uncle would house her for the week.

Perhaps not unbeknownst to her family, Preity’s uncle revealed himself to be but an umbrella seller in the streets of Rome. Fashionistas and tourists who often got caught unprepared in sudden downpours would turn to this dark man otherwise overlooked, and pay him 5-15 euros for an umbrella. He prayed for sudden downpours.

Preity, too embarrassed by her uncle’s predicament, separated from her school group with the excuse of her uncle being sick, she needed to care for him. This was a viable excuse in her Indian culture.

During the week, she wandered the streets of Rome, taking advantage of what was free- the Cappucin Crypt where monks made designs from bones dug out of overflowing cemeteries, the fabulous St. Peter’s, the shocking Pantheon. She befriended an Indian guide for the Keats and Shelly Museum next to the Bernini fountain at the Spanish Steps and several times went to hear the tragic story of Paul Keats, the yearning British poet who died at 25. She snuck into the Garden Biologico in the Travestere area where evergreens, bamboos and cacti gave her a rest from the city. She came face to face with a lion and heard a tiger roar in the zoo in the Borghese Gardens. And certainly her favorite artwork were the three scultpures she got to see during her saved up excursion to the Borghese Museum: The Rape of Proserpina & Apollo and Daphne by Bernini, and Paulina as Venus by Canova. How was it that the Catholic Cardinals comissioned such erotic work? She could not imagine an Indian tycoon’s wife posing naked for hours, for a sculpture of herself. Then she thought, “The subject was Napoleon’s sister, and aristocrats always seem much freer to do as they please than middle class.” She sat lost in daydreams again.

Daily, she popped into Cafe Greco for a biting expresso shot (only 1 euro while standing, 5 euro if you sit) and was served unwillingly by the snobby waiters. She had learned from her Indian guru Sri Sri Ravi Shankar, not to take anything personally and saw how the waiters were rude not just to her but all tourists.

She was taken by the Trevi Fountain and stared into the eatery Antica Birreria Peroni- rough and Roman- so friendly with delicious food. She had enough euros for sweets and tasted the gelatto at San Crispino by the Pantheon, canollis at Cafe Greco.

Cafe Greco was her favorite spot because it was across from Gucci. She would stare into the vitrin of the Gucci store and pick out the dog carrier bag from a distance. She just did not have the courage to walk in there with her ragged clothing, her dark features and uncouth manner. Everyone who went in seemed to her to belong to another world, the world of her aristocratic daydreams.

But sometimes, dreams come true. Things yonder effected the climate. Was it in the coming? How long? From where? Preety did not know. Suddenly, there was a hail storm that sent golf ball size pieces crashing through Via Condotti. Perhaps it was the combined desire of Preity and her uncle, wishing for downpours that led to this calamity. The glass that separated her class, her ilk, her color- the glass that separated her and her Gucci, shattered while horses pulling buggies dashed into crowds, poodles ran from their owners and cameras started pointing not to the statues but to the sky . Amid the chaos Preety walked into vitrine of the Gucci store. Crazy shoppers spattered in glass and blood clawed at tiny 300 euro key rings and wallets, thousand of euro bags are were snatched out of hands too weak to hold onto their children. Despite the chaos, taste seems to reign and no one was vying for the dog carrier bag. Slowly and calmly Preety walked up to it and with both hands, lifted it from the handle. She could not help but think she was to blame for all this. This is where the story ends.

Epilogue: Though it may appear to be so IN YOUR OPINION, you are not to blame for what is going on. Rome is great but expensive. This story was to help list my recommended attractions and illustrate the mad consumption element.

YOGA DERKEN ADAYA

Friday, November 27th, 2009

Bayramın 1. Günü

Bir eski sevgilimin -eski haliyle- beni tatlı tatlı öptüğü rüyamdan uyandım.
Güneş doğmuş, aldırmadım.
Rüyamın yarattığı keyif dalgalarında salınarak beyaz bambu (çok yumuşak) çarşaflarıma biraz daha sarındım. Dışarıda, Gayrettepe gürültü cehenneminde çıt çıkmıyor. Kurban Bayramının birinci günü. Yoga odamda uzun uzuuun çalışırım şimdi diye düşünüyorum. Sabah dersine yetişme telaşı olmadan pranayamalı, meditasyonlu, sutra okumalı filan bir sabah seansı.

Kalktım perdeyi çektim. O ne güzellik öyle! Gökyüzü süt lüman, hafif sisin arkasından bakan güneş cilve cilve… Sonrasında hatırladığım arkasına bisikletimi taktığım arabamla bomboş caddelerden, bedava köprüden geçerek karşı taraf sahil yolunda kendimi bulmam. Ne kahve ne kahvaltı!

Sahil yolunda yürüyen, koşan tek tük insanlar da martılar, kediler, köpekler ve hatta kargalar bile, denizde kıpraşan ışıklardan mı, bayram sevincinden mi neden bilmem, benim kadar keyifliler. Tanıdık tanımadık herkes yanından geçene iyi bayramlar diliyor. Pedala kuvvet sahil yolunu yutan bana da diyecekler bir ihtimal ama ipod engeli var aramızda. Benim ipod’umun hava (mood anlamında)  sensörü filan var herhalde, karışık çal bir şeyler dediğim zaman havaya uygun bir şeyler muhakkak çıkarıyor. Bir iki değil, arka arkaya on parça çaldı, hepsi içimdeki titreşimlere denk. Araya da Richard Freeman konuşmalarından öyle bir ikisini serpiştirdi ki, son zamanlarda aklıma takılan yaşamsal soruların yogasal yanıtlarının hepsi yerini buldu. Benim IPod hakikatten de zeki bir makina.

Bostancı’ya vardığımda bir de baktım, tam o esnada Büyükada’ya kalkan bir motor, rölantiye almış, beni bekliyor. Bisikleti attım (bayramda bedavaymış), bir akbil basıp kendim de yerleştim. Bir tur da adanın etrafında atalım. Kahvaltıyı da orada ederiz artık.

Adanın Yalova’ya bakan tarafında, büyük tur yolunun üzerinde Viranbağ çay bahçesi var. Zaten bu kadar erken adada fazla bir kalabalık yok. Arkası ise bomboş. Çay bahçesini işleten amca, kedileri, bir de ben çıt çıkarmadan denize bakıyoruz. Tek tük geçen at arabalarından asfalta çarpan nal sesi geliyor. Bir de havanın limonata kıvamından sarhoş bir karabatağın suya dalıp çıkarken çıkardığı şıpırtı. Özeniyorum ona. Ama aklıma geliyor: Benim de bisikletim var. Özendiğim çünkü karabatağın özgürlüğü. Benimki de bisikletimde saklı. Pedalları çevirirken hareket, bağımsızlık, bedenimle buluşmak gibi cins cins his yalayıp geçiyor beni. Hava, su, toprak, ateş hepsi bisiklete binme etkinliğinde vücuda geliyorlar. Gidonu ne zaman kavrasam eriyorum ben.

Viranbağ Kahvesini işleten amcanın varlığı beni hiç rahatsız etmiyor. Tekbaşına kalma ihtiyacına saygılı bir insan. Yanaşmıyor, yavşamıyor, bayram seyran muhabbetine girmiyor. Çayımı servis ettikten sonra masasına döndü. Kaldığı yerden çekirdeklerini çitlemeye. Sessizliğe saygısı var belli ki. Benim o sessizliğin hasreti içinde olduğumu anlayacak kadar da duyarlı bir adam. Helal olsun. Kalkarken bir çay daha ister miyim diye sordu, yok dedim, yola düşeyim ben. Zaten bir saattir oturuyordum.

İnsanın bir aidiyet ihtiyacı var bir de bağımsızlık. Bir gruba, aileye, cemaate bağlı olmayı da istiyoruz, özgür kalmayı da. Sağlıklı bir psikoloji bu ikisini dengede tutabilme başarısı olsa gerek. Bu akşam şehre döndüğümde, arkadaşlarımı arayıp gece dışarı çıkalım hadi diyeceğim. Şöyle azalım, bayram edelim, eğlenelim di mi ya?!

Hepinize iyi bayramlar!
Defne

Vipassana meditasyonu

Tuesday, November 24th, 2009

Banu ile konuşuyordum ve onun Vipassana meditasyonuna gitme niyetini öğrendikten sonra bu yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. New Yorktayken henüz Vipassana meditasyonuna gitmek için cesaretimi toplamıştım. Tam ihtiyaç hissettiğim zorlu bir dönemimde kendimi Vipassana meditasyonuna gitmek için hazır hissettim. Bilmediğim bir ortama gitmenin verdiği rahatsızlık ve heyecan hisleriyle beraber… New York’ tan trenle 3 saat uzaklıktaki yere bir Türk arkadaşım ve Amerıkalı yoga derslerime gelen bir öğrencim ile beraber yola çıktık . ( ikizinin de ayni zamanda Vipassanaya katıldığını sonradan öğrendim , hoş bir tesadüf olmuştu ( varsa tesadüf ! ) .

Gittiğimiz yer doğa içinde ve kurulu bir düzeni olan , sadece bu tekniğin öğretildiği bir merkezdi. Girdiğimiz andan itibaren yapılması gereken formaliteler dolduruldu, kızlar ve erkekler ayrı bölümlere yerleştirildi, hem içeride yatakhaneler , hem de dışarıda iki kişilik tahta kabinler vardı, ve bana dışardaki tahta kabinlerde bir yatak verildi. Aslında bu duruma sevinmiştim. Daha isole, daha zorlu gelmişti bu durum nedense o zaman bana…

Ve ilk gecenin ardından, ertesi sabah başlayacak 10 günlük deneyime artık hazırdık. Artık 10 gün boyunca konuşmayacaktık, herhangi bir göz teması olmayacaktı, sadece öğreti sırasında merak ettiğimiz sorular olursa görevli öğretmenlere soru yöneltebilecektik. Meditasyon sırasında kadınlar ve erkekler ayrı bölümlere otuyorduk.

Bana en kolayı sessizlik gibi gelmişti, hatta hoşuma bile gitmeye baslamıştı konuşmamak. Ve hiç sessiz kalmadığımın farkına vardım, zihnim sanki açık bir televizyon gibi 24 saat calışıyordu, uykumda bile, rüyalarımda… (o sessizlik içinde rüyalarım çok daha net olmaya başlamıştı.) Artık hatta eğlenceye vurmuştum sanki bir laboratuvarda deneysel bir şekle sokmuştum bedenimi ve zihnimi. Bugünkü 10 saatlik meditasyonda zihnim beni nerelere götürecek, neler gösterecek, bilinçaltıma ittiğim hangi olaylar, hisler su yüzüne çıkacak diye merak etmeye başlamıştım.

Çok ağladım, dördüncü günden itibaren…
Bütün meditasyon boyunca kendimle yüzleştim…
Kendi algımda kurduğum dünyayı gördüm.

Vipassana öğretisi  SN Goenka’dan geliyor, iki büyük teması var:

bilinçlilik
ve nötr olma durumu…

ve bunları fiziksel boyutta sana öğretmeye çalışıyorlar. 
Farkında olmadan kurulmuş bir sistemin içinde süzülmeye başlıyorsun. Düşününce çok absürd gibi gözüken ama içindeyken yaşadığın bir düzen. Her sabah dörtte kalkıyorduk, sabahları 04:30 da başlayan ve yemek dışında sadece meditasyon yaptığımız bir gün, saat 9 da da yatış… Günde yaklaşık 10 saat oturma meditasyonu. Goenka’nin deyişi ile pisikolojik bir operasyon durumu. Ve 09:30 da ışıkların sönmesi…

İlk üç gün anapaya dedikleri sırf burun etrafındaki nefesine yoğunlaşmaya çalıştığın tekniği yapıyorsun. Zorlama bir nefesle değil, normal nefes ritminle yaptığın ve 4. gün vipassana tekniğine başlıyorsun. Bilincinle vücudunun içine girmesini öğrendiğin ve vücudunda bilinçle dolaşmaya başladığın bir teknik. Bütün içindeki hisleri hissetmeye başlıyorsun, bazen bir uyuşmuşluk, bazen keskin bir ağri, acı, bazen bir akıcılık hissi….
Ama hissediyorsun vücudunun her noktasını , bilincini o noktalara odaklaştıraraktan. Beynini bazen bir pompa gibi görmeye başlamıştım, ya da beynimin kalbim gibi attığını.. O kadar kuvvetinin farkına varıyorsun ki, bazen hakkaten içinde bir elektrik akımının dolaştığını hissediyordum. Bir ara yerden kalkabileceğinin bile gerçekleşebileceğine inandım.

Ve bu öğretide en önemli öğreti tepki göstermeden, ne zevke, ne acıya, bilinçini hareket ettirmeyi öğrenmek. Ve hakikaten farkında olmadan o dayanılmaz gözüken ağrılar, acılar geçiveriyor, ve değişiyor.

Ve en büyük öğretisi bu tekniğin :

Olayları olduğu gibi görmek , 
Olayları algıladığın ve gözüktükleri gibi değil. 
Ve bir gerceklik var ki o da “Doğanın kanunu değişim “.
O değişim ne kadar acı bile olsa, ne kadar o değişimi kabul etmek zor da olsa, o değişime kendimizi teslim etmeyi araştırıyoruz…

mey meditasyon10 uncu günün sonunda, artık bitti, oturduğunuz yerden kalkabilirsiniz . konuşmaya başlayabilirsiniz sinyalini aldıktan sonra ben nedense oturduğum yerde kalakalmıştım, adeta kitlenmiştim, ne yapıcağımı bilemiyordum ta ki arkadan bir el, tanıdık sesi duyana kadar. Çiğdem “Mey hadi kalk bitti” deyip kocaman sarıldı bana. Beraber kucaklaştık, ağladık. İnanılmaz korunaksız bir şekide açık hissediyordum tüm algılarımı; yürürken agaçın yeşilliği, doğanın kokusu dahi gözlerimin sulanmasına yetiyordu. Babamı arayıp sesini duyduğumda dahi ağladım ve ona açıklamaya çalışıyordum ağlamam üzüntüden değildi. Nedense şehir hayatında üstümüze giydiğimiz katmanların yarattığı korunaklı ve katı kılıf tamamen yumuşamıştı, tamamen açık, açıtacak kadar duyarlı ve savunmasız ve o anda hissediyordum kendimi. Ve bu savunmasiz yerdeki tek beliren belki de katıksız sevgiydi. Birtek 10 gün aradan sonra, konuşmak başımı ağrıtmıştı. Sözcükler bu kadar mı fazla gelebilirdi. Ne demiş atalarımız “söz gümüşse sükut altındır“. 

Yaşadığım en zor ama belki de en güzel tecrübelerden biriydi.

İlgilenenler, vipassana meditasyonu  hakkında daha çok bilgiye  bu linkten ulaşabilirler : www.dhamma.org

sevgiler,

mey


Bazı Linkler

Saturday, November 21st, 2009

Dünkü Permakültür konuşmasındaki bahsettiğim linkler şöyle:

 

1.  filiz yapmak için:

http://www.foodie.com.tr/content.asp?mainid=38

 

2. 40 sayfalık Permakültür notlarımızı indirmek için:

http://surdurulebiliryasam.wordpress.com/

 

3.  Erol Scott’un Blogu:

http://patikayolculari.wordpress.com/

 

4. İmece Evi (Kül suyu vb.):

http://www.imeceevi.org/index.php?option=com_content&task=view&id=201&Itemid=35

 

5. 10:10 projesi:

http://www.1010uk.org/

 

27 Kasım Bayram olmasına rağmen sunum yapacağız…gelin!

 

 

Boulder’dan Haberler

Monday, November 9th, 2009

Boulder‘a geleli iki haftadan fazla oldu. Burası üniversite şehri olmasına rağmen ve her kafede kablosuz internet olmasına rağmen bir tane bile internet kafe yok o yüzden bir ara bağlantısız kaldım. Goa’dan tanıdığım Shane bana ilk hafta Naropa üniversitesinin turunu yaptırdı ve ordaki bilgisayarları kullanma şansım oldu ama eğitim başlanyınca oraya buraya koşturucak pek vakit olmuyor. Mini laptop alsam mı diye düşündüm durdum biraz fazla geldi ama Defne’de İstanbul’dan ayrılmadan çok tavsiye etmişsti ve aynı evde birlikte kaldığım Bethan İstanbul’a dönmeden Hindistan’da başka bir gezgine satabiliceğimi önerdi…. ve sonunda şimdi kullandığım HP mini’yi aldım. Kendisi çok hafif ve ihtiyaçlarımı çok güzel birşekilde karşılıyor.  
 
Tabiki gerçek haberler eğitimle ilgili. Richard Freeman bir bilgi nehri olduğu kadar (ve yoganın her dalında) aynı zamanda komik ve rahat bir insan. Eşi Mary de harika,  çok yumuşak,  çok şefkatli ve aynı zamanda çok güçlü karakteri olan bir kadın. Eğitim ashtanga vinyasa sisteminin ilk serisinin üstünden yavaşça geçen asana uygulaması,  meditasyon, sanskrit chanting, felsefe, ve düzeltmelerin ve anatominin açıklandığı asana uygulaması ve boş vakitlerimizde sanki sabahtan yaptıklarımız yetmemiş gibi ve sanki yeteri kadar ödev okumamız yokmuş gibi artıdan girdiğimiz stüdyoda verilen diğer dersler ve ve…. Chanting kendimi Mysore’da gibi hissettiriyor. Richard’ın sanskritçesi çok iyi, felsefe konuşmalarında bazen çeviriye güvenmeyip asıl sanskrit versiyonuna dönüp baktığı oluyor… ve tabi felsefe konuşmalarında ben her seferinde ömür boyu çabalasam bu seviyeye gelebilir miyim ki gibi sorular sorarken buluyorum kendimi. Tabi önemli olan nokta bu değil, hepmiz neysek oyuz ve onun üzerinde çalışmak durumundayız… Meditasyon kısmı hergün biraz daha uzuyor. Çarşamba akşam üstleri ise bir buçuk saatlik meditasyon için Tibet Buddhist merkezi olan Shambalaya gidiyoruz. Gelicek haftasonu ise iki gün boyunca meditasyon var, mini vipassana gibi bişiy. Shamablaya merkezindeki ilk meditasyonumuzda Jillian adlı Tibet lisanını yıllarca çalışmış olan Tibetli Lamaların çevirmeni ve aynı zamanda meditasyon öğretmeni Jillian bize orda uygulanan meditasyonun tanıtımını yaptı. Gözler açık!

 

Bu haftasonu serbesttik ama genelde stüdyodaki derslere katılıyoruz,  mesela bu akşamüstü (!) Richard’ın Mysore dersine girdik çoğumuz. Bayağ kalabalık idi ve acayip terledim,  sonunda matimin istinde kayıyordum… Tabi arada Rİchard’ın deyimiyle halahala durumları oluyor, artık aklın zehri mi diyim ne,  onunla cebelleşme durumlarıyani hep günlük güneşlik değil durum ilk haftaki kar fırtınasından sonra güneş açmış ve kısa kollu ile gezebilir vaziyet olmuş olsa bile…

 


 

Yarın yine tam gaz eğitim devam edicek. Salı günü kadavra laboratuvarına gidiyoruz anatomi eğitiminin bir parçası olarak… biraz ürkütücü olsa da çok açıklık getiren bir deneyim olduğunu duyduğumdan heveslenir gibiyim… Şimdilik haberler bunlar benden. Umarım herkez iyidir İstanbul’da!





Gravity ve Grace Yoga

Wednesday, November 4th, 2009

İlk başta Gravity ve Grace vardı.

Sabahları kendi kendime çalışırken görenler hadi bize de biraz göster diye ısrar etmeseler büyük bir sınıfn karşısına çıkmam belki de yıllar alırdı. Gravity ve Grace ilginçti, güzeldi, adı üstünde zarifti ve kısa zamanda anladığım üzere öğretmesi zevkli bir tarzdı. Hareketleri rafine, nefesi uzun ve ince kılarak bedenin ve benliğin bir kaç katman derinine indirdiği oluyordu. Güzelliğin beden ve hareket yolu ile evrene sunulmasıydı.

Yoga eğitimim süresince bu stilin yaratıcısı ve  baş öğretmeni Peter Sterios ile serinin yapısını, mantığını, tarihini ve inceliklerini uzun uzun çalışacak pek çok fırsatım oldu. Gravity ve Grace yoga stilinin en belirleyici özelliği eksta kas gücünü serbest bırakıp iç enerjileri canlandırmaya yönelik asanalardan oluşması. Pozlara dış kasları etkinleştirerek girmek yerine kendimizi yerçekimi ve nefese teslim ediyoruz. Hocam Peter yerçekimi (gravity) için “iki fiziksel gücün birbirine olan çekimi” tanımını yapıyor. Bu fiziksel güçlerden bir tanesi yer çekimi (büyük güç) diğeri de maddi bedenimiz (küçük güç). Pozlar ikisi arasındaki ilişkiyi kullanmamız sonucunda kendiliğinden geliyor.

Peter’ın “grace” (hem zerafet hem de tanrının lütfu anlamına geliyor) tanımı ise iki ruhun (manevi bedenin) birbirine doğru çekimi. “Ruhumuz (özümüz) ile kainatın ruhunun (Yaradan’ın) birbiri ile ilişkisi” diyor Peter. Küçük ruh büyük ruh ilişkisi diye basitleştirebiliriz. Bu ilişkiyi kuran köprü ise nefes. Maddi beden kendini yerçekimine (gravity) bırakırken, manevi beden kendini nefes yoluyla kainatın kollarına bırakıyor. Peter’ın derslerinde sık sık tekrarladığı, mat üzerindeyken veya günlük hayatımızda yol alıken ara sıra kendimizi bu iki güce teslim etmeyi deneyebiliriz.

Kas gücü gerektiren büyük asanalara G&G setlerinde raslamıyoruz. Dinamik bölümün başındaki aya selam serisinde bile kaslar olabildiğince gevşek, hareketlerin kaynağı dış kaslar değil, iç enerji. Bu yüzden bir çoğumuz kollarımızı sanki başka bir güç kaldırıp indiriyormuş hissine kapılabiliriz. (“Kanat takmışım gibi hissettim” diyordu bir dostum dersin sonunda) Genellikle dış kasları etkinleştirerek hareket etmeye alışmışız. Günlük hayatta ve spor yaparken hareket dış kasların devreye girmesiyle başlıyor. Yogada ise (bir kaç stil haricinde) bu durum tersine dönüyor. Ünlü yoga hocası Iyengar, asanaların bedenin dış tarafını değil, iç taraflarını çalıştırmak üzere tasarlanmış olduklarını yazıyor. Yoga asanalarını yaparken dış kollar yerine iç kollar, (örn: köpekleme-Adho Mukha Şvanasana) üst bacak kasları (kuadresepler) yerine iç bacaklar (örn: at pozu -Vatayanasana) , karnın yüzeye yakın baklava kasları yerine omurgayı saran iç kas psoas çalışıyor (örn: Kayık pozu- Navasana) .

Dış kas kaynaklı hareketten iç kaslara geçmek o kadar da kolay değil. Yılların alışkanlığı var bir kere. Egzersiz yaparken efor harcamamız gerektiğine dair sarsılmaz inancımız ve yoga asanaları egzersiz olarak görmeye eğilimli zihnimiz var sonra…Dış kasları serbest bırakmak başlangıçta kavraması zor bir talimat. Hele ki serbet bırakmanız söylenen o kaslar elinizin altında tir tir titremekte ise! Yine de iç kaslara geçiş dış kasları serbest bırakmakla başlıyor. Yüzey kasları serbest kalınca, bizi ayakta veya içinde bulunduğumuz pozda tutmak için iç kaslar devreye giriyorlar. Bunlar kemikleri saran, doğru hizaladığınız zaman kendi kendilerine çalışmaya başlayan kaslar. Pek fazla iş görmediklerinden güçsüzler ama kaslar en nihayetinde. Çalıştırdıkça güçleniyorlar.

“Merkezden hareket etmek” ancak iç kaslar güçlendiği zaman anlam kazanan bir kavram. Merkez, göbek deliğimizin iki-üç cm aşağısından içeriye, kuyruk sokumuna doğru girdiğimizde tam ortada hayal ettiğimiz enerji küresi. Burası bedenin hareket, enerji ve ağırlık merkezi. Başın ağırlığı burada dengeleniyor.  Tias Little “belly brain” tabirini kullanıyor bu bölge için. Karın beyni. Hocalık eğitimindeyken kafamızdaki beynin bir diğerinin bu merkezde saklı (manevi bedene ait) olduğunu anlatmıştı. Ana rahminde büyümeye başlayan ceninin kafa beyni ve karın beyni ilk aylarda birbirine yapışık olarak gelişiyor. Ancak üçüncü aydan sonra omurganın gelişimiyle ayrılıyorlar. Ya da, daha doğrusu omurga aralarında köprü olarak hizmet görüyor, aslında hiç kopmuyorlar!

Gravity & Grace derslerinde “hareketleriniz merkezden kaynaklansın” dediğimi sık sık duyuyorsunuz. Bu kasları zorlayarak değil, nefes ve yerçekimine teslim olarak, dış kaslar serbest, iç kaslar aktif, dikkatinizi tam o orta noktadaki hayali kürede tutarak hareket edin, demek oluyor. Kolay iş değil! Hem de hiç kolay değil. Uzak doğu savaş sanatlarının (Martial Arts) özünde bu merkez enerjisi ile çalışmak yatar. Karate, Taekwando, Aikido, Tai chi ve Qi Qong ustalarının çalışmalarındaki zerafet dış kaslarından değil, merkezlerinden gelen hareketlerden kaynaklanır. Rivayete göre gerçek bir Qi Qong hocası, kendisine gelen öğrenciye at pozunu (Vatayanasana) gösterip yarım saat boyunca bu pozda durmayı öğrendikten sonra (ortalama on ay) geri gelmesini söylermiş. Öğrenci ancak o zaman hazır olacakmış qi qong öğretisini almaya!!!

Grace’in anlamlarından biri olan zerafet, merkezden, iç enerji kaynaklı hareket ettikçe, nefes ile yerçekimine kendimizi teslim ettikçe yogamıza yerleşiyor. Hareketlermize zerafet getirmeyi düşündüğümüzde (mat üzerinde veya günlük hayatta) daha az efor harcıyoruz. Bu da bizi prana tasaffurufuna götürebiliyor. Kendi enerjimizin tasarrufu! Çocuk pozundan bağdaşa geçişte “mümkün mertebe az hareket ve ses olsun” diyorum mesela. Zerafet parmak uçlarında atılan adımlardan değil, rafine ve duru hareketten doğuyor. Olabildiğince az sağa sola bakınarak, çıkardığımız seslerin farkında, fazlalıkları hayata katmadan, uyanık, dikkatli yaptığımız yoga çalışmaları bize dolu dolu bir hayat sunuyor.

Bu da işte Grace’in lütuf anlamına gelen karşılığı olsa gerek!

ÖNÜMÜZDEKİ HAFTA BAŞLAYACAK GRAVITY VE GRACE KURSU İÇİN CİHANGİR YOGANIN WEB SAYFASINA BAKABİLİRSİNİZ.

Hepinize Sevgiler,

Defne


Defne Suman ile Yoga Prelüdleri Kursları ARALIK 2009

Friday, October 2nd, 2009


 



 

 


Defne Suman ile HATHA YOGA PRELÜDLERİ 

İKİ KURS BİRDEN


 

 3 Haftalık SEVİYE 2

Tarih: 8-25 Aralık 2009, Günler: Salı-Cuma  Saat: 07:30-8:45

Fiyat:1 hafta 100, 2 hafta 180, 3 hafta 240

(Bu kursa katılmak için geçmişte Seviye 1′i tamamlamış olmanız gerekmektedir.)

2 Haftalık SEVİYE 1 Kursu


 

Tarih: 15-25 Aralık 2009, Günler: Salı-Cuma, Saat: 09:00-10:15 (Aradan katılım yok!)

Yoga prelüdleri Zhander (Shandor) Remete’nin kurdu

ğu Shadow Yoga ekolünde bedeni ve zihni yoga pozlarına (asana) hazılarmak için tasarlanmış seriler. Bu seriler hem eski hatha yoga ekollerinde, hem de uzak doğu savaş sanatlarında nefesi ritme oturtarak iç enerjinin (prananın) hareketini başlatan hazırlık hareketlerinden oluşuyor. Günümüz yoga stillerinde unutulmaya başlayan bu hazırlık aşaması, eklem, kemik ve bağ dokudaki sıkışıklıkları serbest bırakarak, öğrencinin asana için gereken nefes ve beden açıklığına kavuşmasını sağlıyor.

Bu ekole ait üç ayr


ı prelüd sade ve basit hareketlerin düzenli tekrarından oluşuyor.Bu sistemle çalışmaya başlayan öğrenci, fazla kas gücünün yarattığı duygusal heyecandan arınarak, gizli kalmış beden zekası ile tanışıyor. Seviye 1 kursu Shadow yoga’nın klasik prelüdlerine bedeni hazırlayan Stana (ayaktaki pozlar) larını, Seviye 2 kursunda ise klasik prelüdlerin ikincisini öğreneceğiz. Her dersin sonunda medistasyon, soru cevap, yoga felsefesi ve prensiplerinin konuşulduğu bir zaman dilimimiz de olacak.

 

Sabah kurslarında prelüdler yoluyla enerjinin bedendeki hareketini izlemeyi öğreneceğiz. Sinir sistemini sağlamlaştıran ayaktaki pozlar merkez gücü arttırıken, bu stili popüler yoga tarzlarından ayıran chi qong kökenli dairesel, spiral hareketler de net bir zihin ve enerjik bir bedenle güne başlamanızı sağlayacak.

Düzenli olarak yoga yap


ıp temel bilgilerle beslendiğiniz bu kursların sonunda bedeniniz ve asanalarla ilişkiniz bambaşka olacak!

 

  



 

 


 


DELICIOUS FALL RECIPE

Thursday, October 1st, 2009

Merhabalar,

Fall is a great season for wonderful fruits and veggies. The weather being a bit cooler inspires us to cook and try new recipes The following is a great recipe from Kripalu (a great yoga and spa center in Massachusetts where I spent 6 months. Check out their webiste at http://www.kripalu.org/

Some foods are powerhouses when it comes to providing real vital energy for our bodies. I find that foods closest to their natural, grown form are the best: fresh from the garden, locally grown, minimally processed. The vitality of our foods is also affected by how we prepare them. Fresh-steamed vegetables with olive oil added after cooking and raw fruits and vegetables provide loads of enzymes and valuable nutrients. Slow cooking meats and other proteins at low temperature allows flavors to develop and also keeps nutrients intact. Try this meal and see if you get the urge to climb mountains when you’re done!


Slow-Roasted Organic Chicken or Tofu over Polenta with Steamed Vegetables


Serves four to five.

1 kilo organic chicken breasts with bone in

or
¾ of a kilo  of tofu cut into cubes
2-3 cloves fresh garlic, peeled and crushed
117ml (about ½ a cup) extra virgin olive oil
77ml white cooking wine
60ml red wine vinegar
30ml agave nectar
30ml fresh oregano
60ml chopped prunes
60ml whole green olives
15 ml capers
1 bay leaf
Fresh rosemary to garnish

Simply combine all ingredients in a clay baking pot, other baking dish, or Crock-Pot. Cover with lid or foil and bake at 140º C  for three hours. In a Crock-Pot, follow the standard cooking times and temperatures set by the manufacturer.

Polenta

(If you cannot find polenta, cook some brown rice or bulgur and toss with a bit of olive oil. You can use stock too when you cook rice and bulgur)


225 grams dry corn grits
I liter water or vegetable stock

Pinch of salt
30ml extra virgin olive oil

Stir corn grits into cold water or stock. Bring to a boil, add salt and oil, and simmer for 20 minutes, stirring regularly. Coat a 22 centimeter square glass pan with oil and pour in polenta. Allow to set. Polenta may be cut and eaten at room temperature or warmed slowly covered in the oven.


Steamed Vegetables


1 bunch watercress or any fresh cress or even rocket
225 grams sliced carrots
1 yam, large diced (also try any squash, zucchini or cauliflower)
300 grams chopped kale or spinach (ıspanak)
Extra virgin olive oil


To prepare vegetables, use a bamboo or metal steamer. Start with carrots and yams. When they are 50 percent done, add the kale. Keep the watercress raw.

To serve: Lay raw watercress down in center of plate. Slice oven-warmed or room-temperature polenta and place on watercress, then cover with sauce of chicken or tofu and place pieces of chicken or tofu on the side. Top with fresh rosemary or other herb of your choice. Place steamed vegetables on other side of plate and sprinkle with olive oil. Enjoy!


Recipe source: Deb Howard, Executive Chef, Kripalu Kitchen.

Coming soon… naturopathic tips for avoiding the flu and cold viruses this season.

Afiyet olsun

Alison

Ramesh Öldü

Monday, September 28th, 2009

Ramesh Öldü:
“İnsan temel olarak sadece üç boyutlu bir nesne; öyle tasarlanmış ve programlanmış ki onun vasıtasıyla Yüksek Bilinç var olabiliyor.  Bunun anlamı, aslında bireysel olarak hareket eden birinin olmadığı. Ego kendini, hareket eden ve davranan birisi olarak algılıyor. Aslında her birey programlanmış üç boyutlu bir nesne; ancak içteki ego, bağımsız davrandığı kanısında. Egonun bu yanlış anlaması çözüldüğünde kişi hâlâ acıyı ve zevki tadıyor, toplumun ödül ve cezasına maruz kalıyor, ancak bunların yanında ağır bir yük olan suçlama ve suçluluk, kin ve nefret, pişmanlık ve kibir gibi hislerden arınmış oluyor. Aydın kişi, olup bitenlerin hepsinin aynen olması gerektiği gibi olduğu bilincinin rahatlığı ile yaşıyor.”
Ramesh her gün yukarıdaki sözleri tekrarlıyordu. Başka birşey söylemiyordu. Sevgi ve bütünlükten, insani olmaktan ve şefkatten söz etmiyordu. Çoğu spiritüel kişi de Ramesh’i kuru bulurdu. Ramesh’e göre insan denilen şey, ‘Programlanmış bir zihin/beden mekanizması’ idi. Sadece bunu derinden algılamak yeterliydi; hisleri yüzeye çıkarmak, şakraları dengelemek, hizaya girmek gibi bir takım şartlara gerek yoktu. Tahmin edeceğiniz gibi bir metod sunan kişilerle karşılaştırınca, Ramesh çok popüler bir guru değildi. Onlarca kitap yazıp dünya çapında Advaita’nın tek yaşayan master’larından biri olarak tanınmasına rağmen,  son altı yıl içinde üç değişik yolculukta onunla harcadığım toplam 5 hafta süresince hiçbir gün, onu görmeye gelenlerin sayısı 30 kişiyi geçmedi.
Oysa bence daha sevgi dolu ve şefkatli bir şey söyleyemezsin birine: “TAM olman gerektiğin gibisin. HİÇBİR ŞEY yapmana gerek yok. Ve eğer bununla rahatlarsan hayatın suçluluk ve suçlama, pişmanlık ve kibir gibi hislerden arınmış olarak sürebilir. Bunu derinden anlamak için de yapabileceğin bir şey yok. Buradasın, beni dinliyorsun ve aslında Bilinç, Bilinci dinliyor.”
Ramesh’in pratik anlatışı ile spiritüel arayışım sona erdi. O ana kadar farklı teknikler ve felsefeler ilgimi çekerdi. “Hangisi ile kurtulacağım? Hangisi bana ihtiyacım olarak sihirli metodu gösterecek, hangisine kendimi adarsam bir şey kazanabileceğim?” şeklinde arayış içerisindeydim.
Arayışın sona ermesi, artık yetişkin birinin hâlâ anne-babasının sözü ve onayı peşinde koşmayı bırakması gibiydi. Fazladan elde edilen bir bilgi ya da yeti değildi. Tam tersine, doğal olanın içine yerleşmek gibiydi. Hâlâ çocuk olmanın masumiyetini devam ettirmek isteyen otuz yaşında, kırk-elli yaşlarında insanlar olunca, biri bize nasıl yaşamamız gerektiğini anlatmalı zannediyoruz. Ne yemeliyim, ne yapmalıyım, baba bana göster, nedir doğrusu? (Bu yüzden spiritüellik, büyüyen  bir endüstri). Biri, yapabileceğin bir şey yok deyince, tüketecek bir şey olmuyor. Ana varıyorsun. Kendinle kalıyorsun. Ne kadar acı! Ne kadar özgür! Ne kadar heyecanlı!
Ramesh ve Advaita anlayışla tanışmamın yolu, yoga hocası Godfrey Devereux vasıtasıyla oldu. Yani yoga, benim için bir metod ve teknik olmanın yanında, arayışımın sona ermesini sağlayan bir araçtı.
Bunu kendime ve size hatırlatıyorum: Şu andaki hisleriniz ve düşünceleriniz, bedeniniz ve tavrınız aynen olması gerektiği gibi. Düşünceleri durdurmaya, hisleri değiştirmeye ve bedeninizi yetersiz görmenize gerek yok; ancak böyle görüyorsanız da çabalıyorsanız da bilin ki bu çaba da aynen olması gereken şey.
Niye yoga? Yogayı öğreten de o, yapan da o. Yoksa başka bir sebep yok. Şükran!

ramesh

YOLCULUK

Thursday, September 17th, 2009

13 Eylül 2009

Uçak

Yolumuz uzun, çok uzun. (ve yolculuk zorlu başladı.)

Bu satıları yazdığım dakikalarda Portland havaalanı uçuş pistinin üzerinde kalkışa hazır ama bir türlü kalkamayan uçağın içinde oturuyorum. Kemerler bağlanıp kapılar kapanalı bir saat oluyor. San Francisco’daki hava koşulları nedeniyle kalkış izni çıkmamış. Kaptan pilot bir müddet burada bu vaziyette bekleyeceğimizi duyurup, istersek elektronik cihazlarımızı, ve hatta cep telefonlarımızı açıp keyfimize bakmamızı salık verdi. Sonra baktı homurtular kesilmiyor, bir de komedi filmi koydu ekranlarımıza. Şimdi bir uçak dolusu insan dirsek dirseğe çilemizi dolduruyoruz.

Oysa ışıklar kapanıp da motor çalışmaya başladığı o an ben dramatik bir ruh haline bürünmüş  Portland’a veda etmeye hazırlanıyordum. Biz yükselip şehir ışıkları ufalırken içim ezilecek, gözlerim dolacak, dram dram tütecekti kafam. Derken ışıklar yandı, kaptan pilot konuştu, duygular kaçışıp saklandılar. Ben de bilgisayarımı çıkardım.yollarda

Yolculuk hali tuhaf bir hal. Havada asılı geçen bir zaman. Ne oraya aitiz ne de buraya. Tekbaşına iseniz benim gibi, bu uzun yollar kaçınılmaz bir içe dönüşe çıkıyor. Gündelik hayatın koşturmasında farketmediğimiz, düşünmek zorunda kalmadığımız bir dolu şeyin apaçık gözümüzün önüne serildiği yollar bunlar. Mesela hayatın akışının irademizle bir alakası bulunmadığı gerçeğinin ta kendisi karşımızda!  Hava koşulları mı güçlü bir uçak dolusu insanın iradesi mi? Buyrun bakalım!

Yolum uzun. Bu gece yarısı San Francisco. Yarın sabah bineceğim uçak beni kuzey kutbunun üzerinden eski dünyaya taşıyacak. Uçağın sol pencerelerinden batan güneş iki saat sonra sağ pencerelerinden doğacak. Kolumdaki saat geceyarısını gösterirken ben Frankfurt’un hep sisli sabahında kahve içip kruvasan yiyeceğim. Sonra bir daha bu defa türkçe konuşan (ama benim ağzımı açacak halim kalmamış) bir uçakta kalkışa hazır ve kan çanağına dönmüş gözlerim, suyu çekilmiş cildim, sızım sızım kaslarım kemiklerim salı akşamında İstanbul’a ineceğim. Yolum uzun mu uzun! (Üstelik daha başlayamadı bile.)

Portland arkamda, İstanbul önümde boşlukta asılı geçecek kırk sekiz saatim var! Kırksekiz saat boyunca benim hakkımda en ufak bir fikirleri bile olmayan bir uçak dolusu insanla aynı mekanı paylaşacağım. (bir kere indikten sonra çünkü hakkımda muhakkak bir torba dolusu fikir beyan edilecek. (İyi gördüm seni, veya ah çok zayıflamışın, veya yorgun görünüyorsun, veya saçların böyle güzel olmuş, kestirme daha, yoga yaramış/bir işe yaramamış vesaire vesaire) Benim hakkımda düşünmeyen uçak arkadaşlarım şimdi ya kaptan pilotumuzun seçimi filme kaptırmış kıkırdıyor, ya da kıpır kıpır, halimize sayıp sövüyorlar.

Boşluğun yüzümüze çaldığı gerçeklerin tadını beğenmiyoruz da o yüzden mi beklenmedik bir anda karşımıza çıkan “boş” vakitlere kazanç gözü ile bakamıyoruz? Beklerken genelde sıkılıyoruz. Meşgul iken boş zaman hayalleri kuruyoruz, geldiğinde ise onunla ne yapacağımızı bilemiyoruz. Oysa şu kırk sekiz saatlik boşluk son üç haftanın muhasebesini yapıp, öğrendiklerimi hazmetmeye başlamam için biçilmiş kaftan değil de ne?

Düne kadar süren üç haftalık Shadow Yoga kursundan taze çıktım. Doğrusu “sağ çıktım” olacak. Darma duman ama sağ. (Ve evet aynı zamanda da taze.)

Baş öğretmenim Zhander (Shandor) Remete ile yılda iki defa katıldığım üçer haftalık kurslarda çalışma imkanım oluyor. Her kursun sonunda savaştan çıkmışa dönüyorum. Sonraki altı ayı öğrendiklerimi hazmederek geçiyor. Geçen Nisan Budapeşte’de idim. Eylül’de Portland’da yakaladım hocamı.


Kurs nasıl geçti diye soralara tebessüm edip, iyi,iyi, çok iyi diye geçiştiriyorum. Aslında doğrusu bu seferki kurs fena çarptı beni. O da bu yolculuk gibi zorlu geçti.

Neyse ki hocamız her gün tekrarladı da cesaretimi yitirmedim: Yogayı kendimizi iyi hissetmek için değil, kendimizle yüzleşmek için yapıyoruz. Bu yüzleşme devamlı kaçtığımız hareket, davranış  ve düşünce kalıplarının  gözler önüne serilmesi ile gerçekleşiyor. Ya da Zhander gibi bir hocanın sizi silkelemesi sonucunda! Bu kursta silkelenme mertebesine erenlerden biri de bendim. Hocam başımı alıp yüzleşmeye direndiğim acı gerçeklere bakmaya zorladı beni. Mesela neden ülkemde yaşamadığım gibi…Mesela neden bir yere yerleşemediğim gibi…mesela neden sürdürmesi zor bir ilişki seçtiğim gibi gibi gibi…mesela neden kaçıp durduğum gibi tatsız konulara değindi.

İlk gün ağzımı bıçak açmadı. Ertesi gün Matt’den şifa dilendim. Bütün sınıfın önünde gerçekleşen bu silkelenme operasyonu sırasında haliyle orada bulunan küçük hocam Matt yarama merhem sürmeye yanaşmadı bile. Sonraki hafta sınıfın en arkasında oturdum, benimle ilgilenen olmadı. Zhander başka bir iki kişiyi silkeledi. Arka sırada kendi halimde debelendiğim sabahların öğleden sonralarında kimseleri görmek istemedi canım. Evde tek başıma oturup örgü ördüm, düşündüm. Akşam inerken sabah öğrendiğimiz seti kendi  başıma tekrarlayıp Zhander’in yazdığı Shadow Yoga kitabını okudum. Ve her gece dokuzda yatağıma girip ortaokul yıllarına giden rüya alemine gömüldüm.

Bu kurs Shadow yoga hocaları ile hocalık eğitimi öğrencileri için zorunluydu. Her sabah bir saat, bazen daha uzun süre hocamızın Yogaya dair engin bilgisini içimize çektik. Zhander’le çalıştığım her kursun sonunda yoganın ne derin bir derya olduğunu biraz daha anlıyorum. Duyduklarımı hazmedip kendime ve derslerime katmam daha nice kurslar alacak. Ustamın bir ömürlük emeğinin meyvelerini bir seferde mideye indirmeme imkan yok elbet. Bu kursta şunu iyice anladım: Yoga denen deryayı dalmak için iki şey lazım: Birinicisi SEBAT. Bu işe baş koyduysak sıkılmadan, atlamadan, bahane uydurmadan, düzenli olarak yoga ile buluşmak var. Zhander, Hatha Yoga metinlerinden alıntı yaparak sordu bize: Güneşin doğmaya üşendiği bir sabah var mı? Misaliniz güneş olsun.

İkinci önemli şey de SABIR. Yoganın tam anlamıyla bedende ve zihinde işlemeye başlaması YILLAR alıyor. Ustalık gerektiren her sanat/zanaat dalında olduğu gibi Yoga’da da ellerin, ayakların, nefesin olgunlaşıp, incelmesi, rafine bir hale gelmesi için temel/basit hareketlerin sebatla tekrar edilmesi icab ediyor. Geleneksel yoga öğretisine sadık kalan çağdaş hocaların yarattığı seriler tam da bu amaçla tasarlanmış. Yoga öğrenciye aşama aşama veriliyor. Birinci seriyi muntazam yapmayana ikincisi gösterilmiyor.  Basit hareketlerde uzmanlaşma sağlanmandan güç ve esneklik gerektiren karmaşık hareketlere geçildiğinde henüz o olgunluğa varmamış bedenin enerji kanalları açılma şansını hepten yitiriyor. Diyor ki hocamız eğer asana çalışmanız sonrasında kaslarınız şişmiş ise oradan geçen nadiyi (enerji kanalı) boğmuşsunuz demektir.

Mesele asanaya girmek ya da girmemek değil. Herkes bir yerlerinden güç alarak başının üstünde durabilir. Oysa Şirşasana (Baş duruşu) ancak üç banda ustaca kullanılırsa fayda eden bir asana. Bandalar olgunlaşmadan yapıldığında sakatlanmalara açık davetiye görevi görüyor. (boyun bandasız bedenin ağırlığını taşımak için tasarlanmış bir yapıda değil) Üç bandayı ustaca kullandığımızı nasıl anlayacağız peki? Bacaklar düz Mayurasana’da sekiz nefes rahat durduğumuzda.

Mesele bedenin olgunlaşmasına izin vermek, zorlamadan, sıkılmadan, sebatla çalışmak. Önce ayaklar, sonra bacaklar. Baş bu yolculuğun en sonuda.

Dedim ya yolumuz uzun…..bu yolculuk çok uzun!

Yavaş Yavaş

Uçağımız kalktı bu arada! Yakında görüşmek üzere!

Defne









Ağlamak Güzeldir

Saturday, September 5th, 2009
Teyzem dün yolda yürürken düşmüş. Öğlen Tao of Tea’de Çana Çaval (Hint üsulü pilav üstü nohut) yerken anlatıyor: Heyecanlanmış, kaldırımın bittiğini görmemiş, boşa adım atmış, düşmüş. Aman işte insanlık hali, bana da olmaz mıymış? Neyse canım, şimdi boşverelimmiş , bir yerini sakatlamamış çok şükür, anlatmak istediği esas olaylar varmış. Sonra benim olaylarıma geçecekmişiz.


Teyzem başına gelen herşeyi dramatik bir olay olarak algılamaya meyilli bir karakter. Drama bağımlılarından.
O, son haftanın olaylarını soluksuz sıralarken ben de annemin, teyzemin, kayınvalidenin ve tanıdığım diğer anne ve teyzelerin hal-i pürtelaşlarını düşünmeye koyuldum.

Bu yılın ikinci ve son Shadow Yoga kursunun yarısı bitti bile. Dünyanın dört bir bucağından kalkıp şehrimize gelmiş kırk dört adet Shadow yoga öğrencisi ile beraber ben de her sabah hocam Zhander Remete’nin karşısına yerleşiyor, bir saatlik konuşmasını kılımı kıpırdatmadan dinliyorum. Kursa ödediğimiz servetin tek bir kuruşu bile boşa gitmesin! Ayrıca bu kadar kaliteli yoga eğitimi yılda iki defa nail oluyoruz, kaytaracak halimiz yok ya!

Zhander onu dinlerken kıpraşmamıza, anlatılanlardan kopmamıza çok kızıyor. Sabahın altı buçuğunda, yerde çaprak bacak hareketsiz oturup yoganın derin felsefesini dinlemek için harcadığımız çaba, sonraki bir saatte öğrendiğimiz asanaları yapmak için harcadığımız çabanın kimbilir kaç katı…Bu kurs sırasında işimden izin aldığım ve sevgilimi de ana vatanına gönderdiğim için günün geri kalanı tatil. Ve yapabildiğim tek şey kanepeye gömülüp örgü örmek. O kadar yorgunum! Matt hoca bir saat boyunca pür dikkat dinleme etkinliğinin gerektirdiği enerjinin yanısıra, verilen bilgileri sindirmek için harcadığım enerjinin de epey bir miktar olduğunu hatırlattı bana. Bu üç hafta boyunca iyi yemek ye, erken yat, ve mümkün olduğunca az konuş dedi. (konuşmak zihni en çok yoran etkinliklerden biri)

Yine de bazen dikkatimiz dağılıyor ve hocamız öfkeleniyor. Bütün dikkatiniz hareketin bedeninizde uyandırdığı hislerde olacak diyor. Zekanınızı tamamını istiyorum. Gözler açık. Hayaller aleminde yoga yapmak yok. Her bir nefesin, her bir titreşimin farkında olacaksınız. Hayatınızı yeniden kazanacaksınız! Zihnisel enerjinizin tümünü pozunuza yönlendirin. Pırıl pırıl olacak pozlar. Duygusallaşmak yok. Duygusal beden duyarsızlaşır. Duyarlı beden duygulara takılıp kalmaz.

Tahta kaşığımla usul usul dürttğüm nohutlarıma dalıp gitmişim. Duyarlı beden telaşla takılıp düşmez herhalde.

Telaş nasıl bir duygudur? Telaş bir duygu mudur? Ne var telaşın içinde? Biraz heyecan, biraz endişe, bol miktar korku. Telaş gibi, stres gibi, panik gibi, endişe gibi bir kaç duygunun bileşiminden oluşan kompleks duygusal halleri bazına indirgediğimizde, genelde elimizde kalıyor tek bir duygu. O da KORKU. Üzüntü, keder, öfke, nefret, utanç gibi tanınması daha kolay duyguların da temelinde korku yatıyor. Benim telaşa tahammülüm sıfırın altında. Ama telaşlanan insanların aslında bir şeylerden korktuklarını düşündükçe onlara karşı daha anlayışlı davranabiliyorum.

Herkesin karşısında eriyip bittiği bir duygusu varsa, benimki öfke. Teyzeminki heyecan dediği telaş. Benim öfkem, sevgilimin üzüntüsü, kaynananın endişesi, Yasemin’in utangaçlığı gibi telaş da duygusal bir hal. Bu duygusal hallerin biri diğerinden üstün sayılabilir mi? Öfke (bana tanıdık diye) telaşa yeğ tutulabilir mi? Ben en azından yolda yürürken düşmüyorum?!? Ama ya tırnaklarımı geçirdiğim boyunlar? Yolduğum kendi saçlarım? Öfkemin ateşiyle şişen alt dudağım? Belki tökezleyip düşsem daha iyi. Öfkemin temelinde başkalarının hataları değil de, kendi korkumun yattığını bilmek epey tatsız tabii ama hakikat kendime ve etrafımdakilere zarar vermeden sakinleşmemi sağlıyor.

Siz yogada duyguları yok etmeye çalışıyorsunuz ama insan duyguları olmadan yaşayabilir mi ki Defne?
Ha?
Ah işte yine o soru! Teyzeciğim ya daha önce de anlattım ama ben sana bunu…Annem de pek sever bu soruyu sormayı. Neyse bir kez daha deniyorum:

Birinci yanlılş anlama: Yogada BİZ diye bir şey yok. Yoganın zihni terbiye etme teknikleri var. Kendi zihnine, nefsine ilgi duyan her insan bu teknikleri uygulayabilir. (Beden yolu ile zihni terbiye etmek Hatha Yoga’nın tekniği. Hatha Yoga Yoga biçimlerinin herhangi bir tanesi.)

İki: Yogada duygular yok edilmiyor. Bastırılmıyor da. Sadece duygusal haller fazla kaale alınmıyor. Niye? Çünkü duygular gelir geçer. Bunu da aklı olan herkes bilir değil mi? Bugün birine öfkelenirsiniz, ertesi gün geçer. O öfkenin kararlarınıza, tepkilerinize baz olmasını ister misiniz? Duyguların katalizör görevi yaptıkları durumları yadsıyacak değilim tabii. Aşk uğruna dünyanın bir ucundan diğerine uçup duran ben değil miyim? Yoga tutkusu uğruna bütün yatırımlarımı elimin tersiyle iten yine ben…

Hocamızın sözünü ettiği güçlü, katalizör duygular değil de, günlük hayatımıza girip çıkan duygusal haller. Bunlar diyor, gerçeği gölgeleyen bulutlar gibidir. Bir insan, bir yer, birşey hakkındaki düşüncemiz inişli çıkışlı duygularımız ile boyanıyorsa, (sevdim/sevmedim) muhtemelen ileride değişecektir. Bunlar özellikle hayatı ve ilişkileri kısıtlamaya yönelik korku bazlı duygular ise…
Duyguların çemberinde boğuluyorsanız, derin nefes al, ver, der yakınızdaki bir dost. Niye? Nefes duygu bulutlarını dağıtır da ondan!


Teyzem biraz düşünüyor ama öyle hemen ikna olacak gibi değil. Çünkü kafasında şöyle bir formül kayıtlı: İnsan olmak = Duygular dalgasında sörf yaparak geçen bir hayat. Duygulanmazsa yaşadığını hissetmeyecek. Hem ayrıca duygulanmak güzel bir şey, öyle değil mi ama?

Şu gelip geçici dünyada
Ağlamak güzel birşey!
Duygulara kalbimizde zevk/acı kıpırtısı yarattıkları için bağlanıyoruz. Yaşadığımızı hissettiğimiz için. Bu yüzden drama bağımlılığı duygulanmadıkça yaşadıklarını farkedemeyen insanları pençesine alıveriyor. Uyarılma bağımlıları için hayat oluveriyor bir OLAYlar dizisi. (Kendi hayatlarımız drama ve olay yaratmaktan mahrum ise televizyon dizileri hayatın yerine geçiyor. Duygular bir takım hayali karakterlerin uyarması ile üretiliyor.)


Yoga, duyguların kendisine karşı değil, onların geçici tabiatını gölgeleyen psikolojik şartlanmaya karşı bizi uyarıyor. Niye? Çünkü duygusal hallerde takılı iken etrafımızda, içimizde, hayatımızda olup bitenlere dikkatimizi veremiyoruz. Duygusal haller beş duyu organı ile algıladığımız hislere karşı bizi duyarsız hale getiriyor. Oysa yoganın temel tekniği meydana çıkan kalıplara, alışkanlıklara, hislere DİKKAT ETMEK. Ne stil, ne ekol olursa olsun bu temel teknik hiç değişmiyor. Ben öfkelendiğimde bedenimde oluşan hislere, sevgilimin söylediklerine, boğazımdan aşağı inen lokmama, sesimin tonuna, daldaki kuşa, yıldızlara, aya, köşeyi dönen arabaya filan hiç dikkat edemiyorum! Etmek de istemiyorum. (istemek/istemek de duygusal hallerin uzantıları, onları da fazla kaale almamalı)
Öyle ise…
Öfke halinde takılıyken yoga yapabilir miyim?
Öfke halinde takılı iken hayatımı tam kapasite yaşayabilir miyim?
Öfke halindeyken herşeyi olduğu gibi görebilir miyim?
(Ben öfke halini iyi tanıdığım için ondan örnek veriyorum. Siz kendi korku bazlı duygunuz ne ise, onu düşünün.)

Amaaa diyor okullu filozof teyzem, elbette ki açığımı yakalayarak.
Peki ama pozitif duygular?
Sevinç, aşk, çoşku?
Bunların da mı insanı kısıtladığını söyleyecek yoga alimleri?
Yaaaa… Ben dedikodu yapacağız sanmıştım bu öğlen.
Öfkeden gözüm kararıyorsa, aşkın da gözü kördür, öyle mi değil mi teyze? Heyecandan dilim tutuluyorsa, mutluluktan ayaklarım yerden kesilmiyor mu teyze?
Yani? Hissederek yaşamak dikkat etmekten geçiyorsa?
Pozitif dediği duyguları sevinç bazlı duygular diye tanımlasak biraz daha netlik geliyor mu duruma? Korku bazlı/sevinç bazlı.
Hayır sevinç bazlı duygular insanı kısıtlamıyor. Aslında korku bazlı duygular da insanı kısıtlamıyor.
Eeeee?
Kısıtlama duyguların kendisinden değil, korku bazlılarda o hallerde takılı kalmaktan, sevinç bazlılarda ise onlara bağımlı hale gelmekten kaynaklanıyor. Aşk duygusunun kendisi değil, o hali muhafaza etmek için harcadığımız çaba ve kaybetme korkusu elimizi ayağımızı zincire vuruyor. Yoksa aşk içimizden geçerken, ardında bıraktığı izleri, hisleri, düşünceleri, hikayeleri izlemeninin keyfini bilmeyen yok! Bu aslında bütün duygular için geçerli bir keyif. Doğruya doğru: Ağlamak Güzeldir.

Zhander günümüz popüler yoga stillerinin duygusal hal yaratmak için birer araç haline geldiklerine dikkatimizi çekiyor. Niye? Pazarlama tekniği olarak tabii. Yogaya gelin mutlu olun, yogaya gelin kendinizi iyi hissedin, rahatlayın, stresden arının, yogaya gelin sevinç dolsun içiniz vs vs vs.

Hocamız herşeyden çok yoganın özünden koparılarak pazarlanmasına kızıyor.
Ve bize her sabah soruyor

WHO IS THE BOSS?
Hayatınızın patronu kim?

Bir düşünün…

Defne
Portland, Oregon

new york

Saturday, August 29th, 2009

Belki biliyorsunuz geçen ay neredeyse 3 hafta gibi bir süre buralarda değildim. Terapötik Yoga eğitimine katıldım. Bu eğitimle ilgili söyleyecek dünyalarca şey var ama onun öncesinde New York’da neler yaptığımı anlatayım.


Tatilde olduğumu ilk defa ertesi sabah kahvaltı için Wholefoods’dan kahve ve bagel almaya gittiğimde anladım. Wholefoods tümüyle organik ürünler satan bir market. Boş boş bir yerlerde dolaşmak hele ki New York da müthiş bir duygu. İstediğin zaman yoga dersine katılmak, yemek saatlerini yogaya göre ayarlamak filan ne zamandır yapamadığım şeylerdi.


İlk gün dışarıya çıktığımda şehri çok özlediğimi anlıyorum. Deliler gibi o sokak senin bu sokak benim yürümeye başlıyorum. Yürüdükçe şehir beni kucaklamaya başlıyor sanki. Hemen Om Yogaya gidip ders kartı satın alıyorum satış yaptıkları yerde neler varmış onlara bir göz atıyorum. İlk kez Om Yoga’ya gittiğimde çok etkilenmiştim. 4 tane stüdyo var Sky, Forrest, Earth ve Sun. Günde neredeyse 16-17 tane ders var. Asansör tamamen dolu çıkıp dolu iniyor, bütün dersler dolu. 1 Ocak sabahı 9’da bile ders vardı eminim ki o da doluydu. Matleri çoğu kez 1-2 cm arayla yerleştiriyorsun. Ders süresince yanındaki seninle sürekli bir sorry’leme haline giriyor. Değmemek imkansız bu kadar dar yerde. O zaman anlıyorsun yaşam alanının o 1$’a kiraladığın mat olduğunu. Jivamukti Yoga’nın kitaplarına bakmak için uğruyorum. Belki biliyorsunuz Jivamukti Yoga’nın sahipleri David Life ve Sharon Gannon bir workshop için Cihangir Yoga’ya gelmişlerdi. Onların da geniş bir satış yeri var. Özellikle kitap koleksiyonları çok iyi. Hemen topluyorum yeni kitapları. Bir köşede kedi maması satıyor. Ama vegan… Daha önce Jivamukti’den aldığım yoga dvd’sinde kendi özel hayatlarından bir bölümü hatırlıyorum. Sharon Gannon mutfakta havuç rendeliyor ve evdeki kediler koşarak geliyorlar havucu yemek için. Hele soya filizini görünce miyavlamaya başlıyorlar isterim diye. Ay şiştim tamam sadece kitaplara bakıp çıkacağım.


New York’da çok leziz şeyler yiyorum. Sabah kahvaltıları için Murrey’s Bagel mesela. Dükkanın içinde 10 dakika hatta hafta sonları rahat 20 dakika sıra bekliyorsun. Bagelları kendileri yapıyorlar. Arasıra birileri aşağıdan koca sepetle geliyor içi taze bagellarla dolu. Beklediğine fazlasıyla değiyor. Sonra Wholefoods’daki yemek barları Hint, Japon, Akdeniz, Çin, Orta Doğu, salata, pizza, Kosher köşesi… Ne istersen kutulara doldurup alıyorsun. İçeceğini de seç ve eğer Union Square’deysen üst kata çıkıp afiyetle ye. Om Yoga’dan çıktıktan sonra en sevdiğim şey. Sonra tabi ki Chipotle – Mexican Grill ve yanında da Margarita. Ha bir de yediğim o leziz hamburger. Bleeker street’te 5 Guys diye bir yer. Vegan burger da varmış ama özellikle et olanından ye diyorlar. Hemen gidiyorum. İçeriye girince çok yoğun yağ, kızartma ve soğan kokusu sarmalıyor beni. Yani buralarda olsa burnumu bile içeriye sokmayacağım cinsten. Neyse bakalım verdiğim siparişi anlayabilecek mi. İngilizce konuştuğumu zannetsem de onlar benim söylediğimi aynen papağan gibi tekrarlıyorlar. Ah o müthiş aksanım. Hamburgerime herşeyi koyduruyorum. Domates, tabi ki bol soğan, yeşillik hatta jalapeno peppers hani o acı olanlar. Onlardan bile koyduruyorum. Tabi ki patates kızartması. Ha bu arada içecek limitsiz. Kendin alıyorsun. Siparişimi beklerken içerdekilere bir göz atıyorum. Herkes sürekli ağzına birşeyler tıkıştırmakla meşgul. Konuşan filan yok. Bir çocuk da elinde süpürge yere dökülenleri süpürüyor. Çok iştah açıcı değil yani. Birileri de ara ara kalkıp tam ortada duran varil benzeri şeylerden kabuklu yer fıstığı alıyor. Bir dakika ya zaten yemek yemiyor musunuz bunları da mı yiyeceksiniz yani. Neyse siparişim hazır gidip alıyorum. Bütün siparişlerim bir kese kağıdında kasadaki adam üstüne fazladan patates kızartması serpiştiriyor. Patates kızartmasının bütün yağları kese kağıdına yayılıyor. Hamburger çok leziz. Patates kızartmasından bir ısırık aldığımda orgazmik duygular yaşıyorum. Baharatlı ve kabuklu. Arkamdaki duvar tepeleme patates paketleriyle dolu. Ve yine aynı şey sanki önümden biri alıcakmışçasına aralıksız ısırmaya başlıyorum. Farkındalık Sıfır. Daha önce böyle değildim. Burada oldu bu. Kese kağıdının içindekileri afiyetle süpürüyorum. Bir de fıstık mı alsam. Yanına tabak filan koymuşlar rahat alayım diye. Üstüne yazmışlar dışarıya çıkartmayın çocuklar özenebilir diye. Kendi kendime gülümsüyorum. Evdeyken neredeyse iki günde yediğim şeyleri orada tek öğünde süpürüyorum. Obezlikle aramda incecik bir çizgi olduğunu fark ediyorum. Sonrası şöyle. Öğleden sonra yoga dersine gitmeyi planlıyordum gidemiyorum tabi o dolu mideyle. Oradan çıktıktan birkaç saat sonra deliler gibi tuvalet aramaya başlıyorum. Yemekten 6 saat sonra Feldenkrais Institute’ta ‘Boynu Rahatlatmak’ konulu bir workshop’a katılıyorum. Neyse ki çok fazla hareket yok. Arada ikram ettikleri zencefilli kurabiyelere dokunamıyorum bile. Gece yatmama yakın artık midemi daha rahat hissetmeye başlıyorum.


Ertesi gün yine erkenden sokaklara atıyorum kendimi. Sokaklardaki çöp sepetleri kağıt, plastik ve cam şişelerle dolu. İstanbul’daki çöp toplayan çocuklar olsa herhalde birkaç saat içinde köşe olmuşlardı. Bütün bunlar nasıl değerlendiriliyor acaba? Kaldığım binadaki çöp odası hemen dairenin yanında. Çöpe atılacaklar direkt en aşağıya çöpe gidiyor kaydırak gibi bir yerden, karton, cam, plastik ayrı yerlerde toplanıyor. Ha bir de insanlar kullanmadıkları birşeyi vermek istiyorlarsa oraya bırakıyorlar. Okunmuş kitaplar, dergiler, kıyafet ve mutfak eşyaları… bırakılan eşyaları anında birileri alıyor. Duyduğuma göre sadece oralardan aldıklarıyla evlerini döşeyen varmış. Her çöp atmaya gittiğimde karton bölümüne atılan Coca Cola tenekeleri veya bira şişeleri görüyorum. Sonra aklıma yıllar önceki bir anı geliyor. Laurent’ın yanında Paris’teyim. Dışarıya çıktığımızda çöpleri de yanımıza alıyoruz atmak için. Cam kavanozu metal kapağıyla cam kutusuna atınca Laurent’ın yüzü gözü değişiyor ve hiç üşenmeden gerisin geriye alıp camı ve metal kapağını ayrı yerlere atıyor. Yanıbaşımızda biten bir Parisli ona aferin diyen gururlu gözlerle bakıyor. Sonradan anlıyorum ikisinin farklı yerlerde toplandığını. New York’da böyle birşey yok herkes sallıyor elindekini nereyi boş bulursa artık. Bütün bunlar olsa da bir taraftan çevre için olumlu bir girişimde bulunmuşlar. Wholefoods’da aldıkların için torba istemezsen ödeyeceğin tutardan 10 cent düşüyor. Aklıma Carrefours’dan çöp torbası yapmak için aldığım ekstra torbalar geliyor. Ama yine de New York’ta bir Paris gibi çevre bilinci yok. Yıllar önce Paris’te bir süpermarkette kasa kuyruğundayım. Bütün kasalar çok kalabalık neyse uyanığım ya hemen elinde az ürün olanların olduğu kuyruğa yöneliyorum. Çok ağır ilerliyor. Bir türlü sıra gelmek bilmiyor. Sonradan anlıyorum ki insanlar ellerindeki alışveriş çantalarından aldıkları ürünü kasada okutup yine aynı alışveriş çantasına geri koyuyorlar. Yani ellerinde 2-3 parça şey görünse de bütün alışverişleri çantada. Düşünsenize buralarda böyle birşey yapmaya kalkışsanız çalıyor filan zannederler. Pazarda bile çantaya doldur deyince naylon torbasıyla koyuyor. New York’un hakkını yememek lazım. Gitmeyeli yeni birşey daha olmuş. Wholefoods alışveriş torbası satmaya başlamış. Torbasız alışverişe özendirmek için. Ha bu arada Taksim meydanında ve Beşiktaş pazarında da aynı torbalardan satıyorlar. Üstünde karpuz olanlar. Çin malı.


Broadway’de yürürken otobüsün üzerinde ilanını görüyorum. A yaşasın Bodies sergisi burada. Hemen web sitesini yazdım bir köşeye dönünce serginin nerede olduğunu anlamak için bakarım diye… ne şanslıyım ya daha önce Londra’da yaşayan arkadaşım bahsetmişti de çok heyecanlanmıştım. Telaş yapmaya başlıyorum. Hemen ertesi gün gidiyorum. Adanın en güneyinde. İçeride ayakta duran veya oturan bir sürü kadavra var. Hani merkezde Mehmet var ya iskelet onun kaslı olanı. O kadavraları da yumuşatmayı bilmişler ellerinde basket topu filan var. Basket topu atarken hangi kasların kasıldığını hem görüyorsun hem de yazıdan okuyorsun. Sonra vitrinlerin içinde bölüm bölüm ayırmışlar. Kalça kemiği, sakrum, pelvis başka bir yerde bacakdaki, koldaki kemikler, ligamanlar, eklemler nereye bakacağımı şaşırıyorum. Defterime notlar almaya başlıyorum hemen. Dil 16 kas grubundan oluşuyormuş. Dilin büyük bir kas topluluğu olduğunu biliyordum ama 16 kas da az değil. Hani derslerden önce dili yumuşatmaktan bahsediyoruz ya artık görerek anlıyorum. Başka bir yerde iç organlar. Sigara içen bir kişinin akciğerini gösteriyor simsiyah. İnanılacak gibi değil. Duman rengi filan değil siyah resmen. Sağlıklı akciğerle yanyana koymuşlar. Sonraki bölümde çok büyük bir kutu var. Üstünde de kocaman bir yazı. İçtiğiniz her paket sigara ömrünüzden 1.5 gün çalıyor. Hemen şimdi yanınızdaki paketi buraya atın. Kutunun içi sigara paketleriyle dolu. Sonra işe yaradı mı acaba? Başka bir yerde yanyana tiroid ve ileri safha kanserli tiroidi görüyorsun. Hücreler tamamıyla şekil değiştirmiş. Böbreklerin en derindeki organ olduğunu okumuştum ama bu kadarını da beklemiyordum. Başka bir yerde sağlıklı ve sirozlu karaciğer yanyana. Sirozlu karaciğer pörsümüş, içine göçmüş. Sonra çok şişman bir kadın. Kadını boylamsal 5 eşit parçaya ayırmışlar. En arkadaki kesitte o yağların boyunda, sırtta, omuzlarda, kalçada ve bacaklarda nasıl biriktiğini görüyorsun, her parçanın arasında yer bırakmışlar. Sonra göbeğini çevreleyen yağlara geliyor sıra. Bu kadarını görmemiştim hiç, biraz daha zorlasa bacaklarının üstünü de kapatabilirmiş. En son kadını önden görünce iç organların da neredeyse şekil değiştirmeye başladığını hissedebiliyorsun. Çok kalın kolları var ve el parmakları oradan incecik sarkıyor. Hele tırnakları o koca bedende minik birer nokta sanki.


Dolaşım sisteminde damarların olduğu bölüm çok ilginç. Damarlara önce kırmızı renkte polimer enjekte etmişler. Polimer sertleştikten sonra geride kalan dokular damarları ortaya çıkartmak için alınmış. Geride kalan şey kıpkırmızı bir tel bulutuna benzeyen insan bedeni…az değil 161 bin kilometre damar yığını.


Sonraki bölümde kapıda uyarı var. Bu bölümü gezmek istemiyorsanız yan kapıdan devam edin diye. Olmaz burayı da gezeceğim. Anomali doğumlar var. Siyam ikizleri diye biliyoruz ya birbirine kafadan veya karından yapışık bebekler. Diğer vitrinlerde embriyo ve fetus gelişimini gösteriyor. Neredeyse hafta hafta. İkiz olduğum için ikiz bebeklerin olduğu bölüm ilgimi çekiyor. Ayrı yumurta ikizlerinin her biri kendi bölümünde. Owo-Kun’da Boddhi Ray’in bir çalışmasında duyduğum sözü hatırlayıp gülümsüyorum. “Each individual is unique in its original shopping bag”. Evet gerçekten de kendi özel alışveriş torbamın içindeymişim. Sonra bebeğiyle birlikte hamile bir kadın… Tamam yeter artık çıkıyorum fazla gelmeye başladı burası.


Serginin son bölümünde kalçaya, dize, çeneye, el bileklerine ve hatta kafatasının bir bölümüne takılan protezler var. O metal parçalar iskelet ve kasların arasından parıldıyor sanki…


Şu ana kadar gezdiğim sergiler arasında en çok etkilendiğim bu. Eğer yolunuz düşerse www.bodiesny.com. Çıktıktan sonra bile sanki sergide dolaşıyormuşçasına yürüyorum. Çevremdeki insanları hala bir kemik ve kas yığını olarak görmeye devam ederek. Sonrasında tek konuştuğum konu bu sergi. Aslında kadavralar sahipsiz Çinlilermiş. Anlamıştım zaten platformun üstünde bile benden çok az uzun duruyorlardı. Sergi protesto gösterileriyle açılmış. Serginin katalogunda serginin amacı yazıyor: Eğitim. Bedenimiz tanımak.


New York çok kalabalık bir şehir arasıra basıyor. Bazen trafik ışıklarına kaptırıp sürekli yürüyorum. Her yerde bol bol insan var. Sokaklar dolu, cafeler ağzına kadar insanla dolu. Günün her saati böyle. Parka gidiyorum şöyle çimenlerin üstüne serilmek için orası da dolu. Ortalıkta koşan sincaplar beni neşelendiriyor. Sanki gösteri yaparmışçasına bir yiyecek kapıp ortalıkta dolanarak yiyip sonra aynı hızla ağaçlara tırmanıyorlar. Şehrin kalabalıklığı bastıkça çevremde hiçbir insanın olmadığı bir ağaç altı düşlemeye başlıyorum. O zaman yoga derslerine katılmak çok iyi geliyor. Dersten önce gidip o sessizlikte boş gözlerle tavana bakmayı seviyorum. Bu arada kaldığım binanın terasını keşfediyorum. Gözümün önünden geçen birileri olmadığı için çok sakin bir yer. Çoğu binanın terası var. Binada yaşayanlar ortak kullanıyor. İsteyen güneşleniyor isteyen yemeğini getirip orada yiyor ya da partiliyor. Empire State binası önümde. Christmas’da gittiğimde kırmızı – yeşil ve beyaz aydınlatıyorlardı. Bu yıl sadece beyaz. Gece karanlığında kristal gibi parıldıyor. Burası gerçekten çok güzel bir şehir.


Eğitim günü yaklaşmaya başlıyor. New York’a otobüsle 4 saat mesafede Massachusetts’de. İlk defa Manhattan’ın dışına çıkacağım.


Kripalu bir merkez. Benim gittiğim hafta 12 eğitim birden aynı anda başlıyor. Benim katıldığım gibi eğitimler de var chakra healing, self-empowerment ya da doğada resim çizmek gibi eğitimler de. Berkshires dağları çevremizde. Yemyeşil ve bir de nehir. Tepeden ağaçların arasından o nehri görünce büyülenmiş gibi kalıyorsun orada.


Bundan sonraki bölüm tabi ki eğitim, Gary Kraftsow ve orada yediklerim…

Freeform Yoga Yeniden

Wednesday, August 26th, 2009

Yılın başında birkaç kez yaptığımız Freeform Yoga dersleri geri dönüyor! Daha önce bir blogda yazmıştım ama yeniden anlatmak istiyorum, her ayın son Cumartesi günü yapılacak Freeform Yoga Dersi nedir?

Freeform Yoga değişik serilerin ezberletildiği, hocanın sürekli ne yapılmasının gerektiğini söylediği, gelip düzelttiği, pozların “doğrusu şudur!” dediği bir ders değil. Bir kitabı yok. Tam aksine, herkesin matı üzerinde kendi yogasını yaptığı, kendi iç sesini dinlediği, ve o iç sesin yönlendirdiği şekilde hareket ettiği bir ders. Bu derste pozların doğrusunu ancak pozu yapan belirler, hangi pozun hangi pozdan sonra gelmesinin gerektiği o anda ortaya çıkar. Her gelen poz, süpriz olur, bir bakarsınız hiç beklemediğiniz şekilde bir poz aklınıza gelir, onu yaparsınız sonra bir başkası gelir, ve sizin yoganız, sizin asana seriiniz, sizin bedeninizin ihtiyaç duyduğu şekilde o anda ortaya çıkar. Birlikte meditasyonla başlayıp, şavasana ve meditasyonla bitirdiğimiz, arada da bedenin sesini takip ettiğimiz bir süreye dönüşür bu ders.

Erich Schiffmann bunu ilk kez Los Angeles’de ders olarak yaptığında ve dersin başında freeformun ne olduğunu anlattığında (pozları yaptırmayacağını, aksine herkesin kendi yogasını yapacağını söylediğinde) ön sıradan bir adam “ben buna mı para veriyorum?” diye sormuş. Erich’in de cevabı “evet, tam da buna veriyorsun” olmuş. Çünkü Erich’e göre, yoga iç sesin dinlendiği bir yaşama sanatı, ve freeform bunun mattaki mikro hali…Ama hocanın söyleyip, öğrencinin yaptığı, hocanın bilgisine ve deneyimine yaslandığı, öğrencinin mutlaka yanlış yapabileceğine olan inancı ve hocadan o yanlışları düzeltmesini istediği (ve bence çok çok değerli ve öğretici olan) derslere alışık olunca böyle birşeyi duymak hayal kırıklığı yaratabilir. Bana da ilk duyduğumda baya rahatsızlık vermişti.

Erich’in kursuna gitmiştim bir sürü yollar aşarak, bir sürü masraf yaparak, ve birkaç poz yaptırdıktan sonra 30 dakika bunu yapacağız demişti. O an yıkılmıştım, sen kalk İstanbul’dan gel, onca yol, onca emek- adam sana kendi yoganı yap desin, ben bunun için mi geldim? Bana öğretsene, beni yalnız bırakacağına…Kendi kendime yoga yaparım evimde, yapıyordum da zaten… Erich’den poz öğrenmeliydim, nasıl anlatacağımı öğrenmeliydim, kendi başıma kalmayı değil!

Sonra müziği koyup bizi kendi başımıza bıraktığında, o süreye aşık oldum. Herkes aynı anda kendi dünyasına daldığında, inanılmaz bir görüntü ortaya çıktı. Meğersem, ben hep ezberden yoga yaparmışım. Ne yapmam gerektiğini bilerek, işte güneşe selam,  öne eğil, arkaya eğil, belli bir sırası var, belki hocalardan gördüğüm şeyler, derste anlatacaklarım vs. Ama hiçbirinde, bir sonraki poz ne olmalı diye hissine değil, mantığına veya kitapta ne yazıyorsa onu yaparak geçirirmişim. Onu bir kenara bıraktığım anda, meğersem içimden neler gelirmiş, hissi takip ettiğimde, tamamlayıcı pozlar kendiliğinden şekilden şekile sokarmış beni…ne olduğunu bilmem gerektiğini bırakınca, süre nasıl akar geçermiş…ve de sonunda nasıl tamamlanmış hissedermiş!

Tabii odada herkes aynı şekilde, kendini kendi bedeninin bilgeliğine bıraktığı için, herkes aynı anda farklı farklı şeyler yapıyor, kalabalık olmanın güzelliği- herkes birbirine ilham oluyor. Etrafa baktım, ilham aldım, canım bazı pozları çekti, yaptım, o poz başka poza dönüştü…Arada göz ucuyla Erich ne yapıyor diye izledim, ve inanın onun yaptıklarını can çekmeyince, sırf hoca yapıyor diye yapmıyorsunuz…Öyle özgür bir ortam oluşuyor ki, herkes kendi en iyi hocası oluyor. Ve hissediyorsunuz, o poz Erich’e iyi geliyor, ve bana iyi gelmeyecek, benim içim başka şey diyor…Bir anda o bağımlılık ortadan kalkıyor, aksine paylaşım başlıyor, alan açılıyor, o alanın içi kendiliğinden doluyor…Herkesin kendi alanı, kendi bilgisi, kendi araştırması devam ediyor. Ve birbirine destek oluyor. Birbirini besliyor. Birlikte yoga yapmanın, herkesin kendi yogasını yapmasının büyülü bir atmosferi var…İşte bunu hepbirlikte meditasyonlarla çevçeveleyerek Cihangir Yoga’da yeniden yapmaya başlıyoruz.

Ama bununla ilgili çok önemli iki nokta var, birincisi Erich’in deyimiyle, müzik yapabilmek için önce nota bilmek gerekir, dolayısıyla bu ders ileri seviye bir derstir, yoga pozlarını biraz bilmek gerekir.  İkinci önemli nokta ise hassas şekilde yoga yapmayı bilmek şart. Yoksa sakatlayabilirsiniz kendinizi…Bedeni gerçekten de çok dikkatle dinlemek gerekiyor.

Cumartesi 2.30’da buluşmak üzere…

Bayram’da Permakültür kursu!

Wednesday, August 26th, 2009

Bayram’da bir programınız yoksa, hayatını değiştirebilecek bir kursu tavsiye edeyim:

Geçen sene California’da 72 saatlik Permakültür Tasarım Sertifaka kursumu aldığımda yoganın artık bütün hayatıma yayılmaya başladığını hissettim.

Yani, yogadaki öğrendiğimiz farkındalık ve duyarlılık artık sadece kendimle ilgili olmaktan çıkıp, bütün hayatıma ve çevreme yayıldığını hissettim.

Hepimiz doğadan koptuğumuzu biliyoruz, ve doğayı arıyoruz, ama daha ‘doğal’ bir hayata nasıl döneceğimizi bilmiyoruz.

Permakültürle sürdürülebilir bir hayatın ne olabileceğini öğrenip hemen oraya doğru kendi hayatında adım atmaya başlıyabiliyoruz.

Ne şanslıyız ki California’dan hocamız geliyor, ve 8 günlük bir kursu düzenliyebildik!

Bilgi ve davetiye için aşıdaki linki tıklayın

permakultur_PennyL_09(2)



Izdıraba Dair ya da Patajali Usta'ya Bir Sorum Var

Monday, August 24th, 2009

Ay, evrende toplu iğne başı bile sayılmayan o ufacık uydu, dünyamızda ne gelgitler yaratıyor. Ay ile haşır neşir eskiler ve ilahi bilgeliğe sadık kültürler ayın doğa, beden ve ruh üzerindeki etkisini akıllarında tutuarak hayatlarını düzenliyorlar. Başlangıçlar yeni ayda yapılırken, dolunay günleri riskli tehlikeli atılımlardan uzak duruluyor. Dün ve bugün (22-23 Ağustos) ayın yerküre üzerindeki etkisi açısından kayda değer günler. Ramazan’ın başlangıcı (İslami takvimin bütün ayları gibi yeni ayda başlayıp, karanlık ayda bitiyor). Hinduların en kutsal günlerinden biri Chatturthi de bugün. Chatturthi bayramında insanlar önlerine çıkan engelleri kaldırması için Ganeş’e dua ediyour, çiçekler, meyveler sunuyor, adaklar adıyorlar.

Gecelerini sadece ay ışığı altında geçiren kadınlar yeni ayda regl oluyor (adı üstünde: aybaşı), dolunayda yumurtluyorlar. Dolunayda döllenen yumurta ayın gücü ile beslenip büyüyor. Bunlar bazı Defne Aykültürler için gündelik hayat bilgisi iken, modern dünya cehaletinde oradan oraya savrulan bizler, kendimizi bazı günler ay bir tuhaf hissedip, olur olmaz yere hastalanıyoruz. Kendi döngülerinden bi haber kadınlar en son ne zaman regl olduklarını hatırlamak için ajandalarına bakıyorlar. Her iki buçuk günde bir ay bedenin başka bir bölgesine “vuruyor”. Kadınlar ve erkekler aynı ölçüde etkileniyorlar bu “vuruş”dan. Yeni ayda ayakpaşmakları ayın etkisi altında, dolunayda başın tepesi. Aradaki ve sonraki 13 gün boyunca ayın etkisi bedende yükseliyor, ve sonra yine alçalıyor. (Dünya üzerideki etkileri en ay kadar güçlü diğer gezegenlerin de -özellikle Satürn- dünyanın dalga boyunu dolayısıyla bizim halimizi devamlı olarak etkilediklerini akılda tutmak lazım)

Yoga sutralarının yazarı Patanjali bütün ızdırapların başı AVİDYA (cehalet) diyor. Bilmemekten çekeriz çektiğimizi.

Gece yarısı -gayriresmi- kayınvalideme Atina’daki Amerikan elçiliğinden gelen uyarı mesajı ile uyandım. Elçilik mesajında Yunanistan’daki yangınların kontrolden çıktığını, ülkedeki Amerikan vatandaşlarının mümkün olan en kısa sürede ülkeyi terk etmelerini tavsiye ediyor. (Kayınvalide Amerikan vatandaşı değil -şu anda Yunanistan’da da değil- ama yirmi yıl elçilikte çalıştığı için mesajlar ona da gönderiliyor.) İnternetten haberleri açtık. O güzelim çamları cayır cayır yakıp, arkasında Ege’ye nazır kararmış kel tepeler bırakarak ilerleyen alevleri seyrettik. Alevlerin yuttuğu köyleri, evleri, tarlaları yanan insanların yaktığı ağıtları dinlerken ızdırap Portland’ın sessiz gecesini doldurdu.

Kendi cehaletlerinden mi ağlıyor şimdi bu insanlar Patanjali?

Telefona sarılmış akrabaları arayan kayınvalideyi salonda bırakıp yatağa uzandım. Yanımda uyuyan adam her sabah bedeninin yeni bir parçası uyuşmuş olarak uyanıyor. Kimse hastalığın neden kaynaklandığını bilmiyor. Bilmemekten güç alan ızdırap her sabah biraz daha büyüyor. Bilse iyileşir mi?

Pazar sabahı sakinliğinde pedal çeviriyorum kahveye. Meltemin ürperttiği çıplak kollarımı güneş ısıtıyor. Hatırladım: Uykusunun arasında Kokia, ” meltem saatte 60km hızla eser bu mevsimde, bilmiyorlar mı bunu”, diye mırıldanmıştı. Portland’ın dünya yüzünde sanki hiiiiç ızdırap yokmuş izlenimini uyandıran masal sokaklarında Ege’nin yokolan çamları ile sevgilimin hareketsiz bacakları aklımdan silinirken, kulaklıklarımda Aylin Aslım’ın Güldünya’ya başlıyor. Tek bir kurşunla ölen Güldünya’yı ve daha onsekizine varmamışken onu vurması icab eden erkek kardeşinin ızdırabını düşünüyorum. Ve annenin, muhtemelen babanın ızdırabını…

Bilmedikleri neydi bu insanların Patanjali?

Arabasız sokaklara dizili dev ağaçları sollarken dünyanın bütün ızdırapları önümde açılıyor. Şimdi şu pedal çevirdiğim anda…Yakılan köylerinden sürülen insanlar, bombalanan şehirler, kardeşlerini vuranlar, tecavüze uğrayanlar, sevgilisi tarafından boğazı kesilenler, balık istifi teknelerde kendilerini acımasız okyanusa bırakanlar, mülteci kampları, işkence odaları, soykırım, açlık, hastalık, sefalet, ve katledilen hayvanlar ile doğa…Hepsi şimdi şu anda.

Dünyanın halini bilmek mi ızdırap, bilmemek mi Patanjali?

Aylin Aslım’ın ardından Richard Freeman’ın sesi kulaklarımı dolduruyor. Richard Freeman çağımızın en ünlü yoga hocalarından biri. Yoga metinlerini orjinalinden okumuş, Hindistan’da Patabi Jois ile yıllarca çalışmış, insanlık halleri üzerine düşünen, yazan, ders veren harika bir hoca. Yogaya dair temel bilgileri içeren Yoga Matrix adlı bir 6 disklik bir audio kitabı var. Hepsi i-pod’umda kayıtlı, rasgele çalarken biri başlıyıveriyor.

Tesadüfe bakınız ki, Arjuna’nın sorunu, diye başlıyor Richard Freeman (Bhagavad Gita’yı anlattığı diskten bir parça olsa gerek) mükemmellikten uzak bir toplumda, adalet yoksunu kanunlarla işleyen bir düzende ne yaparsa yapsın ızdıraba son veremeyeceğini anlaması. Savaş meydanını terk etmeyi seçerse kötüler kazanacak. Haksızlık ve ızdırap sürecek. Savaşmayı seçerse, belki biraz adalet gelecek ülkeye ama karşılığında çok değerli, asil insanlar feda edilecek. Arjuna bu ikilemin ortasında, arabacısı kılığında onunla savaş meydanına gelen Krişna’ya sorar: Peki ne yapayım şimdi? (Günümüzün en ünlü Hindu destanı Bhagavad Gita Krişna’nın yanıtı, Arjuna’nın yeni soruları ve Krişna’nın bu sorulara verdiği yanıtlardan oluşur)

Eskiden, çok gençken, dünyanın ızdırabı bugün olduğu gibi omuzlarıma çöktüğünde, birşeyler yapmam gerektiğini düşünürdüm. İlk gençliğimin idolü Joan Baez dünyada şiddeti önlemek için şarkılar söylemiyor muydu? Ben de bir şeyler yapabilirdim…Böyle heyecanlanıp da kendini savaşa atan gençlerin pek fena canlarının yandığı bir zamanda/ülkede büyüdüğüm için midir, yoksa annemi her defasında hayretler içinde bırakan egoist karakterimden midir bilinmez, ben kendimden büyük bir şeyler için savaşa atılma konusunda dillere destan cesaretimi gösteremedim. Her seferinde Arjuna gibi dondum kaldım. Savaşsam bir türlü, savaşmazam bir türlü…Ben tek başıma ne yapabilirim ki? Biz hepimiz birleşsek hakikatten bir şey değişir mi? Yoksa bir arpa boyu yol için çoğumuz harcanıp gider miyiz?

Esas düşman kimdir bilmeden mücadele edersek, ızdıraba son verebilir miyiz Patanjali? Krişna?

Krişna, Arjuna’yı Samkya yoganın temel prensiplerinden başlayarak yanıtlar: “Sen ne yaparsan yap Arjuna, bütün bu bedenler (prakriti) bir gün çürüyüp gidecekler. Geriye kalan bilinç/ruh (puruşa) ise sonsuza dek yaşayacak”. Bu epey depresif ve kalp sancısına şifa olmaktan uzak açıklama sizi olduğu gibi Arjuna’yı da tatmin etmez. Böylece Krişna, Bhagavad Gita’nın sonraki bin küsur sayfasını, Arjuna’nın kendi kalbindeki ızdıraba farklı yogalarla nasıl son vereceğini anlatarak doldurur.

Ve sonunda der ki ey Arjuna, bu alemde her birimize biçilmiş bir rol var. Bu rol o en derindeki, eşsiz benzersiz tabiatımız: dharmamız (Dharma Gita’nın en temel kavramlarından biri) Bütün yapman gereken sana verilen rolü sürdürmek. Dünyanın en sıkıcı hayatını yaşıyor da olsan, bu iş sürecinden keyif alabilirsin. Ya da o kadar sıkılırsın ki bir sonraki adımı atacak koşulları yaratırsın. Her durumda, yaptığın iş sana bir yere varman için değil, potansiyelini tastamam kullanabilmen için verilmiş. Mecburiyetlerin (özellikle de mecburiyetlerin), seçimlerin, döndüğün bütün köşeler ve koşullar dharman icab ettiği için oradalar.

Yani diyor ki Krişna sana verilmiş bu hayatı yaşamak düşer sana. Başkasının dharmasını yaşamaya çalışmak kendininken kaçmak demek. Sonunda her koyun kendi bacağından asılacak çünkü!

Biliyorum öyle ise mutluyum!

Öyle değil mi Patanjali?


Defne Suman

sumandef@yahoo.com


Teşekkür ederiz

Sunday, August 23rd, 2009

Thanks to everyone who came to my talk on the anatomy of digestion and diets. I really appreciate you all spending a sunny Saturday afternoon inside learning about your intestines.
A special thanks to Zeynep for being the translator. Not an easy job!
I would love to hear what topics you would like to learn more about for future workshops. Let me know.

Thanks
Alison

Doğuma Hazırlık

Monday, August 17th, 2009

Cihangir Yoga’da ortağım Nur ile beraber doğuma hazırlık dersleri vermeye başladık.  Bir yandan doğumun tamamen fizyolojik bir olay olduğunu düşünüp savunurken bir yandan da doğuma hazırlanmak lazım diyerek bu  dersleri düzenleyince bir çelişki doğuyor.  Peki ama neden böyle?

Elbetteki doğum yapmak için gereken güç her kadının içinde var.  Kadının bedeni zaten doğum sırasında nasıl davranacağını biliyor.  Tuvalete gitmek gibi birşey bu.  Tuvalet yogası yapmıyoruz (aslında sindirim sistemimizi hızlandıran asanalarla bir miktar tuvalet yogası da yapıyoruz sayılır ya…); tuvalete hazırlık dersleri almıyoruz.  Evlerinde, hatta tarlada doğuran anneannelerimize nasıl doğuracağını öğrenmek için kursa gitmen gerekiyor diyemezdik.

Anneannelerimiz bedenlerinden bizim kadar kopuk yaşamıyorlardı.  Hayvanların ve başka kadınların nasıl doğurduğuna gündelik olarak şahit oluyor ve bedenlerinin ve doğanın işleyişine güveniyorlardı.  Ne doğayı, belki ne de hayatı bizim kadar kontrol etmeye çalışmıyorlardı.  Hem de zihinleri bizim kadar korkularla dolu değildi.  Biz televizyondaki yalan yanlış görüntüler sayesinde doğum hakkında neredeyse negatif hipnoz altındayız.  Daha ne olduğunu bilmeden ondan korkmayı öğreniyoruz.  Bu korkularla çok derinlere saklanmış olsa da o güç içimizde bir yerlerde.

Biz de derslere katınlan anne adaylarının o güç ile tekrar bağlantıya geçmelerine destek olmaya çalışıyoruz.  Doğumla, anne olmakla ilgili korkular varsa onlarla mümkün olduğunca doğum ve bebekten önce yüzleşmeyi teşvik ediyoruz.  Derslerde bol miktarda bilgi de paylaşılıyoruz.  Zira korkuların birçoğu bilgisizlikten veya yanlış bilgiden kaynaklanıyor.  Paylaşılan bilgiler ancak doğru kaynaklara ulaşarak öğrenilen ve genellikle doktorunuzundan veya hastaneden öğreneceğiniz şeyler olmuyor:  Kendi haline bırakılırsa doğum bedende nasıl gerçekleşir?  Daha kolay bi doğum için ideal ortamı nasıl yaratırsınız?  Bebeğinizle ilk temas anının önemi nedir?….

Türkiye’de yaşadığımız için doğuma hazırlanmak belki de ayrıca bir önem taşıyor.  Türkiye dünyada sezaryen dahil kadınlara yapılan tıbbi müdahalelerin en yüksek olduğu ülkelerden biri.  Malesef bu konuda Latin Amerika ülkeleri, Çin, Hindistan ve İran gibi ülkelerle birlikte başı çekiyoruz.  Doğal doğum yapmak isteyen kadınlar için imkanlar Avrupa ülkeleri ve Amerika’ya oranla çok kısıtlı.  Tıbbi müdahalelerin rutin olarak uygulandığı bir ortamda kadınlar özellikle ne bekleyeceklerini bilmedikleri zaman çok travmatik doğum deneyimleri yaşayabiliyorlar.  Doğum yapacağını düşünerek gidip bir dizi tıbbi müdahale ve operasyonla karşılaşabiliyorlar.  Bu nedenle bu müdahalelerin neler olduğunu, artı ve eksilerini bilmek istemediğiniz müdahaleleri tıbben gerekmedikçe size uygulamayacak bir doktor ve bunu destekleyecek bir hastane seçmenizde çok yardımcı oluyor.

Doğuma hazırlanmak için elbette ille bir kursa katılmak gerekmiyor.  Yapabileceğiniz diğer şeyler:

-       Okumak.  Ama doğumu kadın açısından ele alan güvenilir kaynakları.  Benim şiddetle tavsiye edeceğim iki kitap Ina May’s Guide to Childbirth ve The Thinking Woman’s Guide to a Better Birth.

-       Seyretmek.  Tavsiye edeceğim belgeseller The Business of Being Born, What Babies Want ve Orgasmic Birth.  Bunları birlikte seyretmek için film geceleri de düzenliyoruz.

-       Başka hamilelerle vakit geçirmek.  Yogada, dans dersinde veya çeşitli toplantılarda.  Hamile kadınlar tarih boyunca hep bunu yapmaya ihtiyaç duymuş.

-       Doğumunuz hakkında olumsuz beklentilerini paylaşmak isteyen komşu teyzeyi dinlememek.

-       Bedeninizi dinlemek ve ilişkinizi güçlendirmek.  Spor yaparak, yoga yaparak, meditasyon yaparak…

-       Gerçekten güvenebileceğiniz, sizi dinleyen, isteklerinize saygı gösteren ve ‘ayrıntıları’ konuşmak için size zaman ayıran bir sağlık personelini bulmak için zaman ve çaba harcamak.

Zamanı geldiğinde herkese sağlıklı, mutlu bebekler ve tatmin olacakları doğumlar diliyorum.

Başak Kutlu Atay

Doğuma Hazırlık Eğitmeni ve Yoga Hocası

www.do-um.com

Papaya Salatasından Çıkanlar…

Thursday, August 13th, 2009

Portland, Oregon, 12 Ağustos 2009

Bu parça Zeyno için geliyor…

Bazı günler tek başıma PokPok’a geliyorum.
Papaya salatası ve sticky rice yemeğe.
Somtam ve Kao Niaw.
PokPok’da Thai Pop çalıyor. Rakrakmaytayraaaam…
PokPok’un Papaya salatası Tayland’dan sipariş edilmiş gibi göz yaşartıyor.
PokPok mahallemizin Thai lokantası.
Pok Pok Portland’ın en has Thai lokantası. Sahibi yıllarca Bangkok ve Chiang Mai mutfaklarında çalışmış bir Amerikalı. Taylandlıların Amerika’da açtığı lokantaların izlediği yolun aksine, bu Amerikalı sahip orjinale sadık kalmış. Tayland’da bir tek Farang’ların (Batılılara Tayland’da verilen isim) yediği PadThai ve muhtelif kızarmış pilav türevleri yerine menüsüne, Bangkok sokaklarında Thai halkının yediği bütün tavukları, benim birazdan mideye indireceğim Papaya salatasını ve bir iki bir şey daha koymuş. O kadar.
Portland’daki Thai lokantalarının sinek avladığı günlerde bile PokPok’un önündeki kuyruk köşeyi dönüyor.

Şimdi içerisi boş ama. Saat dört çünkü. Cuma gecesini bekleyen Portlandlılar bu saate yemek yemezler. Benim ise en sevdiğim saat bu yemek için.

Tayland yıllarından kalma bir alışkanlık.

Bir zamanlar evime beş altı dakikalık pedal çevirme mesafesinde bir lokanta vardı her gün dört buçukta gittiğim. Esas adı neydi bilmiyorum, biz faranglar RiverPlace derdik aramızda. Mekong nehrine doğru çıkan derme çatma bir balkona açılmış mavi kırmızı masalar ve plastik sandalyeleri ile şehrin en leziz SomTam’ını yapan kadınların yaşadığı bir aileye aitti. Ağzında emziği donsuz gezen kız bebek ile yüzünü ancak hep elinde tuttuğu aynasından görebildiğimiz ailenin ergen kızı dahil ailenin dört (belki beş?) kuşak kadınları, lokantanın girişinde sedirde oturur, gülüşe konuşa papayaları, domatesleri, fasulyeleri soyar, arada sırada ızgaradaki tuzlu balıklarla, kendi halinde bir köşede dönen tavukla ve pilavla ilgilenir ve tabii bir de masalara servis yaparlardı. Salaş haline rağmen öğlen yemekleri için NongKhai halkının tıkış tıkış doldurduğu bir yerdi RiverPlace. Müşterileri benim gibi bir tabak papaya salatası ve bir sepet pilavla yetinmezler, masalarını balıklar, tavuklar, Mekong viskileri ile donatır, boşalan tabakları da hiç affetmez, yerine hemen yenisini sipariş ederlerdi.

Ben nehre karşı papaya salatamı yerken genelde defterime gömülür, hem yer hem yazar idim. Etrafı da üstü gibi kalabalık civar masalardakiler dönüp dönüp bana bakıp kıkırdarlardı. Yetmez bir daha, bir daha bakarlardı. Biliyordum niye kıkırdadıklarını. Yerli arkadaşlarım anlatmıştı. Tayland’da yemek muhakkak grup halinde yenirdi. Tek başına yemek yemek ayıp değildi tabii de, epey tuhaf ve biraz da acınası bir durumdu. Hele ki yemek yerken yazı yazıyorsam, kafayı üşütmüş olmalıydım. Tayland insanları kafayı üşütmüş faranglara çoktan alışmışlardı alışmasına da, önüne geçilmez bir merak ile dönüp dönüp bakmaktan yine kendilerini alamıyorlardı.

Oysa ben nasıl da memnundum halimden!

Yirmili yaşlarımın ağır sosyalleşmesinde unuttuğum tek çocukluk zevklerime kavuşmuştum. Tek başıma yaşadığım bir evim vardı. Kimseye, HİÇ kimseye haber hesap vermeden alıp başımı kah Bangkok’a, kah Laos’a, kah adını telaffuz edemediğim civar köylere gidiyordum. Canım konuşmayı çekmiyorsa bütün bir pazar gününü ağzımı açmadan geçiriyor, sıkılınca yeni arkadaşlarımı ziyarete gidiyordum. İç sesimi yeniden duymaya, bir kitabı tek oturuşta bitirmeye, uzun uzun yazmaya başlamıştım. Çocukluğumun duyguları geri gelmiş, zaman yavaşlamış, hislerin renkleri, yapraklar ile bulutların hikayeleri yeniden belirmişti. Tek başınalık o ilk yıl beni büyülemişti.

Sonra Zeyno geldi.

Cihangir’deki arkadaşlarımız Zeyno’yu Tayland’a davet etmeme şaşırmış, ona da bana da sorup duruyorlardı: Zeyno ne yapacak orada? Hadi seni anladık, yoga filan derken asosyalliğe alışmışın, Zeyno nasıl yapacak, televizyonu, gece hayatı, biz biricik dostları olmadan oralarda tek başına? Emin miyiz? Bu sorulara güldü geçti Zeyno. Kalktı geldi. İlk haftanın sonunda odasına ve salonun ona ait köşesine yerleşti, benim bir yılda edindiğim arkadaş sayısını sollayarak, partilerde boy göstermeye başladı. O yıl orada, Tayland’ın uzak köşesi ufak NongKhai’da sekiz ay kaldı. Hiç televizyon seyretmedi. Bir keresinde Cihangir’deki geyik muhabbetini özlediğini -hüzünden çok şaşkınlıkla- söylemesi dışında -bildiğim kadarıyla- vatan hasretinin kıyısından geçmedi.

Ben ise ilk iki ay allak bullak oldum. Öyle alışmıştım ki yalnızlığıma, eve gelip de Zeyno’yu salonda, yerdeki minderlere kurulmuş çay içer, kitap okur bulduğumda şaşalıyordum. Zeyno da evde oturmayı seviyordu, ben de. Onun için benim varlığımın bir zararı yoktu, ben ise bir diğer nefesi duymadan evde yalnız kalacabileceğim bir saatciğe muhtaçtım. Bu yüzden bazen eve girmemle çıkmam bir oluyor ama sonra gün batımına pedal çevirdiğim akşamlarda içim içimi yiyor, habersiz hesapsız sırra kadem bastığım için keyfim de dengem de bir türlü yerine gelmiyordu. İstanbul’da geçirdiğim son yılımda Zeyno ile ufacık bir çatı dairesinde yaşıyorduk hiç derdimiz olmadan, şimdi ne oluyordu böyle bana?

Bugün kütüphanemi düzenlerken sağlıklı ilişki kurma ve yürütme yollarını anlatan bir yazı buldum. David Schnarch’ın yazdığı Passionate Marriage kitabının Developing a Self-in-Relation (İlişkide BENlik geliştirmek) bölümü. Bu bölümde Schnarch sağlıklı ilişkilerin temelinde yatan ve ayrımlaştırma diye tercüme edebileceğimiz differentiation pratiğinden sözediyor.

Bir yandan bireyselliğimizi koruyup öte yandan beraerliği yürütmek nasıl mümkün olur? Bu hassas denge sadece romantik beraberlikler için değil, aile ve arkadaşlık ilişkileri için de tavsiye ediliyor. İnsanoğlu beraberliğe, konuşmaya, dokunmaya olduğu kadar birey olarak varolmaya ve tanınmaya da muhtaç. Beraberlik ve bireysellik iki temek yaşam gücü. Bireysellik bizi hedeflerimize taşır, kendi başımıza kalmamızı ve başka kopyası bulunmayan eşsiz benliğimizi yaratmamızı sağlarken, beraberlik diğer insanların ihtiyaçlarını görmeyi ve topluluğa aidiyetimizi sağlıyor. Beraberlik için bireysellikten vazgeçmek de, bireysellik için beraberliği rafa kaldırmak da uzun vadede hayatımızda eksiklik yaratıyor. Bireylerin sağlam “ben” duygularını yitirip sadece “biz” olarak davranmaya başladıkları duygusal füzyon hali (emotional fusion) ilişkiyi içten çürütüyor. Beraber geçirilecek kaliteli vaktin bireysel hedefler uğruna askıya alınması ise çiftler arasındaki bağı zayıflatıyor. Scnarch’ın ayrımlaştırma kavramı bireyselliği ve beraberliği aynı ilişkide yaşama pratiği. Duygusal füzyonun tersi.

O çok sosyal yirmili yaşlarımda, aynı ilişkide hem bireysellik hem beraberlik ihtiyaçlarımı tatmin edebileceğimi göremediğim için tökezleyip durmuştum. Sonra da diğer aşırı uca attım işte kendimi. Dünyanın bir ucuna bütün insanlardan uzağa. Tayland’da tek başıma yaşadığım o ilk yılın sonunda bireysel alanımı sağlamca kurmuş, orada tatminkar ve mesud yaşamayı öğrenmiştim ama karşılığında beraberliği unutmuştum! (yalnızlığa alışmak o kadar kolay, evet) Ve kurmak zorunda kaldığım ilk ilişki, nisbeten en kolayı, Zeyno ile olan ev arkadaşlığı zehir gibi zor geliyordu!

Sağlıklı bir ilişkide tarafların tekbaşlarına hayattan tatmin bulmalarının değeri yansınamaz. Şu birbirini tamamlama hikayesi bana hep yaş geliyor. Ben kendim kendimi tamamlamaktan mahrum ise bir başkası nasıl doldurur benim eksiğimi? Benim tembelliğim eşimin başarısı ile yamanır mı? Bir başka makale (yoksa Tom Robbins miydi?) de dengeli, mutlu beraberliği iki tarafın kendini tamama erdimek için ayrı ayrı ama yanyana ve elbette ki birbirlerine model olarak, ilham vererek çalıştıkları bir ilişki olarak tanımlıyordu.

Ben alıp başımı giderken Zeyno ne surat astı ne de şikayet etti. Bir tek geceleri evde uyumamı rica etti. O kadar. Bir süre sonra onun kavgadan, hırgürden uzak tavrı beni de ihtiyaçlarımı dile getirme konusunda cesaretlendirdi. Karşılıklı ihtiyaçlarımızı dile getirip orta yolu bulmak için konuştuk. Zeyno ben yalnız kalayım diye, evden gitmeyeceğini, ama sanki evde yokmuş gibi davranabileceğini söyledi. Böylece ben tekbaşınalık ihtiyacımı salonun diğer köşesinde çay içip, kitabımı okurken de tatmin edebileceğimi keşfettim. (Bu keşif bugün hala işime yarıyor) Elbette evde yalnız olmak kadar sessiz değildi. Bir diğer varlıkla aynı mekanı paylaşmak, onun nefesini, beyin ve beden dalgalarının titreşimini algılamak, arka fonda çalan ama çok da farketmediğimiz bir müzikse, evde yalnız kalmak müziğin susması anında mekana yayılan sessizlik gibi bir şey. Zeyno’nun hafif, tatminkar, kulağı tırmalamayan varlığı, fonda çalmasını çoğunlukla zaten istediğim bir müziğe dönüştü. Birlikte yaşadığımız sekiz ayın sonunda onsuz eve döndüğümde karnımda bulduğum yumruyu, çocukluğumuzdaki yaz tatillerinin sonunda Yasemin’den ayrılıp eve döndüğüm günlerden beri hissetmemiştim.

Zeyno ile Tayland’da geçirdiğimiz süre bireysellik ile beraberliğin aynı ilişkide yaşanabileceğini öğretti. Bu dengeyi arkadaşlıkta kurmak, romantik bir ilişkide kurmaktan daha kolay tabii ama kolayından başlamıyor muyuz dengede durmayı öğrenmeye? Yine bu süre zarfında Zeyno’nun mutluluğundan ve refahından benim değil, onun kendisinin sorumlu olduğu kafama dank etti. Kendi seçimlerinden sorumlu yetişkin bir bireyin mutluluğunu sağlamak diğerinin kapasitesinin ötesinde birşey. O kişinin mutluluğunu paylaşabilir, hatta o mutluluğa katkıda bulunabiliriz ama yoktan varedemeyiz. Aynısını kendi mutluluğumuz için de söyleyebiliriz. Eş, dost, evlat mutluluğumuza katkıda bulunabilir ama onu bizim için varedemez. Kulağıma küpe ettiğim bu bilgi de bugün hala -gayri resmi- evliliğimde çok işime yarıyor.

Öğleden sonra bir gün, ufak Honda motosikletimizin gidonunda acemi şöfor ben, arkamda gözü kara Zeyno, ömürlerinde -televizyondakiler hariç- farang yüzü görmemiş, donsuz çocuk sürülerini peşimize taka taka civar köyleri geziyorduk. Bahçelerde gülüşerek sebze soyan kadınları, hamaklarda uyuklayan yaşlı amcaları, öğleden sonra sıcağının boş meydanlarını ardımızda bırakıp bir sonraki köye, sonra bir sonrakine…Köyleri birbirine bağlaya kızıl kahve toprak yolların iki yanında fosforlu yeşil pirinç tarlaları ile ortasında nilüfer çiçekleri açmış bataklıklar uzanıyordu. Biz avaz avaz Teoman şarkıları söylüyorduk. Şakımaya ara verdiğimiz bir an Zeyno belime sarılıp kulağıma bağırdı: “İyi ki peşinden geldim buralara da bu güzellikleri kendi gözlerimle gördüm! Çok mutluyum!”

Acıkmıştık. RiverPlace’de somtam ve kao niaw ve tuzlu balık yemeye Nong Khai’ye çevirdik gidonumuzu.
Saat dört buçuğa geliyordu.

Musings about being sick…

Wednesday, August 5th, 2009

Musings about being sick…..


Recently I got quite a bad cold. As we all know colds are NO fun. You can feel really sick but frequently you are not so sick that you stop trying to do things. The flu is quite different although it is also a virus. With the flu you are usually prostrate and really feverish and achey with nausea and or vomitting and you have no choice but to be in bed. But, like with this cold, I kept trying to push through it or fight it or just plain ignore it. It was not until I had someone say I looked like crap and a normal walk to work had me in a cold sweat that I thought I might have a bug.  As they say doctors can make the worst and most stubborn patients and I think for the most part that is probably true. They do not see the simple things that can be done to make them feel better.  Sleep, sleep, water, eat lightly, no sugar, caffeine, alcohol, more sleep, immune stimulating herbs, ginger tea, a good sweat/hot bath, more sleep and rosehip tea. That was my customized simple “treat a cold” prescription for myself!


Funny that medical students often become hypochondriacs! As soon as you finish studying something like dermatology (the branch of medicine that deals with skin and its diseases) inevitably what appears next on your skin has got to be the most rare and fatal skin disease known to man. I remember actually being convinced I had Diptheria (a serious bacterial infection that most kids are now vacinnated against in Europe and North America) when I got a sore throat in medical school. Never mind that in the United States there are only 2 to 3 diagnosed cases a year. It did not occur to me then that my sore throat probably was due to no sleep and from talking too much. Hmmm…


For some reason this cold allowed me to really appreciate the healing aspect of being sick. Sounds strange but sickness is your body speaking to you and although I was slow to listen I finally did and I learnt a lot. It allowed me to think about why I got sick and to understand (not blame myself) where I needed to support myself more. Sweating and blowing your nose is a lovely little detox and just being quiet and drinking ginger and rosehip tea allowed me to sweat and give my liver a break. Also asking for help and letting people take care of you is always a challenge… for me anyways. (Thanks to my friends who brought me lemons and brocolli!) That is also part of the learning process. The body is a complex, wonderful (and sometimes frustrating) teacher with an innate powerful abitility to heal itself if given the chance. Pay attention to it…

Kompost

Wednesday, August 5th, 2009

Merhaba, çoğunuz beni Yoga eğitmeni olarak tanır fakat son birkaç yıldır Permakültür ile ilgili çalışmaktayım.   Permakültür nedir?  Sürdürülebilir insan yerleşimleri yaratmayı sağlayan bir tasarım sistemidir.   Bize, gezegenimizin doğal döngülerine karşı olmak yerine onlarla birlikte yaşamamıza yardım eden ilkeler üzerine kurulu pratik araçları  öğretir.  Permakültürün ilk ilkesi  “Dünyayı koruma”dır bu yüzden ilk blogumda size bunu destekleyen pratik ders vereceğim.   Dünyayı koruma, günlük hayatımızda gezegenimize sahip çıkmak anlamına gelir.  Kaynakları doğru kullanmak ve kirletmemek tabii ki bunun bir parçasıdır.

Kendi evlerimizde tükettip attığımız şeylerin çoğu organik atıklardır .  Bunların arasında gıda atıkları, kağıt, küller ve sebze artıklarını sayabiliriz.  Herkes küresel ısınmanın ne olduğundan haberi vardır değil mi?  Bu, çevremize saldığımız karbon yüzünden meydana gelir.  Bazen karbonun etkilerini azaltmak için ağaç dikmekten bahsederiz.  Bunu başarmanın başka bir yolu da karbon ayrıştırma veya karbonu atmosfer yerine toprakta biriktirmedir.  Modern tarım, toprağı tahrip eder, karbonu kimyasal gübreler ve genetiği değiştirilmiş ürünlerle atmosfere salar.  Peki bunun bizimle ne alakası var, biz tarımla uğraşmıyoruz ki?  Fakat, eğer küçük bir bahçemiz varsa toprak veya ayrıştırılmış karbon üretmek için kendi organik atıklarımızı kullanabiliriz.  Buna kompostlama veya atıkların gübreye dönüştürülmesi denir.  Yemekleriniz bahçenizde kullanabileceğiniz zengin bir gübreye dönüşür, bu da çöpünüzün miktarını azaltır.

Buna biz bir sene önce başladık ve çok az bir çabayla çöp miktarımızı azaltarak toprağımızın kalitesi önemli derecede artırdık!  Önceden nerdeyse evden hergün büyük bir çöp torbası çıkartırdık şimdi tüm organik atıklarımızı kapaklı bir kutuya koyup bahçeye götürüyoruz ve geriye atılacak çok daha az çöp kalıyor.  Bu da daha az atık, daha az çöp torbası, ve çöpümüzü taşımak için daha az enerji demek.

Bunu kendi evinizde nasıl uygulayabileceğiniz hakkında bir sorunuz varsa lütfen benimle temasa geçin.

İlgili dokümanı indirmek için tıklayın

Hint Yağı Banyosu

Monday, August 3rd, 2009

Geçtiğimiz haftasonu, ne zamandır yapmayı düşünüp bir türlü cesaret edemediğim hint yağı banyosunu yapmaya karar verdim.  Maysore’da iken, 3 kız kardeşler diye bilinen üç kızkardeşlerden randövu alıp yaptırmayı düşünmüş, sonra da caymıştım…  İş başa düşünce, tabi intertten hint yağı ve hint yağı banyosu ile ilgili biraz araştırma yaptım. Önce bunların bir kısmını size aktarıp sonra da kendi deneyimi anlatıyım…

Hint yağı, ingilizcede castor oil diye bilinen yağ, Dr. David Williams’a göre (Ashtanga öğretmeni David Williams ile karıştırmayın) halk şifacıları tarafından eskiden beri türlü hastalıkları tedavi etmek üzere kullanılırmış.  Williams bu yağın etkili olmasında normal dışı kimyasal birleşiminin rol oynayabiliceğini söylüyor.  Hint yağının içindeki yağ asitlerinin %90’ı  ricinoleic asidi  diye bilinen asitten oluşuyor. Williams’ın bildiği kadarıyla ricinoleic asiti sadece hint yağında bulunuyor ve bu asitin bu kadar yoğun oranda hint yağında olmasından dolayı hint yağının üstün şifa özelliklerine sahip olabiliceğini bildiyor.  Ricinoleic asiti ise çeşitli virüslerin, bakterilerin, fermentlerin ve küflerin  oluşmasını önlemekte etkili.  Bu özelliği de saçkıranı, el ve ayak parmaklarındaki mantar hastalıklarını, cilt iltihaplarını, akne, kronik kaşınmaları tedavi etmek için local olarak kullanılmasını açıklıyor. Bu gibi hastalıkları iyileştirmek için hint yağına batırılmış bir bezin hasta bölgeye sarılabiliceği söyleniyor.

Williams hint yağının diğer yararları olduğunu da bildiriyor. Hint yağı ile hazılarnanan sıcak bez paketlerinin kullanımının timus bezi ve diğer bağışıklık sistemi fonksiyonlarını geliştirdiğini anlatıyor. Ayrıca diğer lenf sistemi ile ilgili kireçlenme, eklemlerde şişme, mensturasyon ile ilgili tıkanıklıklar, kalın bağarsak ile ilgili problemler gibi  rahatsızlıklar karşısında da hint yağı  paketleri kullanımının yanıt verdiğini bildiriyor.

Ashtanga öğretmeni Kimberly Flynn Williams ise bir makelesinde hint yağ banyosunun nasıl yapıldığını anlatıyor.  Bu banyo Güney Hİndistan’da yapılan geleneksel Ayurvedik bir uygulama.  Kimberly, geçenlerde kaybettiğimiz Ashtanga Yoga ustası Shri K. Pattabhi Jois’in öğrencelerine hint yağ banyosunu bir rütin olarak yapmalarını tavsiye ettiğini söyliüyor.  Her hafta yapılan bu banyo, vücuttaki, özellikle de eklemlerdeki, karaciğerdeki ve ciltteki aşırı ısının azaltılmasında ekili oluyor.  Vucütta aşırı ısı dengesizliği genelde düşük kaliteli yaşam tarzından kaynaklanıyor ve yoga uygulamamızın oluşturduğu ısı ile de artabiliyor.  Aşırı ısı eklemlerde acı ve sertlik olarak ve sırtta, (genelde sag alt tarafta) ve kalçada kuvvetten düşüren bir acı olarak hissedilebiliyor.  Bu ısı ayrıca asabiyete, kırmızı cilde, akne ve gözlerde kızarıklığa da neden olabiliyor.

Kimberly, Pattabhi Jois’in her Cumartesi sabahı yağ banyosu yapılmasını tavsiye ettiğini söylüyor.  Banyodan sonra günün geri kalanında dinlenmek, yani yoga ve ağır işler yapmaktan ve ayrıca güneşten, soğuk sudan sakınmak tavsiye ediliyor.  Hint yağı banyosu aslında öğrencinin yağ dolu bir kuvette yatması değil.  Banyo denmesinin nedeni Hindistan’da insanlar banyoyu başlarından kova ile su dökerek yapıldıklarından dolayı.  Buna göre de, yağ banyosunda öğrenci önce yağı başına sürüyor.  Başın tepesine sürülen yağ ısıyı vücudun tepesine çekiyor ve ısı başın tepesinden çıkıyor.  Sonra ise deriden ve saçtan soap nut tozu ve yeşil tozun su ile karıştırlması ile yapılan özel bitkisel bir macun ile tam olarak çıkarılabiliyor.


Hint yağı banyosu talimatları:

Öncelikle yağ şişesini sıcak suya koyup bekletin, böylelikle yağ incelip daha kolay uygulanabilicektir.

  1. Yeterli miktarda yağı kafa derisine ve sacların uçlarına kadar ovalayarak başınıza sürün.
  2. Yağı başınızda bekletin.  İlk banyonuzda sadece 5 dakika bekletin.  Her hafta bu süreyi 5 dakika kadar, ta ki 2 saati bulana dek (6 aylık bir süreç) uzatın. İki saat yağın başta durabileceği maksimum zamandır. * Önemli not – Yıllarca vücutta birikmiş ısı güvenli bir şekilde çıkmalıdır.  Bundan dolayı, yağın başta durma zamanı ile ilgili tavsiyeyi yakından izleyin.  Sürecin tavsiye edilenden fazla/hızlı uzatılması, ısının çok hızla yikselme semptomları olan soğuk algınlığı, kusma, titreme ve ishale neden olabilir.
  3. Yağın başta durma zamanı dolunca yağı bolca vücuda da uygulayın.  Yağı vücuda sürerken özellikle dirseklere, dizlere, omuz eklemlerine, omurga boyunca ve vücudunuzda kronik ağrıların olduğu bölgelere iyice masaj yaparak yedirin.  Yüzünüze sürmenize gerek yok.  Bu adım 5-10 dakika kadar alacaktır.
  4. Çok sıcak bir banyo alın.  Sıcak su başınızdan akarken başınıza iyice masaj yaparak yağı yedirin ve yağladığınız cildinizi eklem bölgelerine odaklanarak ovalayın,  Bu önemli bir adım çünkü sıcak su gözenekleri açarak vücuttaki ısının ciltten ve eklemlerden çıkmasını sağlar.  Bu duş 5 ila 15 dakika arasında sürmelidir.
  5. Soap nut ve yeşil tozdan yaptığınız macunu veya sabunu ve şampuanı vücuda ve saça sürün.  Suyu kapatıp iyice sabunu ya da bitkisel tozu tüm vücuda ve kafatasına ovalayın.  Tozun gözlere kaçmamasına dikkat edin.
  6. Duşu açıp sabunu ya da tozu çıkarın.  Suyun sıcaklığı rahat ettiğiniz bir ısıda olsun.
  7. Banyoyu temizleyin.  Banyonun yeri çok kaygan olucaktır.  Yeri temizleyip banyonun tıkanmaması için çok sıcak su dökün.

Evetttt, benim deneyimime gelince….

Burda soap nut ve yeşil toz bulunmamasına rağmen hint yağı banyosunu yapmaya karar verdim.  Kimberly’nin dediğine göre Pattabhı Jois soap nut olmayan yerlerde hint yağı yerine badem yağı kullanılabiliceğini söylermis ama ben bu kadar övülen hint yağını kullanmakta kararlıydım ve yağı sabun ve şampuan ile çıkarabiliceğimi düşündüm.  Mısır çarşısından aldığım hint yağının yarısını bir kavonoza ayırdım ve kavonozu sıcak suya koyup yağın ılınmasını sağladım.  Sonra banyoya girip önce başıma iyice yağı sürdüm.  İlk defa bu banyoyu yaptığımdan başımda yağın gereğinden fazla kalmasından korktum ve beklemeden yağı vücuduma da sürmeye başladım.  Dirseklerime, dizlerime ayak bileklerime, kalçalarıma ve sırtıma iyice yağı sürdüm ve vücudumu iyice ovaladım. Bu arada sıcaklar basmaya başladı hafiften.  Sonra suyu sıcağa açtım ve önce tümden ıslandım ama 3. Adımı unutup saçımı hemen şampuanladım, sonra vücudumu iyice sabunla ovaladım, ve duşumu aldım.  Ama vücudum hala biraz yağlı idi.  Banyodan çıktıktan sonra  odamda otururken başımda yoğun bir sıcaklık hissettiğim gibi başım da ağrımaya başladı.  Ağrı biraz şiddetli olunca uzandım ama kalkıp bir daha duşa girme isteği oluştu.  Hem yağın saçımdan ve vücudumdan daha iyi çıkması, hem de başımın serinlemesi için…  Bu yerinde bir istekti ve  ikinci banyodan sonra çok daha iyi hissettim.  Sanırım  Kimberlyn’nin dediği gibi önce sırf sıcak su altında durup vücudu iyice ovalayıp sonra şampuan ve sabun ile duş almak ve de sacı iki kere yıkamak iyi fikir.  Böylelikle ikinci kez banyoya koşmak durumunda kalmassınız benim gibi.  Bu arada, bitkisel tozsuz da yağın belki tamamen değil ama oldukça çıktığını düşünüyorum.

Tabi olay asıl ertesi sabah uygulamamı yaparken nasıl hissetiğim idi.  Sanırım benim beklentim eklemlerimin yumuşacık hissetmesi ve daha esnek olmamdı.  Beklentilerim ile gerçek  arasında biraz fark oldu tabi ki.  Olağan dışı bir esneklik hissetmedim.  Fakat oldukça ağır hissettim kendimi!  Bu durum önce biraz şaşırtıcı olmak ile beraber aslında bir mantığa da oturuverdi.  Bir önceki gün hayatımda ilk defa hint yağı banyosu yapmış ve vücumda birikmiş ısının bir kısmını atmıştım ve bunu fiziksel olarak yoğun bir şekilde baş ağırısı ve vücudumda genel bir ağırlık olarak hissetmistim.  Bunları takiben ertesi sabah uygulama yaparken de ağır hissetmem çok doğal bir durumdu.  Tüm bunları hissederken bir de, Haziran ayında Londra’da iken tanıştığım Ashtanga öğretmeni Mathew Sweeney’nin Patanjali’nin Yoga Sutralarından biri ile ilgili yorumu aklıma geliverdi.   Genelde “ Poz sabit ve rahat olandır” (2.46. Sthira-Sukham Asanam) diye tercüme edilen sutrayı Sweeney “Ağırlık ve hafiflik her pozda bütünleştirilmelidir” diye tercüme edip, yoga yaparken genelde hep hafif olmaya odaklanıldığını ama hafifliğin yanında ağırlığında bulunması gerektiğini söylemişti.  Niye derseniz… Sweeney ağır olmanın negatıf bir özellik değil sadece hafif olmanın karşı niteliği olduğunu ve ağır olmanın aynı zamanda güçlü olmak, topraklanmak ve sabit olmak anlamlarına da geldiğini söylüyor …  yani hafif olmanın yanı sıra merkezimiz de olabilmek, yoğunlaşabilmek de…  izin verdiğimiz  zaman da yoga pozları vücumuza ve yer yüzüne topraklanmamıza, ayaklarımızın üstünde ağırlığımızı hissetmemize yardımcı olan uygulamalardan biri.  Ben de geçtiğimiz hafta kendimi pek bir uçuşur bulmuştum, sanırım geçirdiğim zehirlenmenin ertesi böyle bir durum meydana geldi.  Hint yağı da beni yerime oturttu biraz J ve bir yandan da, ağırlık ile önceden tahmin edemediğim ama aslında var olan bir gücü de kaşfettim kendimde Pazar sabahı…  Herhalde bu ağırlık hafiflik durumu ilerleyen günlerde biraz daha dengelenecek.   Bu arada hint yağı banyosuna devam edecem mi diye sorarsanız, evet edecem. İlk sefer belki biraz zorlu oldu ama yaptıkça yararlarından tam tamına faydalanabileceğime inanıyorum.

Eğer siz de hint yağı banyosuna niyetlenirseniz ve sorularınız olursa, çekinmeyin bana sorun.  Kendi anladığım kadarıyla yardımcı olmaya çalışırım.



What is Duhkha?

Thursday, July 30th, 2009

10 years ago my best friend at university gave me a book on meditation. After reading this book I was hooked. Within a few days I had enrolled on a meditation course taught by the Western Buddhist Order in Newcastle Upon Tyne.  I was 19 years old. Even at a young age I could recognize my suffering and this is what triggered my respone to the Buddhist teaching.  I had a feeling of dissatisfaction that was preventing me from fully engaging in the world around me.  The suffering I was experiencing is what Buddhists call Duhkha. It is claimed that the Buddha said ‘I have but one teaching, suffering and the cessation of suffering’.

Duhkha is a Sanskrit word, Duh – meaning anything that is not good, kha – is connected to the word Chakra (wheel). So Duhkha is said to mean the ‘ill-fitting wheel’, a journey that is not comfortable.

My Buddhist teachers taught me that what Buddhists and Yogi’s call ‘enlightenment’ would end this suffering. My problem was that my limited understanding and experience at that time led me to believe that the the path to enlightenment was gained by developing worldly qualities. For example I placed importance upon developing qualities like chastity, focus, honesty, non harm, being vegetarian and even flexibility. I believed developing these qualities was the path to awakening. But all it did was increase my egocentricity. Unfortunately this approach still predominates the world of meditation and yoga. This approach actually hinders our spiritual growth by increasing our egocentricity.

What one must understand is that any desire we have to change ourselves even for what we might consider better is driven by our ego and further strengthens our belief in a separate self.

When I started practicing meditation I had many expectations. These expectations were based on my previous experiences and desires. They were worldly and egocentric. For example i thought meditation would make me a better person. My motivation to be a better person was because I felt guilty that I was not a good person. My motivation was from a sense that I was somehow inadequate, and that I could and should change who I was. This is many seekers first mistake and often is never recognized.

So in the early days of my spiritual practice I was being motivated by concepts that I was already very familiar with, guilt, honesty, purity, etc. The problem is that I already had these qualities developed in me to a certain degree. I am a relatively honest, happy, good, trustworthy person. But these qualities had not made me suffer any less and everyone around me was also suffering irrespective of how much they had developed these qualities. For example many yogi’s especially in the west make developing flexibility their primary motivation, how many times have I heard from intelligent people “flexible body, flexible mind”, but if flexibility was to reduce suffering then dancers would be the happiest people on earth, but we know this isn’t true. So I realized developing these very worldly qualities was unlikely to end my suffering.  What I needed was something radical and something that I had not recognized before.

Wayne Liquorman makes a distinction between a saint and a sage. A saint is a person who extols the most revered worldly qualities in a specific time and place. These are normally qualities such as kindness, chastity, selfless-service etc. The problem is that most saints suffer. Whereas a sage, an awakened being is completely at peace irrespective of time and space. They have awakened to a truth that has ended their suffering.

This is when my journey took me to study with Godfrey Devereux. Godfrey is a wonderful teacher to me. When I went to live with Godfrey in Ibiza I clearly remember saying to Anita (Anita lived with us in Ibiza) a few days after my arrival that i wanted to be a ‘better person’. She started laughing. I didn’t understand.

Godfrey is a yoga teacher who has absolutely no interest in developing someones flexibility. His only interest in me was to communicate his understanding that I was ok the way I was. That I didn’t need to change anything about myself. To borrow the words of Adyashanti “letting myself be is aligning myself with awakening” and the end of my suffering.

GRACE what happens next?

The basic tenant that underlines Buddhism is the law of interconnection or dependent origination. That everything that arises is conditioned by other factors, whether it is a thought, a spoken word, an action or even an intention. My understanding of this concept is that everything is conditioned, not partly conditioned but 100% completely conditioned. There is nothing that is not completely conditioned. And this is true whether we believe in it or not or whether we are aware of it or not. There is no escaping the conditioned nature of existence.

So if action is 100% conditioned I can only derive one conclusion that I David Cornwell am completely unable to make an independent free decision. That the ability to decide or to choose is beyond my control. That not only have I never been in control of my life but that I never will be. My experience is that when this awareness begins to move deeper the sense of a separate self begins to fall away. We begin to live a life without blame and without shame for what I have done to others or for what I think others may have done to me. In a sense there is nothing to forgive. So when I ask myself the question how can I develop this awareness? The first thing that I need to recognize is that there is no ‘I’ to develop. So the only thing to do is to watch life unfold. We don’t know when the moment of understanding may arrive, it could arrive from reading this blog, or in a meditation class or from reading a book by an enlightened master. I have seen many times in my classes students gaining an insight through this teaching, moments when understanding happens and the process begins.

This might sound far out, you might even think that I am in a cult. But lets look at it. Just think in your mind what conditions have arisen today for you to be seated at your computer able to read this blog. Take this blog as an example and in your mind make a spider web of all the different factors that came into being today for you to read this blog, from computers, the internet, being in the luxurious position to have the time to read this, maybe you are at work, an interest in yoga; keep broadening the spider web and quickly you will see that every thing that happened to you today is connected and has conspired so that you are sitting in front of your computer right now, as T.S Elliot wrote in the Four Quartets “Time present and time past, Are both perhaps present in time future”. Keep growing the web and quickly you will come to see other factors and perhaps if you look at these factors through the lens that they are outside of your control then maybe your relationship with them may change. Keep going back, growing the web, you will see the connections extending to yesterday, to your childhood, to your conception , even your parents conception and before, the web is endless; is it not arrogant to think that these factors are in your control? In Mahayana Buddhism they use the image of Indra’s web to illustrate ‘no separate self-hood. Indra’s net is an infinite net of jewels with each jewel reflecting all the other jewels.

This understanding is what I learned from my time studying with Godfrey Devereux. Other teachers such as Ramesh Balsekar, Wayne Liquorman, Cas Swinger to name but a few have further developed my understanding of this subject. And later when I reread the teaching of the Buddha I was able to distill this understanding from his teaching.

Now you may ask, if David believes that every action he makes is beyond his control then he is capable of anything? It seems to be a world without morality.

It is true that it is a world without morality, from my knowledge the Buddha never spoke of morality as we know it. But let me put this straight, nobody is able to act in any way that is outside their conditioning. I have been conditioned to be a relatively trustworthy, kind and honest person. My family have these qualities and my friends have these qualities. These are my qualities and I am so conditioned. Therefore it is likely I will continue to extol these qualities. I am not conditioned to be a violent person so it is unlikely I will be violent in the future even though I live with the awareness that I am not in control of my actions.

When one lives with this awareness, externally very little changes, but as the concept of dependent origination moves deeper it takes on an energy or a way of being that permeates my soul. It permeates my relationships and becomes the lens with which I view life. It is no longer a concept but a living understanding. As the concept is tested in the battleground of daily experience with each recognition that there is no individual who is acting the awareness moves deeper. As the awareness moves deeper my relationships with myself and others become easier. I suffer less. I have heard that over time the belief in a separate self can disappear completely, just like the wearing away of an old pair of shoes until one day there is no longer any feeling of separation. In my opinion this is Enlightenment. I have recently seen a video of the enlightened master Nisargadatta Maharaj, he said something along these lines ‘ just as you find it impossible to believe that all action is conditioned, I find it equally impossible to see any action as separate and in my control’.

I would like to finish by answering a couple of questions regarding what we typically call yoga posture practice and meditation practice. I will quote Charlotte Joko Beck when I say that they are “nothing special”. At the moment I have a daily yoga posture practice that I recognize is something that is happening beyond my control. Luckily it is enjoyable and increases health but I do not regard it as anything special or better. For example it is not better than jogging but there are some wonderful qualities that are unique to yoga postures. But let me be clear; I would like to make a distinction between meditation as something that simply happens versus the egoic desire to master our body and mind. Meditation requires no effort, it happens when we are not pushing, when our desires have fallen away. If meditation happens the sense of a separate self is simply not present.

The egoic desire to master the body and mind is not meditation but concentration. Mastering our body and mind is not only impossible as any honest practitioner will tell you but leads to guilt and judgement as the feeling of a seperate self increases. In fact if your happiness is dependent upon rites and rituals or external achievements then you are simply developing your ego and strengthening your feeling of separation. This can only lead to increased suffering. To use an example by Adyashanti, this approach to spiritual practice is the same as getting someone to be quiet by taping their mouth shut, the technique is effective but deeply manipulative. Once the tape is removed their will be an equal and opposite reaction. Finally I will state that for me there is no such thing as ‘practice’, the word practice imply s that I must somehow prepare myself for something and that I am in control.

There is simply that which is happening, everything else is imagination and speculation driven by our egoic desires.

I will conclude by retouching on one more point; Grace.

My understanding is that everything is grace irrespective of what our preferences may be. Grace is simply that which is happening. For some people grace may manifest as a healthy spine, others may be crippled, some may be saints while others may be an insturment of immense suffering for many people.  Some may be lucky enough to be graced with the energy of enlightment, others will have a life based on the need to control and manipulate. We will never know what the next moment may bring even though it has already been written. Life is an unending mystery not something to be mastered. We are not in control of our lives and how we may respond to a teaching is beyond our control. Some of you may read this and recognize my words others will react. But in any case I will finish by loosely quoting my teacher Godfrey Devereux, “you have been, you are and you always will be absolutely perfect”.

Baba Bana Parayı Öğret

Friday, July 24th, 2009

21 Temmuz 2009 – Portland, Oregon

Siz uyurken Cuma gecesi, dünyanın hala güneş alan yanında ben, asfaltlarından duman tüten Portland sokaklarından serin bir kafeye attım kendimi ve sabahtan beri bu yazıyı yazıyorum. Yeni mini bilgisayarımda. Mini öyle her işi yapan bilgisayarlardan değil. Yazı yazabiliyor ve internette dolaşmamı sağlıyor. Parmaklarımı rahat rahat üzerinde uçurabileceğim büyüklükte bir klavyesi var. Rengi mavi. Kilosu belki 2 belki 2 buçuk. Pahada da havada da hafif çektiği için yanıma alsam mı almasam mı diye düşünmeme bile gerek yok. Belli mi olur bir yazı geliverir parmaklarımın ucuna diye hep bisikletimin terkisinde taşıyorum.

İşin aslı benim zaten böyle bir bilgisayarım vardı. Üstelik bir buçuk kilo bile çekmiyordu. Henüz bir yıllık garanti süresini bile doldurmamıştı ki….Kayınvalidem pek beğenip bir tane de ona almamı rica edince eskisini yarı fiyatına ona satıp, kendime yenisini almak gibi parlak bir fikir düştü aklıma. Paketi açınca gördük ki yenisinin eskisinden tek farkı ağırlığı ve MAVİSİ. Şimdi yeni minim, bisiklet kaskım ve çantamla şahane bir uyum içinde titreştiğinden, kafelerde, bahçelerde kendimi tastamam hissediyorum. (Geçen gün sevgilim sorduğunda, nasıl bir obje senin ruhunu tamamlar diye, ona objelerle değil ancak bilgi ile ruhumun tamama ereceğini söylemiştim. Şimdi bu kendini bilmez ukala beyanımı geri alıyor, kendisinden anlamadığı bir dilde yazılmış bu blogda özür diliyorum. Ruhumu tamamlayan obje mavi bir mini bilgisayarmış!)

Geçen Mart, yaşgünümün ertesinde babamdan bana, para kazanma dersleri vermesini rica ettim. Babam dört çocuklu dar gelirli memur ailesinin en küçük ve tek oğlu olarak sıfırdan başladığı turizm işinden ufak bir servet yaratmış bir zeka pırıltısı. Benim çimenlerde yatıp, kitap okuyarak –ve burada değinmek istemediğim nice başka şeyler yaparak- geçirdiğim (18 ila 28 arası) yaşlarında kurduğu, büyüttüğü, alın terini akıttığı bir şirketi var. Bu şirketi bir gün bana teslim etme hayali ile ilk gençliğim boyunca bana iş güç öğretmeye uğraştı durdu. Yaz tatillerinde gelip yanında staj yapmamı rica etti, aldırmadım. Yurt dışına grup götürdüğü seyahatlerde yardımımı istedi, keyfe keder -ve ülkesine bağlı olarak- bazen gittim, bazen burun kıvırdım. Üniversitede işletme okumamı tavsiye etti, kapıyı çarptım çıktım. Zaten o yıllarda beni kimse anlamıyordu, fırsat bilip biraz daha ağladım.

Ben burnumun dikine gittikçe babam hayal kırıklığına uğradı mı bilmem, ama bana hiç kızmadı. Kızmadığı gibi rahat yaşamam için ihtiyacım olan parayı da benden hiç esirgemedi. Boğaziçi Üniversitesi’nde çalışmaya başladığım ilk ayın sonunda, Yasemin’le Cihangir’de tuttuğumuz dairenin kirasının ancak yarısını ödeyebilen o maaş ile hayatımı sahiden kazanacakmışım gibi içten beni tebrik etti. Yine o yıllarda başgösteren devr-i alem tutkumun bilet sponsoru olduğu yetmezmiş gibi, ben sözde özgür, uzak ülkelere yelken açarken cebime bir de kredi kartı -ne olur ne olmaz- yerleştirdi.

Sonraki yıllarda da kendi başıma kazandığım paralar devde kulak kaldı. Suistimal etmemek için sahiden çok çalıştığım babamın desteği ise hiç kesilmedi. Bağımsızlık savaşcısı kızı bir işten diğerine uçar, sonu gelmez eğitimlerini sürdürürken babamın “ne olur ne olmaz” kredi kartı defalarca pos makinalarına girdi çıktı. Otuz yaşım geldi, sonra yaş otuz beş. Yoga geldi hayatımın merkezine yerleşti. Yogayla beraber yaşamı sahici kılma tutkusu kanıma girdi. Böylece kişisel çelişkilerimi önüme döktüm bir bir çözmeye. O zaman anladım ki ekmek paramı kazanmaktan acizken, bağımsız bir yetişkinmiş gibi yapmak, kandırmacaya karşı mücadelemle tam ters açı yapıyor.

Kişisel gelişimin evrelerini inceleyen Vern Black’in Integrity Tone Scale şemasında en alt kategorinin adı disloyalty. (sadakatsizlik/hakikatsizlik) Bu seviyede kişi, kendini ve diğerlerini aldatarak hayatını sürdürüyor. Black’e göre dünya üzerindeki insanların yüzden sekseni bu kategoride yaşıyor. Disloyalty yani sadakatsizlik/hakikatsizlik aşamasında. Kendine ve diğerine. Olmadığın bir şeymiş gibi yapmak ve kendini öyle sanma hali. Mesela, diyor Black, bir yere geç kaldıysanız ve trafiği, onu bunu şunu suçluyorsanız hakikate sadık değilsiniz. Geç kalmışsınız VE trafik varmış. Çünkü diyor eğer ki yolun sonunda sizi bir milyon dolar bekleseydi, ve bu ödülü ancak tam zamanında oraya vararak kazanmanız söz konusu olsaydı, trafiği hesaba katarak evden erken çıkar, geç kalmazdınız. Dolayısıyla trafik yüzünden geciktiğimizi söyleyerek hakikate ihanet ediyoruz. Hiç param yok, hiç vaktim yok bahaneleri de sadakatsizlik örnekleri olarak verilmiş.Foto: Kokia Sparis

Vern Black sadakatsizlik aşamasından yükselmenin anahtarını da veriyor bize: Doğruyu söyleyin! Tell the truth. Babam ve annemden aldığım paralarla epeyce lüks hayatımı sürdürür ve özgürleşmekten söz eder, özgürlük üzerine dersler verir, yazılar yazarken ben gerçeğe sadık mıyım? Vaazımı kendi hayatımda uygulayabiliyor muyum? Yoksa ben de “dediğimi yapın, yaptığımı etmeyin”ci hocalardan biri miyim?

İşte bu düşünceler nihayet otuzbeşinci yaşımı tamamladığım gün aklıma düşmüş vaziyette şirketin yolunu tutup babama n’olur bana para kazanmanın yollarını öğretmesini rica ettiğimde, ilk tepkisi kahkaha atmak oldu tabii. Ama anlattı da: Bir kere çok çalışacaksın, dedi. Düzenli, sebatlı, disiplinli çalışacaksın. Gelirinin giderinin ve borçlarının hesabını tutacaksın. Aylık masraflarına bakıp hangi harcamayı yapmasam da olur diyorsan onu tekrarlamayacaksın. Lüks harcamalarına dikkat edeceksin tabii ama seni pişman etmeyenlerin üzerinde fazla durmayacaksın. Onlar da lazım.Yatırıma para harcamaktan çekinmeyeceksin. Yoga hocalığından başka iş yapmak istemiyorsan, o zaman öğrenci sayısını arttıracaksın. Bu süreçte kimseyi aldatmayacak, çalmayacak, hakkını yemeyecek ve hakkını yedirtmeyeceksin. Çalıştığın işi seveceksin ki yıpranmayasın. Aklını durmadan çalıştıracaksın. Anlamadıysan, soracak, yine anlamadıysan daha da soracaksın. Bu işleri senden iyi bildiğini sandığın kimselere teslim olmayacaksın, aklına yatana kadar düşüneceksin. Yanılabilir, yenilebilirsin, duygusallaşmayacaksın. Çalışman karşılığında kazandıkların konusunda kafan net olacak. Evet, kazandığın şey para ama o para ile nelere sahip olacağını da görebilmen lazım ki işinin ve emeğinin değerini anlayabilesin. Emeğinin, zamanının, sahip olduğun bilginin parasal karşılığını kendin belirleyecek ve o değerden azına razı olmayacaksın. Pazarlık esnasında kendine biçtiğin değeri dile getirirken utanmayacak, o değer sana ödenirken onu kazandığın için gurur duyacaksın. Verdiğinin karşılığında aldığın net olacak kafanda. Karşılıksız iş yoktur. Kazancın her zaman para değil, bazan ün, statü, takdir, tatmin veya mutluluk olabilir. Doğruyu bilecek, kendini ve başkalarını kandırmayacaksın. Hadi başla bakalım. Gerekirse ben arkandayım.

Başlar başlamaz kendime bu bilgisayarı aldım işte. Alır almaz, bir grup öğrencime özel Shadow Yoga dersi verme teklifinde bulundum. Şimdi haftada altı saatimi beş öğrencime vererek bilgisayarımın mavisini ödüyorum. Ve gurulduyorum. Babam yirmi beşinde bile yokmuş rızkını kazanıp guruldamaya başladığında. Ben otuzbeşimdeyim…Uyanmaya fırsatlar bazılarımıza daha geç geliyor, ne yapalım!

İlk adım: Doğru Söyle! Geç olsun, güç olsun, sahici olsun,

Yalan olmasın!

Hepinize sevgiler, Defne

Naturopathy and Water

Monday, July 20th, 2009

Greetings Cihangir Yoga!

I am excited to be writing my first blog for the studio. (Actually I have never written a blog before!) Some of you may already know me but I am the new naturopathic doctor at Cihangir. Check out Cihangir’s website under services(turkçe) (english) to read about what I do.

In a nut shell I am a doctor who focuses on preventing disease or illness. Naturopaths look for the root cause of a problem instead of just treating the symptoms. We use food, water, herbs, exercise (like yoga of course!), vitamins, detox and massage to help you rebalance and optimize your own health. This involves you taking an active role in your own health care and incorporating healthy choices into your daily life.

A very appropriate example is hydration! Yes I know this sounds simple but drinking water is one of the most powerful healthy things you can do for yourself! So prevent dehydration by drinking water and eating water rich foods (watermelon, lettuces, apples, oranges, cucumbers, grapefruits, nectarines, carrots, beets, tomatoes, pineapple to name a few) throughout the day. Avoid colas, smoking, tea, coffee and high sugar foods, all of which make you lose water! DO NOT WAIT TO BE THIRSTY! Once you are thirsty then you are already dehydrated and the damage is done. When you are dehydrated you can get a headache, feel tired, grumpy, have digestion problems, experience muscle aches and feel mentally foggy. Muscles are 70% water so when you are dehydrated you can get injured much more easily, even in yoga class. So in this heat, on average, you need to drink at least a couple of glasses of water an hour!

So see you in class and feel free to introduce yourself. I do speak a little Turkish and I need to practice!

PS Take advantage of the allergy testing happening at the studio August 2 & 3. You are what you eat so learn what is the best food for you!

Görüsürüz

Alison

No Hay Banda

Thursday, July 9th, 2009

No Hay Banda- there is no band- müzisyenler yok

O zaman müzik nereden geliyor? Aslında müzik de yok. Peki ne duyuyorum? Aslında duymak da yok. Peki ben kimim? Ben de yok.

Cevap bu. Çok kısa ve net.


Budizm en şiirsel anlatıyor. Heart Sutra- Kalp Suresinde:buddha

Göz, kulak, burun, dil, beden ve zihin yok….form, ses, koku, tat, dokunuş yok….cahillik ve cahilliğe son yok, gerçek yok ve ızdırap, ızdırabın sebebi, sonu yok, yol yok. Bilgelik yok ve varış yok…..

No Eye, Ear, Nose, Tongue, Body or Mind; No Form, Sound, Smell, Taste, Touch ….No ignorance and Also No Ending of Ignorance, …..No Truth of Suffering, Of the Cause of Suffering,
Of the Cessation of Suffering, Nor of the Path….There is No Wisdom, and There is No Attainment Whatsoever.

Yoga’da şahit olmaktan bahsederiz. Şunu, bunu ‘fark et’ deriz, fark eden biri varmış gibi. Ve ömür boyu fark ettim-etmedim, farkındalığım arttı-artmadı çilesine düşeriz. Oysa, fark eden biri yok ve farkındalık da yok. Bu çile- yogilerin içine düştüğü çile- kendini spiritüel saymayan birinden daha ızdıraplı. En derin anlamda kontrol savaşı, yani farkındalığı yönlendirme mücadelesi herhalde insanı en delirten şey. Bir dakika, belki 20 dakika yönlendirmek mümkün hale gelse de eninde sonunda spiritüel kişi sevimsiz bir düşünce ya da sakar bir davranışta bulunur. Ve ızdırap ‘normal’ bir insanın ızdırabından büyük olur. Spiritüel olmaya çalışan kişi tamamiyle konuyu yanlış anlamış. Farkındalık da aynen para gibi, elde edilmek için savaşılan bir illüzyon.

Peki niye para gibi farkındalık da varmış gibi geliyor? Niye içerde biri var, varılacak bir yer var, yapacak bir şey varmış gibi? Bütün bunlar mış gibi…. Maya bu işte. Oyun, illüzyon. İllüzyon bir yerde, ben başka yerde değil.  Herşey herzaman o.  İşte negatif yol. En kısa yol. (Pardon, yol da  yok) Bunu yazan kim öyleyse? Sen mi? Ben mi? Bunu okuyan kim öyleyse? Senin gözlerin mi? Benim zihnim mi?

Spiritüel olan bu sorudur. Tek bu soru. Diğerlerin hepsi teknik. Ne uygulamada bulursanız kendinizi- bir yoga tarzı olabilir, ya da çocuğunuza bakmak- sorulacak soru şu: ‘Ben neyim?’ Belki bunu sorabilmek için rahat olmak gerekiyor, belki de yavaş. Ya da belki Zen tarzı ani ve sarsıcı bir olay – bir tokat gerekiyor. Bu anlayışın nasıl ve nereden geleceğini bilemiyoruz. Bir formül yok. Ama soruyu ve cevabı biliyoruz: Ben neyim? ‘Ben’ diye bir şey yok! Mümkünse bunun üzerinde tefekkür edin. Mümkün olursa, tabii, çünkü tefekkür edecek biri yok.

Michael Jackson Anılarınızı Paylaşın

Monday, June 29th, 2009

Böyle hareket eden biri daha önce gördünüz mü? Bir daha görecek misiniz? Bedeni ile çalışanlar biliyorlar ki zarifçe bir moonwalk yapabilmek o kadar kolay değil. 25 yıl önce hayrandım, hala Michael Jackson’ın dans edişine hayranım. Hatırladığım bazı anılar:

Orta okuldayım ve bir Michael Jackson defteri tutuyorum. Gazete ve dergilerden topladığım resimlerle kocaman bir Michael Jackson resim albümü oluşturuyorum. Michael’a ‘aşığım’. Bizim sınıfta Arman mı daha yakışıklı, Michael mı? Hayal kuruyorum- İlerde Amerika’ya gideceğim, onunla bir şekilde evleneceğim (yaş farkına rağmen) ve çocuğumuz olacak. michael_jackson-thumb

Annemlerle Bille Jean’in sözlerini tartışıyoruz. Onları bir türlü ‘but the kid is not my son’ dediğine ikna edemiyorum.

The Making of the Thriller videosunu VHS olarak arkadaşlarla ard arda izliyoruz, zamanın en fantastik çekimi, George Lucas’ın yönettiği video’da efektler uçuruyor!

Amerika’da yaşıyorum, Herb Ritz’in çektiği, Naomi Campbell’in oynadığı In The Closet video’sunu Beta Max olarak elde ediyorum ve ömür boyunca saklamayı düşünüyorum.

David ile bir kaç yıl önce u-tube da Michael Jackson’u izleyip onun gibi hareket eden bir insan olmadığına karar veriyoruz. 20 yıl sonra yine Michael 1 numara oluyor gözümde. Üstelik Off the Wall albümünü hala seve seve dinliyorum.

‘Şaşırtıcı olan, onu kaybetmek değil, öyle birinin var olmasıdır.’ (The surprise is not that we have lost him, but that we ever had him at all ) Germaine Greer, Guardian.

‘Michael Jackson insan üstü idi. Onunla ‘Bad’ üzerinde çalışırken hareket uzmanlığına hayran olmanın yanında müziğine hayran oldum. Her adımı mükemmel idi ve aynı zamanda akıcıydı. Sanki hareket eden cıva izliyordum.’(Michael Jackson was extraordinary. When we worked together on Bad, I was in awe of his absolute mastery of movement on the one hand, and of the music on the other. Every step he took was absolutely precise and fluid at the same time. It was like watching quicksilver in motion.) Martin Scorsese

Sizin de paylaşmak istediğiniz anı varsa yorum olarak yazın.

Zaafım var Zekaya

Monday, June 29th, 2009

Zekaya zaafım var.
Evet artık bu gerçeği sizden (ve kendimden) saklamanın lüzumu yok.
Zekaya zaafım var.
Aynen böyle!
Ve hatta şöyle: Zeki insanları aptallardan daha çok seviyorum. Buyrun. Annem okuyunca kızacak. Üstelik bana sorarsanız bütün insanlar eşit filan da değil. Bazıları daha zeki doğuyor. (ve ben onları daha çok seviyorum).

Aşık olduğum ilk çocuk çok zekiydi. Okula erken başlamıştı. Derslerini hiç çalışmadan tıkır tıkır geçerdi ki bizim okul hakikatten çok zordu. Leb demeden leblebiden de fazlasını anladığı için aşık olmuştum. Bir de gözleri çok güzeldi. İlk gerçek dostum da yine zeka küpüydü.Okuduğumuz kitaplardaki ayrıntıları ve yine birlikte çıktığımız eski tatillerin ay, gün, yıl tarihlerini benden iyi hatırladığı için ona hayrandım. Bir de saçları beline kadar uzundu!
(Hikayenin gidişatına uysun diye di’li geçmiş zamanda yazdım. Bu insanların ikisi de hala çok zekiler.)

Sonraki yıllarda da nerede yüksek IQ ben oraya sürüklenir buldum kendimi. Çok hassas IQ detektörlerim var benim. Siz de bilirsiniz bazı super zekaların sırf bu yüzden alelade bir düzende nasıl da mutsuz olabildiklerini. Dolayısıyla bir takım mutsuz zekaların yamacında mutsuz yıllar geçirdiğim de oldu.

Yine de zekadan vazgeçmedim.
Vazgeçmediğim gibi, Allah’ım affet beni, zeki olmayanlara da kötü davrandığım oldu.

Zeka deyip de geçmeyin. Çok yönlü bir şey bu zeka. Matematik problemlerini çabuk çözmekle iş bitmiyor. Zekayı doğru kullanmayı bilmek de zekanın bir ölçüsü. Zekasını zekice kullanan insanlara akıllı diyebiliriz. Bu akıllı insanların söyleneni bir defada anlamak gibi bir özellikleri var. İşte onların yanında çok mutlu oluyorum. Zekasını zekice kullananların en temel marifeti dikkatlerini tek bir noktaya yoğunlaştırabilmeleri. O nokta ocakta pişen yemek, karmaşık bir motorun tasarımı, lastik örgü ve bir yoga pozu olabilir. Fark etmez. Çelişkili gibi geliyor ama dikkat ettim: o dikkatini tek bir noktada tutan akıllı insanlar bu esnada hep bedenlerinin farkındalar. Odaklanılan işe bütün beden kasları, kemikleri, sinirleri ile ve beş duyusu ile katılıyor. Ayn Rand da o çok zeki (ve tabiatıyla benim hayran olduğum) ideal karakterlerini rahat ve dik duruşları ile tasvir ediyor hep. Zeka bedende de yaşıyor.

İşte zekaya böyle zaafı olan ben sağda solda, new age kitaplarda, seminerlerde “zihin bütün acıların kaynağıdır, zihni susturmayı başarırsak acı bitecek, zihne ölüm” (tamam bu sonuncusunu duymadım hiç, abartıyorum) gibi lafları duyunca bir huzursuz oluyorum elbet. Bir yerlerde bir yanlış anlama vardı ama nerede?

Yoga Sutralarının yazarı Patanjali yogayı citta vritti nirodha olarak tanımlıyor. Tercümesi şöyle bir şey: “yoga, zihin dalgalarının düzlüğe ulaşmasıdır”. Yani kafamızda rasgele esip duran düşünce dalgaları sakinleyip düzleşecek. Düzleşince ne olacak? Dalgasız düz sularda hakikat meydana çıkacak. Neyin hakikatı? İnsanoğlunun en başından beri sorup durduğu bilginin, varoluşun, ve “iyi”nin özü. Abdal’a malum olan şey yani. Bu hepimizin içinde zaten varolduğu söylenen bilgeliğin, ancak dalgaların düze erdiği nirodha halinde bize malum olacağına inancım sağlam. Ve evet, nirodha‘nın en zekimiz beyni ortadan ikiye ayrılana kadar düşünse de erilemeyecek bir hal olduğunu da kabul ediyorum. Nirodha doğru beslenme, asana, bandha, nefes, ve konsantrasyonun birleşimi ile ateşlenen bir hal. Gerçekten de düşüne düşüne varılması mümkünsüz bir diyar bu.

Fakat bu nirodha diyarında günlük hayatı, insan ilişkilerini sürdürmek mümkün değil. Ne Patanjali ne de Buddha, “aman ben bu nirodha diyarında kalayım, dünyaya bir daha dönmeyin” demişler. Nice başka ermişler gibi Patanjali ve Buddha da, nirodha diyarında yaşadıklarını bizlere anlatma yoluna baş koymuşlar şu hayatta. Patanjali Yoga Sutralarını yazıyor, Budha son nefesine kadar ders veriyor, Ramana Maharishi yaşadığı dağın eteklerinde toplanan insanlara sabah akşam durmadan anlatıyor, Ramesh de öyle. Mevlana ve Hafız da erdikleri cennet bahçesinde kalmayıp şiirleri ile o alemi ifade etmeyi seçiyorlar. Belli ki Hak ile, hakikat ile karşılaşmaları onları zihinlerinden etmemiş. Bu adamların yazdıklarını yazmak için nirodha haline gitmek, o diyarı yaşamak yetmiyor. Kelimelerle tanımlanması pek güç bu varoluş halini onların yaptığı gibi tastamam ifade etmek için bir de zeki olmak gerekiyor!
Bu adamlar çok zekiler!

Düşünme, sadece hisset diyorlar ya bazen… Yanlış değil ama eksik. Zihin düze çıkıp gerçekler netleşince, hislerini tercüme et ki tecrübe zihnin tarafından da algılansın, senin olsun. İfade, hissetmek kadar temel bir parçası yoga çalışmasının. (işte bu yüzden yogaya gönül vermiş öğrenciler eninde sonunda kendilerini ders verirken bulurlar!)

Zeka malum çalıştırıldıkça gelişen, hayatın dışına itildikçe körleşen bir parçamız. Tek bir nesneye konsantre oldukça keskinleştiğine göre bu zeka ve nefesi, bandası, hisleri ile bedenin hareketine veya hareketsizliğine odaklanmak yoga olduğuna göre yoga bizi zekileştiriyor diyebilir miyiz?

Yani benim yogaya zaafım zekaya zaafımın doğal bir uzantısı!

Yogalı zeki günler dilerim!
Defne
sumandef@yahoo.com

29 Haziran 2009. Portland, Oregon

Londra Ziyareti

Saturday, June 27th, 2009

İki seneyi aşkın bir zaman sonra, geçen ayın sonunda yeniden Londra’ya gittim.  Londra’nın yeri ayrı çünkü orda yoga benim için iyice bir derinlik kazandı ve Ashtanga Yoga maceram başladı.  Çok şanslıydım bu sefer de çünkü geri gidip o beni çok etkileyen ve bu işe bu kadar derinden dalmama ön ayak olan ilk öğretmenlerimden Cary hala aynı yerde ders vermeye devam ediyordu.  Onu görücek olmak çok heyecan vericiydi, Mysore seyahaleterinde hep biribimizi teyet geçer olmuştuk.  Ve tabi şimdi bir de yeni ailesine bir ilave daha olmuş, bebeği dünyaya gelmişti.


İlk sabah stüdyodan içeri girince, Cary beni görür gürmez bana sarıldı, hemen ayak üstü lafladık.  Sonra da ben Ashtanga’nın ilk serisini öğrendiğim o odaya yeniden girdim ve uyugulamama diğer sabahcılar ile başladım.  Beş gün böyle geçti, Cary’nin ne kadar iyi bir öğretmen olduğunu yeniden hatırladım ve deneyimledim.  İçim biraz burkuldu tabi, keşke onunla kalabilsem, her sabah onunla uygulamamı yapabilsem diye içimden geçirdim.  Bir gün öğle yemeğine evine gittim, 5 aylık oğlunu gördüm, gülücükler ile dolu Oscar’ı.  İlk sabah konuşurken, Cary, Oscar için “iyi bir kişi, insanın gözlerinin içine bakıp bir yüz ifadesi yapıyor ki…” demisti ve gerçekten bunu gördüm.  Biz, ordan burdan, yogadan, öğretmekten, öğretmenlerden, aşktan, yolculuklardan bahsederken, sesimizin ritmiyle, ahengiyle Oscar da uykuya daldı …  Tabi ben bir kez daha bana o kadar ilham vermiş, teşvik etmiş olan eski öğretmenimin, arkadaşımın o en güzel yanından beslendim.  Evet, Cary’nin en güzel yanı insana mümkün olduğunu gösterme tarzıdır.  Çok mütevazidir, ve kendinden bahsederken insana güç verir. Söylediği bazı şeyleri hep aklımın bir köşesinde tutmuşumdur uzun zaman ve dedikleri ümitsiziliğe kapılmamı önlediği gibi devam etmeme, çalışmama da sebeb olmuşlardır, en güzeli de sonunda doğruluğunu da kanıtlamışlardır.  Bu sefer de yine aklımın köşesinde saklıyacağım şeyler söyledi…  Evet biliyorum, onun kelimeleri yine uzun zaman destek olucaklar bana.


Tabi Londra’da dışında da başka şeyler yapmadım değil.  Ordan ayrıldığımdan beri anmadan edemediğim, kapısının dışındayken daha kahvesinin o yoğun kokusunu duyabildiğiniz caféye hergün gittim!  Tadının yoğunluğu, olgunluğu artık kahvesinin kalitesinden mi, yoksa kavrulma biçiminden mi, yoksa esspresso makinesinin mükemmelliğinden mi kayanaklandığını keşfedemediğim o kahveden hergün içmeden yapamadım.  Haftasonunda arkadaşlarımla parkta bizim gibi bir sürü kişiyle yayıldım çimlerin üstüne. Köpekler, çocuklar etrafta koşturuyordu, bazıları piknik yapıyor bazıları hemen yandaki pazardan çıkmış, soluklanıyordu.  Sonra, arada yine yoga… Şansıma  haftasonu Matthew Sweeney adlı bir Ashtanga Yoga öğretmeninin wokshopları vardı, onlardan birine katıldık.  O workshoptan bir-iki yararlı, üzerinde çalışabiliceğim ipucu kaptım.  Fakat daha da ilginci, hafta içinde Matthew’un bazı tavsiyeleri ile Cary’inin öğretmesinde ki fikir ayrılıkları idi, yani aynı tarzı öğreten iki öğretmen arasında bile farklılıklar olabiliyor… Artık buna bir tebessüm ile baktım…


Tabi ki bol bol yürüdüm sokaklarda, Covent Garden, Neal’s Yard…  British müzesine gittim, müzenin dışındaki huzurlu ortam hergün oraya gitme isteği yarattı ama ben bir kez gidebildim bu sefer.  Kitapçılara girdim çıktım, sevdiğim bir kaç dükkana gittim, Camden’a gitmedim çünkü yangından sonra  harab olan en güzel bölümleri daha onarımdaymış…  Son gün ise ayağımın üstündeki dövmeyi onartmak için bir dövme stüdyosuna gittim.  Ben çok muzurum, daha ilk günden beri  Hindistan’da yapılmıycak şeylerden ikisi dövme yaptırmak ve oranı buranı deldirmektir diyip durduğum halde Goa’da çoşup dövme yaptırmaya kalkıştım bu geçtiğimiz sefer ve de sonuç pek hoş olmamıştı benim başımdan beri tahmin ettiğim gibi…  Bari sizler benden ders alın, ben hepimiz için deneyimledim işte.   Herneyse, şimdi sanırım biraz daha istediğime benzer bir dövme oldu.


Sonunda da hep olduğu gibi döndüm İstanbul’a. Ama biraz daha tenhalaşmış buldum dersleri…  Hadi diyorum o yüzden, bekliyorum Ashtanga Yoga derslerine!  Özellikle sabah dersleri güne yoga ile başlamak isteyenler için güzel bir fırsat…  Görüşmek umuduyla.

Bir Diğer Aşk Hikayesi ve Şu Guru Meselesi

Monday, June 22nd, 2009

Portland, Oregon
21 Haziran 2009

Size bir diğer aşk hikayesi anlatacağıma söz vermiştim. Aradan aylar geçti. Masanın başına her oturuşumda nasıl başlayacağımı bilemedim. Bazı şeylerin hissi öyle kuvvetli ki kelimelerle ifade etmek özel bir çaba istiyor. Kafamı toplamam­, kalbime kulak vermem, sonra o titireşimlerin karşılığı kelimeleri bulup da ifade etmem lazım geliyor ya…Bir de hikaye maziye aitse…yılların katmaları ardında hisler anılarla, özlemle, hüzünle filan harmanlandı ise iyine karışıyor parmaklarım. Yine de söz verdim anlatacağım.

Şimdi oturduğum yerden Willamette nehrini seyrediyorum. Nehrin karşı kıyısı da, kendisi de yeşil. Ortasından, suyun içinden bir ada ve ağaçlar yükselmiş. Demek suyu o kadar tatlı! Bir zamanlar başka bir nehre bakarak oturduğum bir evim vardı. Nehrin suyu kahverengi kızıl akardı, karşı kıyısında muz ağaçları, orta yerinden de bambular sivrililirdi. Güneş karşıki yoksul ülkenin yamacının ardında kaybolmayıversin, nehrin bataklığında uyuyan sivrisinekler uyanır, yakaladıkları et parçasını hiç affetmezlerdi. Evlere kapanırdık o zaman. Hepimizin evinin kapısında tülden bir diğer kapı vardı, bizi dış dünyadan bir nebze ayıran. O saatlerde işte , biz ikimiz tülün ardında yerdeki minderlere oturur, Japonya’dan gelme halis yeşil çaylarımızı içer, konuşmayı keser, günün akşama ermesini izlerdik. Ve o huzurlu akşamlarda dua ederdim ki hayatımın sonuna kadar günlerim akşamlara böyle bağlansın: Hep o ülkede, hep o kızıl kahve nehire karşı, ve hep o hayran olduğum kadının nefesini yanıbaşımda duyarak…

Oysa siz zaten biliyorsunuz ki oradan kendi arzusu ile çekip giden, bir daha da dönmeyen ben idim.

Ama bu sonra, çok sonra oldu.
Önceside alıştığım bir memleketi terkedip bir diğerine yerleştim. Yeni memleketin havası, suyu, toprağı, ateşi, ve gökyüzü bile bir başkaydı. Kapıyı açan o kadın olmasaydı, yardırgadığım bu memlekette fazla oyalanmazdım. Yoga kursunuza yazılmak istiyorum dedim. Derin, abanoz gibi gözleri, şeffatmış hissi veren bir bedeni vardı. O bedeni dış dünyadan korumak ister gibi kapıyı aralık tutup, bir süre beni süzdü. Sonra dilimde şeker yemişim hissi yaratan aksanlı bir ingilizce ile kursun ayrıntılarını anlattı. Yaşını tahmin etmeye çalıştım, bir de nereli olduğunu…Geçit vermedi yine.

İşte böyle tanıştık. Kocası ile beraber işlettikleri yoga okulunda yogaya başladım. Sonraki iki sene boyunca şevkle, sevgiyle, bir kuruş para almadan beni eğittiler. Asanaları, pranayama tekniklerini, meditasyon disiplinini, yoga teorisi ile vedik felsefeyi ilk orada öğrendim. Ama beni esas dönüştüren, bir başka varoluş aşamasına taşıyan güç hayran olduğum o kadına duyduğum sevda oldu.

Guru kimdir? Her yoga öğrencisinin bir gurusu olmalı mıdır? Guru içimizde zaten varolan bir güç müdür, yoksa kanlı canlı ve bütün zaafları ile bu dünyada yaşayan hoca mıdır? Öyle ise bu hocanın iyi bir hoca, ya da guru olduğunu nasıl anlayacağız? Peki diyelim bir vakit geldi, bir grup öğrenciye yol gösterirken bulduk kendimizi, guru sayılır mıyız? Her hoca guru mudur?

Bunlar özellikle Batı’da yoga yoluna baş koymuş öğrencilerin kalbini yakan sorular.

Guru’nun kelime anlamı insanı karanlıktan aydınlığa taşıyan varlık. Yoga hocası olan gurunun işlevi bu. Karanlıktan aydınlığa taşımak. Öğrencilerin gözlerini örten perdeleri aralamak, gölgelerin ardından ışığın yolunu açmak. Bunu yapabilmek için de o gölgeli yoldan kendisinin geçmiş ve belki de ışığa ermiş olması icab eder. Öyle ki bakıp da görsün öğrencisinin hangi gölgede takıldığını, haritayı gösterebilsin. Ki o harita öğrenciyi kendi iç gurusuna götürsün.

Benim yoga metinlerinden Guru hususunda anladıklarım aşağı yukarı böyle bir şeyler.

Hayran olduğum kadın benim gurum değildi. İkimiz de böyle bir yanılsamaya meydan vermedik. O benim ilham kaynağımdı. Varolanı değil eksiğimi gösteren aynayı yüzüme tutan ve tanımlayıp da hayatımı onlara göre düzenlediğim değerlerimi, ideallerimi bir bir çözüp, beni onlarsız, çırılçıplakken de sevilebileceğime inandıran insandı.

Yogaya aşıktı. Kainatın o aslında çok basit gizemine göz atma fırsatını bulduğu için yirmi yıl boyunca her sabah güneşi selamlamıştı. Beş buçukda uyanıyor, bir saat sessiz, hareketsiz oturuyor sonra asanalarına başlıyor, pranayamadan sonra bir süre daha sessizliğe kendini bırakıyor, kocası sabah dersinden dönünceye kadar oturuyordu. İkisi de yogadan sonra bir süre sessiz kalmayı sevdiklerinden kahvaltılarını konuşmadan ama yanyana oturarak, her lokmanın tadını ağızlarında eriterek ediyorlardı. Yoga yaparken sadece beyaz kıyafetler giyiyordu. Diğer renklerin titreşimlerinin dikkatinin dağıttığını ve ayrıca prana ışıksa eğer, koyu renklerle kalbi örtmenin ışığı keseceğini anlamıştı bana.

Daha önce de kadınlara aşka yakın hayranlık duyduğum oldu. Çocukken flim ve kitaplardan çıkardı hayran olduğum kadınlar. Yirmibeşimden sonra hayatıma giren bir takım güçlü kadınlara deli divane oldum desem yeridir. Bu kadınlara hayranlığım sonuçta kendi dönüşümüme yol açtı. Onları model aldım kendime.

İşte hikayemizin kahramanı hayran olduğum o kadını da anlamak ve ona yakınlaşabilmek için yaptıklarını taklit etmeye başladım. Güne yoga ile başlama disiplini onun sayesinde oluştu mesela. İçe dönmek, tek başına kalmak için her günden bir parça ayırma alışkanlığını da onu örnek alırken geliştirdim. İlk Vippasana meditasyonuna O gidiyor diye gittim. On günlük sessizlik boyunca edinilen tecrübeyi bilerek ona daha yaklaşırım diye düşünüyordum. Yoga sonrasında (YS) beni dönüştüren yeniliklerin çoğu onu taklit ederken girdi hayatıma.

Neden şimdi bu sevdayı anlatıyorum?

Birincisi anlatacağıma söz verdiğim için.

Ama bir de Guru konusunda kafaların karışık olduğunu hissettiğim için.

Hepimiz ucundan köşesinden yoga ile ilgileniyoruz. Bazımız gönül vermiş, bazılarımızın hayatında yoga garnitür. Hiçbirimiz guru değiliz. Ben değilim. Hayran olduğum o kadın da değildi. Derslerini çok sevdiğim, hocalıklarına hayran olduğum dostlarım var, onlar da guru değiller. Yoga hakkında verdiği bilgiler ile her hafta ufkumu genişleten Matt hocam da guru değil. Bu güne kadar bir tek kişi için Guru tabirini kullanmakta hiç zorlanmadım, o da ustam Zhander Remete. Gariptir ki Zhander bu yukarıda saydığım insanlar arasında en AZ hayran olduğum ama en ÇOK güvendiğim insan. Ne sevdalıyım ona, ne de modelim olsun isterim. Ama yine de beni karanlıktan aydınlığa taşıyan ustamın o olduğunu biliyorum. Karşıma çıkmayabilirdi. Ben yoga öğrenmeye devam ederdim. Guru aranarak bulunan bir şey değil. Denk geldi mi, bu Guru mudur değil midir diye sorgulama ihtiyacı duymadığımız için anlıyoruz ki Gurudur!

Tom Robbins diyor ki (Even Cowgirls Get the Blues’da) iyi bir hoca size sevimsiz yüzünü, zayıf yönlerini, insanlığını gösterir. Bunu bile bile yapar ki onu yerleştirdiğimiz kaideden indirebilelim, onunla hakiki bir ilişki kurabilelim diye. Onunla ilgili kavramları, kafamızdaki anlamını değil kendisini görelim diye. Sevdalıya sevdalandığı bir başka güzel gözükür ya, işte o yanılsamanın olduğu yerde guruluk kurumu devreden çıkıyor. Ben de hayran olduğum o kadının kendisini değil benim için anlamını görüyordum sadece. Zerafetin, güzelliğin, Yoga’nın vücuda gelmiş hali idi. Olmak istediğim herşeydi.

Sonra bir gün geldi… Oldum ben.
Taklit ettiğim bütün o özellikler bana karışmış, ben pişmiş, olmak istediğim herşey olmuştum!
Onu terk ettim. Hem de en acımasız yoldan.  Başka birine hayran olduğum, artık o başkasından öğrenerek büyümek istediğimi anladığım içim çektim gittim. Zamanı on beş saat geride, dünyanın taaa öteki yanındaki ülkeye .

Bitmiş hikayelere duyduğum saygıdan mı neden,
O şehire bir daha gitmedim.
Hayran olduğum kadını bir daha hiç görmedim.

Hepinize iyi yogalar!

Defne

sumandef@yahoo.com

NOT: Eski blogları defnesuman.blogspot.com ve defnesumanyoga.blogspot.com sayfalarında bulabilirsiniz.

Kucağına alma diyorlar!

Sunday, June 21st, 2009

Minicik bebeğim ağladığında kucağıma almamak, mantık dışı geliyor. Bir bebek ne anlar ki psikolojik oyunlardan? Onun tek tanıdığı hisler, emniyette miyim, yoksa emniyetsiz mi? Dr. Spock adında bir bebek uzmanı sağolsun, 70′lerde yetişen hepimiz güvensiz büyüdük; çünkü o zaman bebek yetiştirme modası ‘kucağına alma, ağlasın’ idi. Gergin bebekler, anneleri onları sevsin diye ağlarken beşiklerde hatta tek başlarına kocaman odalarda bırakıldılar. Ve bak dünyanın haline! Neyseki bu moda artık değişti ve çok daha insancıl yetiştirme tarzları var.

GetAttachment-1Arjuna doğmadan önce Feride bana 15 kadar kitap yolladı. Kendisi bebeği İda’nın doğumundan önce 80 kadar kitap okumuş, aralarından seçtiklerine göz atma şansım oldu. Annelik ne zaman başlarmış, nasıl şiddet olmadan doğum olurmuş gibi ilginç konular hakkında fikir sahibi oldum. Bu bilgiler hem annelik sürecimde kendime güvenimi arttırdı, hem de artık bebek geleceği zaman korkularımı azalttı. Kendi doğumum, isteklerime rağmen sezeryan oldu, ama yine de mümkün olduğu kadar az şiddet olmasını Amerikan Hastanesinde sağladık. Sanırım bilinçli ve farkındalıkla yaklaşmam da süreci daha az stresli kıldı. Doğumdan sonra mümkün olduğu kadar az müdahele ve mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde bizimle birlikte olmasını sağladık. Mesela Hepatit aşısının olmasını önledik, yıkanmadı, K vitamini aşısı olmadı ve ağızdan Vit K verdik. Bütün bu bilgileri edinebilmiştim.

Asıl Feride’nin yolladığı kitaplardan anladığım bir şey çok etkiledi- attachment parenting, yani bağlılık yaratacak şekilde bir çocuk bakma ve yetiştirme. Bu ne demek? Ilk aylarda bebek, rahimden çıkmamış gibi hissetsin. Dokunma ve kucaklama hiç eksik olmasın, hep annesinin kokusunu alsın. Sonraki aylarda da bebeği ağlatmadan hep anne ya da babanın yakında ve güvende olduğunu hissetsin. Bunun sonucunda çocuk, ‘hayatta kalmak’tan öte tam potansiyeline varabiliyormuş. Yani, güvende olan çocuğun karakteri yeşeriyor, ortaya çıkıyor, daha çok öğreniyor ve çabuk gelişiyor. En önemlisi, kendiliğinden, daha erken evden rahatça ayrılıyor. Bağlılıkla büyüyen çocuk, daha özgür oluyor.

Gel bunu anaanneme anlat. Telefonda sürekli ‘fazla kuacağa alıştırma hiç inmez’, temizlikçimizden ‘çok şımarttınız’ gibi sözler eksik olmuyor. Bu tavırla yetişen çocuklara bakınca illia ‘bırak ağlasın’ tekniğinin çok işe yaradığınu düşünmüyorum! Sağlıklı olarak algıladığım ailelerde dikkat ediyorum ki çocuk ve anne arasında alıp-vermemezlik yok, derin bir iletişim var ve çocuk tatmin.

Attachment parenting tarzı, yani bağlılık yaratarak çocuk bakma ve yetiştirme tarzını okuduğum andan itibaren doğru ve doğal geldi. Günümüzün Dr. Spock’ı olan Dr. Sears’ların The Baby Book’unu tavsiye ederim. Onlar günümüzün uzmanları ve çok farklı şeyler söylüyorlar. Onların kitabına göre bağlılıkla yetiştirmek için altı önemli adım: çok kısa anlatıyorum, dahasi için devasal kitaplarını satın alabilirsiniz.

1. Birth Bonding, yani doğumda bağlılık. Mümkün olduğu kadar doğal ve stressiz bir doğum olmalı. Arjuna, ben anastezi altındayken babası David’in yanına verildi. Zaten babasını hamilelik sırasında sesinden tanımıştı. Hemşire yerine babası ile ilk 40 dakikasını parmağını emerek geçirdi. Bizim için yapabileceğimizin en iyisi buydu. Sonra benimle hemen emzirerek bağ kurdu. Kucağımdaydı hep ve akşamları hastanede yanımda uyudu, bebek odasında değil.

2. Bebeğinizin isteklerine hemen tepki verin.  Bebeğiniz ağlarsa kucağınıza alın! Çok basit. Ağladı diye kucağa almamak, ceza vermek yanlış. Onlar cezadan anlamıyorlar, sadece kendine güvenleri yıkılıyor. Kucağa almayınca bebek sessizleşebilir ancak aynı zamanda dünya ve çevre ile güveni de sarsılmış olur. Ne zaman süt istiyor, ne zaman uykusu geldi- bunları anlamak zor ve annede stres yaratabilir. Rahatlayın! Bebekler aslında sizi okuyorlar ve annelerinde bağlılık yaratan hareketler ve sesler çıkarmaya başlıyorlar.

3. Mümkünse emzirin

4. Hep yanınızda, kucakta tasıyın. Hem bebeğe iyi gelir, hem sizin için hayat kolaylaşır. Bebek taşıyıcı eşarp gibi şeylere bağlayarak taşıyabileceğiniz bebek, hep sizinle olsun. Bu yakınlık, bebeğin öğrenmesine yol açıyor ve siz evde kalmak zorunda kalmıyorsunuz, siz nereye giderseniz bebek de geliyor. İnsanlar bebeklerle beş dakika oynayıp sonra ‘yerine’ yani beşiğe koyuyorlar. Tam tersi, sadece uyurken ya da anne kendi ihtiyaçlarını görürken bebek beşiğe bırakılmalı.

5. Yakında ya da birlikte uyuyun.  Birlikte ya da aynı odada uyuyunca herkes daha mutlu oluyor. Anne ve baba uyanıp başka odada emzirmek zorunda kalmıyorlar, emzirme hemen fazla uyanmadan gerçekleşiyor. Birlikte uyuyan bebeklerde daha az beşikte ölüm oluyor. Bebekler anne ve babanın nefesini hissederek daha rahat uyuyorlar.

6. Sınırları ayarlayın. Anne ve baba mutlu olunca, bebek de mutlu. Mesela ‘duş alacak vaktim yok’ diyen bir anne bilmiyor ki ancak anne

0316778001.01._SCLZZZZZZZ_

mutlu ve sağlılıklı olursa bebek de mutlu olur. Bağlılık yaratmak demek değil ki her an bebeğin isteğini tatmin edin. Kendinize de bakmanız önemli.

7. Bakıcılara dikkat! Herkes size tavsiye verecek. ‘Kucağına alma’, ‘şımartma’ gibi. Eğer bebeğiniz ile aranızda mesafe olursa, bebek güven kaybediyor. Bağlılık yaratmak, duyarlı olmanızı gerektirir. Oysa bebeği bir teknikle eğitmek aslında duyarsız bir yöntem.  Eğitim tekniği kullanan anneler de zamanla kendilerine olan güveni kaybedebilirler. Herhangi bir teknik uygulamadan önce iç güdülerinizi dinleyin. Bebeğiniz ile bağ kurun. Bağ kurulduktan sonra da işe yarayan teknikleri uygulamaya devam edin, işe yaramayan teknikleri bir kenara bırakın. İşte bu şekilde hem sizin hem de bebeğiniz için en iyisi olur.

Dr. Sears’ların önerileri yogayı hatırlatmıyor değil… ‘kendine güven’, ‘iç sesini dinle’, ‘duyarlı ol’, ‘teknik peşinde koşmama’.


Çocuk yapmadan önce yoga ve farklı çalışmalar yaptığım için çok mutluyum, yoksa belki aciz hissedip başkalarının bebeğime bakmasını isterdim. Kendime güvenmezdim. Geç, 38 yaşında, anne olduğum için de memnunum. Bu kadar sene sürdü ‘iç ses’ nedir öğrenmek. Bağlılık yaratarak bebek bakmak çok zevkli! Belirli bir saatte yiyecek, belirli saatte muhakkak uyuyacak stresi olmadan yetiştirmek,  çok daha spontane ve rahat anne ve baba olmamızı sağlıyor. Hamile olan bayanlara Sears’ın The Baby Book ve The Pregnancy Book kitaplarını tavsiye ederim.


Bir Homeopati Seansı Neye Benzer?

Saturday, June 20th, 2009

Bir Homeopati seansı, en temelde, homeopatın size, sizle ilgili sorular sorduğu yaklaşık 2 saatlik bir süreçtir. Bu süreç boyunca homeopat bilgi ve 200 yıllık homeopati sistemine dayanarak seansı yönlendirir. Size karakterinizle, alışkanlıklarınızla, günlük hayatınızla, korkularınızla, yeme alışkanlıklarınızla, fiziksel semptomlarınızın ne şekilde yaşandığıyla ilgili sorular sorar. Amaç sizi diğerlerinden ayıran şeyi bulmaktır.

Bir homeopat için suyu buzlu içip içmediğiniz, yeşil elmayı mı yoksa kırmızı elmayı mı sevdiğiniz çok önemli olabilir. Ya da dolabınızı nasıl yerleştirdiğiniz, çocuklarınıza ne zaman sinirlendiğiniz, nasıl bir doğumla dünyaya geldiğiniz, ağrınızın batıcı mı yoksa yanıcı cinste mi olduğu, endişenizi yemekten sonra mı önce mi hissettiğiniz gibi uygun ilacı bulmada çok önemli olan tüm ayrıntıları bilmek isteyebilir.

Seans sonrası homeopat analiz yapar, bu süreç birkaç saatten 2 güne kadar sürebilir ve homeopati kaynaklarına, kendi deneyimine ve gözlem gücüne dayanarak size uygun homeopatik preparatı (remedy) bulur. Sonuçta bulduğu ilaç sizin doğadaki eşinizdir, yani doğada sizin gibi davranan bir maddedir, bir mineral bir hayvan veya bir bitki. Hatta bazen hastalıklı bir organdan alınan bir doku ekstresi. (Bu ilaçların neler olduğu, nasıl hazırlandığı ile ilgili bilgi için homeopati metnini okuyabilir veya benimle iletişime geçebilirsiniz.)

Sizin doğadaki eşiniz organizmanıza nasıl davranması gerektiğini hatırlatır ve homeopatinin ilk prensibi “Benzeri benzeriyle tedavi etme metodu” işlemeye başlar. Genellikle verilen ilaç bir defaya mahsus tek dozdur. Özellikle ilaçların etken maddelerinin yok denecek kadar az olduğunu göze alırsak homeopatide yan etki neredeyse sıfırlanır ve hastaya zarar vermeyen bir yöntem izlenmiş olunur.

homeopatiyle ilgili sormak istedikleriniz için; homeopati@yahoo.com’dan bana ulaşabilirsiniz…

Ne Var Bu Amerika'da Böyle?

Monday, June 15th, 2009

Amerika kıtasından hepinize selamlar!

Burası haziranmış, yaz mevsimiymiş, kiraz çıkmış hiiiiç umursamadan yağmura ve soğuğa devam ediyor. Çorap, ceket ve hatta bisiklet üzerindeyken bere ve eldiven, hali hazırda her daim bir yağmurluk günlük hayatın doğal uzantıları. Olsun! Varsın serin olsun! Yeşilin derini, geniş sokakların sessizliği, kahvelerin sıcak mis kokusu yeni dünyayı pek güzel kılıyor. Ekonomik kriz ve bir de soğuk (çok soğuk) kış ile başetmekten yorgun düşmüş arkadaşlarım hayret dolu bakışlarını yüzümde tutup soruyorlar: Hakikatten mutlu muyum döndüğüm için? İstanbul’da  ardımda bıraktığım arkadaşlarım ve ailem de bana bu soruyu sorarlar. Amerika’da mutlu muyum?
Onlar daha ziyade şöyle sorarlar:
Ne var bu Amerika’da bu kadar da buraları bırakıp gidiyorsun?

Ne var bu Amerika’da beni mutlu eden?

Oregon eyaletinin Portland kenti, Amerika’nın kuzey batısında, Kanada sınırına altı saat uzaklıkta bir yerleşim beldesi. Yılın her mevsimi yağmur yediği için hep yeşil. Toprağa sağlam basan,  kalın gövdeli,  uzun boylu ağaçları sokakların tepesinde birleşip doğal çatı oluşturuyorlar. Öyle ki güneş alan, aydınlık evlerin fiyatı “normal” (yani hep loş, hep serin) evlerin iki misli! (Atıyorum tabii!  Ama şu kesin: Portland’da güneş alan evlere İstanbul’da deniz gören evlerin muamelesi yapılıyor!)

Portland’a tatile diye geldiğim (ve bir daha ayrılmadığım) 2005 yazından beri aynı evde oturuyorum. Ev sahibem Aisha dört yıl önce bana evinin çatı katını kiralamayı önerirken oraya kök salacağımı tahmin etmiyordu herhalde. Ben o zamanlar işsiz güçsüz, Amerikan sisteminden ve kültüründen bihaber, hayatımda olmadığım kadar çulsuz idim. Bildiğim tek şey yogaya dair öğrenilecek ne varsa, yaşadığım süreyi bu emel doğrultusunda geçirmek istediğimdi. Aisha,  Portland’ın efsanele yoga hocası Timo ile evliydi ve Timo beni eğitmeye hazırdı!

Derler ki dört ayağımın üstüne düşmüşüm o aralar. Öyle de olsa yeni bir dünyada sıfırdan başlamak için çok çalıştım.  Eski hayatımda olsam muhakkak kaytaracağım, kaçacağım, birilerini ardına gizleneceğim kimi durumlarda dımdızlak ortada kaldım. Mecburen kendimle yüzleşmeyi öğrendim. Kimse benim Boğaziçi Üniversitesi’nde mastır yapmış, bir diğer efsane Nilüfer Göle’nin sevgili asistanlığını etmiş, icabında Jaguar’ını park etmiş filan olduğuma aldımadı. Ünlü profesörün torunu olmak da burada beş para etmedi. Beş parasız olmak da yardım dilenmek için yeterli bir neden değildi. Her kuruşun bir karşılığı vardı. Para kazanmak için yapılan her iş mübahtı. Bir arkadaşım evlere gidip ağda yapmamı önermişti o zamanlar. Bir diğeri yemek yapmamı, bir diğeri de kahve falı bakmamı. Anladım ki bu ülkede kim olduğumu belirleyen şey hangi işle iştigal ettiğim değil, o işi ne kadar iyi yaptığımdı.

Çocukken annem bana kızdığı zamanlarda EGOISTsin sen derdi. Annem galiba en çok egoist olmama kızardı. (ve muhtemelen en çok da egoist büyümemden korkardı) Ben onu üzdüğüm için üzülür ama mutlu olmak için egoist olmaktan başka çıkar yol da göremezdim. Amerika, yaşadığı bütün kafa karışıklığına rağmen bireyin kendi mutluluğunu hayatının öncelikli amacı haline getirmesini anlayabilen insanlarla dolu. Hala. Amerika’yı da Ayn Rand’ı sevdiğim gibi seviyorum. Egoist karakterimi lanetlemekdikleri ve hatta (Ayn Rand durumunda) yücelttikleri için.  Bu yüzden 2006 yılının sona ermesine iki gün kala, yine sokaklar diz boyu karla kaplanmış, arabası olmayan benim gibi çulsuzlar için hayat iyicene zorlaşmışken, vatandaşlık mülakatına çağırdıklarında bir an bile düşünmeden, duygulanmadan ve kimseye de haber vermeden sağ elim havada Amerikan vatandaşlığını kabul ettim.

Bu sabah uyandığımda Aisha ve yeni sevgilisi mutfakta kahvaltı hazırlıyorlardı. Karısından boşandıktan sonra bütün öğrencilerini ve derslerini emektar asistanına (bilin bakalım kim?) bırakıp Kaliforniya’ya göçen efsane yoga hocası Timo artık evimizde yaşamıyor. Yeni sevgili tavada mantar ve sosis çeviriyordu, bisikletimi omuzlayıp evden çıkarken Aisha yanağıma bir öpücük kondurdu. Aisha artık buradaki en yakın arkadaşım. Pazar sabahı sokaklar bomboş, yeşil, serin, derin. Atlas Shrugged’ın cdlerini edindiğimden beri hem pedal çevirip hem kitap okuyabiliyorum! Köpeklerini ve bebeklerini sabah gezmesine çıkarmış tanımadığım insanların bana hitaben söylenmiş “hi! how you are doing?” lerini duyuyorum ardımdan.

Yanaklarım al al Albina Press kahvesine vardığımda içerinin sıcağı ve taze kahve ile çöreklerin tarçını burnumu dolduruyor. Masalarda çoğunluk tek başına oturuyor. Önlerinde gazeteleri, bilgisayarları, kitapları, defterleri ve tabii kahveleri. Çoluk çocuk da yok ortalıkta. Pencerenin önünde barda  oturan bir arkadaşımın yanına yerleşiyorum. Bir iki sabah selamından sonra  ikimiz de önümüzdeki işe gömülüp gidiyoruz. Arada sırada kalkıp kahvemi tazeledikçe burada çalışan pek hoş genç çocuklar kahve tüketimim konusunda dalga geçiyorlar benimle.

Birazdan şehir merkezinde arkadaşım Mandy ile buluşacağım. Urban Outfitters’a bakıp, sonra da sinemaya gideceğiz. Mandy ile aynı okulda ders veriyoruz, aynı hocanın öğrencileriyiz. Hocamız Matt’ın perşembe akşamları verdiği ileri asana ve cuma sabahları verdiği ileri pranayama derslerine bisikletlerimize atlayıp beraber gidiyor, ders çıkışlarında kahve (ya da şarap) içerken hiç durmadan yogadan bahsediyor, yeniden okula gidip doktora/master yapmayı, kitap yazmayı hayal ediyoruz.

Amerika’da günler böyle geçiyor ve kim bilir neden, bu Amerika beni mutlu ediyor işte!

Hocalık Eğitimi Hakkında

Wednesday, June 10th, 2009

Verdiğim yoga hocalık eğitimi, öğrencilerin hoca olduğu bir süreç olduğu gibi benim de kendimle yüzleştiğim bir dönem. Kendi standartlarım, insan ilişkilerim,  yeteneklerim ortaya çıkıyor. Aynı zamanda hoca olmanın yanında insanların farklı bir boyutta birlikte olmaya başladığı bir dönem. Bu konularda sizinle paylaşmak isterim.

Standartlar: Bir varsayım olabilir, ama Türkiye’de standartların hep düşük olduğu kanısı ile yaşadım. Az bilen biri çok yol katedebiliyor. Bunu bilerek Istanbul’da ders vermeye başladığımda hep şu soru vardı aklımda: Türkiye olduğu için mi bu kadar popüler olduk? Hemen magazinlere, televizyonlara çıkınca da sanki bitmiş iş de şimdi master olmuşum demek kolay. Bu içimi ürpertiyor. Kendi içimdeki mükemmeliyetçiliği ortaya çıkarmaya uğraşıyorum. İdare eder ve yetinme hislerime boğuşuyorum. Hocalık eğitimi ilk yaptığımda acemi olma şansım vardı. Ama artık bu kadar talep edilen, akın akın hoca yetiştiren, yurt dışında kabul gören bir eğitim için Sabancı Ünüversitesi gibi profesyonel  hareket etmeliyim. Bir ikilem olur ya- küçük kal, strese girme, ya da büyü ve tam potansiyelini araştır. Belki ikincisinin arkasında başarma korkusu var. Ya hakikaten büyük başarı olursa? Bunun getirdiği sorumluluğu almaya hazır mıyım? Eşim David her konuda en iyisi ve ötesi olma isteği içinde. Yabancı olduğundan mı kaynaklanıyor acaba?! Eğer dünya çapında iyi bir şey varsa, o ‘nasıl biz daha iyisini yaratırız?’ diye soruyor. Ben ise, ‘o kadar iyi olamam, ikinci olayım’ derdim. Bu konuda David hayatıma çok açıklık ve heyecan kattı. Hocalık eğitimi de hep daha iyisini yapmam için bir vesile oluyor.

İnsan İlişkilerim: Sevgilimden, annen babamdan gelen ‘çok sertsin Zeynep daha yumuşak ol’ laflarından öyle çok etkilenmiyordum. Ancak ve ancak hocalık eğitimlerinde otomatik reaksiyonlarım sonucu insanların ağladığını görünce dank etti ki- bir şey değişmeli! Kendimi nasıl daha kibarca ifade edebilirim? Kırma ve küs olma durumları olmadan nasıl eğitim verebilirim? Öğrencilerin beni bu kadar önemsediğini anlamamışım! Ne kadar sevdiklerini görememişim!  Daha mesafeli ve beklentisiz olmaya alışıktım. Ama sevgi ve ilgi konusunda insanların beklentileri var! Hatta ben de onların sevgisi ile beslendiğimi gördüm.  Sanırım benim için en etkileyici unsur bu oldu.

Yeteneklerim: Hocam, Godfrey Devereux değilim. Yani onun eğitimini baz alsam da, onu ifade etmeye çalışsam da kendi yolumu bulmak zorundayım. O yol da daha önce yürünmemiş bir yol. Yani birinin sistemini alıp aynen uygulama kolaylığı yok. Kendi sistemimi oluşturmalıyım. Daha çok enerji gerekiyor. Daha çok kendi içimi açıp yaratıcığımı keşfetmemi istiyor. Ne güzel. Sanırım en zevkli unsur da bu.

Dört yıl önce yoga hocalık eğitimi fikri bir öğrencinin talep etmesi ile ortaya çıktı. Hakikaten Türkiye’de bizim verdiğimiz tarzda yoga hocası yoktu ve bir ihtiyaç oluşmuştu. Kendim bir buçuk saatlik dersler vermekten sıkılmıştım. Hocalık eğitimi vermek yoganın derinliklerini paylaşmam için bir yol olacaktı. Standart olan 200 saat olmak üzere bir eğitim hazırladım. Bu eğitim yoga hocam Godfrey Devereux’nun eğitimi üzerine kuruldu. Godfrey, hem müthiş bir zekaya sahip olarak yoganın felsefesini hareket ile bütünleştiren bir sistem oluşturmuş,  hem de yılların yoğun uygulaması sonucunda yüksek beden bilinci var. Bu tarz ‘hem o hem o’ hocalar nadir bulunur. Neyse – onun hocalık eğitimini aldığım gibi Türkçeye çevirdim. İlk sene olabildigince ona uyarak bir eğitim verdim. Üç ay sürdü. O sira Cihangir Yoga’nın inşaat halindeki mekanında, haftada bir kaç ders takviye ile devam etmişti.  18 kişi ile çok eğlenceli bir süreçti. O yıldan mezun olan Zeynep Çelen ve Banu Çadırcı Cihangir Yoga’da ders veren çok yetenekli hocalar.

İlk hocalık eğitim grubu

İlk hocalık eğitim grubu

Sonraki sene dağınık planlamamla yine 13-20 kişi olur derken ilk eğitim gününe 33 kişinin gelmesi ile şoka uğradım.  Kimseyi red etmemiştim ve bazıları ilk defa yoga yapıyordu. O sene eğitim daha uzun süre üzerine yayıldı, Cihangir Yoga’da daha çok takviye ders sunduk aralarda. Kısacası çok daha zengin geçti. Ancak şunu anladım ki, söyleşi yapmadan öğrenci kabul etmemem gerekiyordu. Kimi kişinin ‘hobi’ olarak yogayı yapmak istemesi, bütün sınıfın standardını düşürüyordu. Yogayı bir süreç olarak küçümsememek lazım, saygı isteyen bir sanat. O yıl mezun olan Seyda Bucak’ın sonradan David Swenson’dan aldığı hocalık eğitimi anlatmasıyla benim ‘hocalık’ bölümüne daha çok vurgu koymam gerektiğini gördüm. Artık ders içerisinde ders verme pratiği olacaktı. Üçüncü senede uygulamaya başladığım bu unsur büyük fark yarattı, ders verme tecrübesi olmuş olarak mezun olmaya başladılar.

Bu sırada Ankara’ya gidip gelerek orada da 8 öğrenci yetiştirdim. O kadar sevdim ki Ankaralıları! Ancak gidip gelmek yıprattı, David’in de tavsiyesi ile bütün enerjimi Cihangir Yoga’ya odaklamaya karar verdim.

Üçüncü sene daha planlı, programlı geçti. Neşe’nin yardımı, Cihangir Yoga’nın ve eşim David’in yoğun desteği vardı. Önceki seneler David daha uzaktan takip ediyordu. Bu sefer bunun bir Cihangir Yoga eğitimi (sadece Zeynep Aksoy eğitimden ziyade) olması için uğraştı. Bu destek hem pratik olarak, hem de manevi olarak gerçekleşti. Üçüncü yıl ben de rahatlamıştım. İlk eğitimde, bir önceki gece ağladığım çok oldu. Güvensizlik hisleri vardı. Ancak bu hisler zamanla azaldı. İyiki o hislere inanarak pes etmemişim! Şimdi Godfrey Hocam benim eğitimimi kendi hocalık eğitiminin bir parçası olarak kabul ediyor. Bu benim için en büyük ‘onay’.

Son yıl ise hamileliğim sağolsun daha planlı olmak zorunda kaldım. Zeynep Çelen ve Andrew Zionts da gönüllü olarak destek olmaya karar verince çok rahat hamileliğim boyunca eğitim sürebildi. Bir golf topundan büyük bir televizyon yutmuş  gibi duran halimi izlediler!  Arjuna bebek geldiğinde sanki herkes onu tanıyordu zaten. Artık eğitim, Godfrey’ninkisinin bir kopyası olmaktan da çıktı. Osho terapilerinden öğrendiklerimi, başka hocalık eğitimden gördüklerimi katarak sürekli zenginleştirmeye uğraşıyorum. Son yıl Cihangir Yoga’da bir sürü hoca ile, 60 üstü ders seçeneği ile, daha çok meditasyon yaparak eğitim gördüler. Ancak hala eksiklikler var, onları da bu yıl telafi etmeye çalışacağız. Biraz daha özel ilgi ve geri bildirim vermek, daha çok anatomi sunmak gibi. Daha çok saat kattık, slide showlarla sunacağız herşeyi. Sabancı Yoga Üniversitesi adeta.

Sosyal bir boyuttan bakınca hocalık eğitimi farklı bir tanışma olmasına yol açıyor. Mesela- yalın ayak. Mesela- konuşmadan. Mesela- insanların evini, işini, arabasını bilmeden ruhu ve kalbi ile tanışmak. İçki olmadan, yemek olmadan, makyajsız bir birliktelik. Nasıl oluyor da hocalık eğitiminde tanışanlar en yakın dost olmaya başlıyorlar? Çünkü bu yalın hal güzel oluyor. Saatlerce yoga bahanesiyle yalın ayak birlikte şehrin ortasında yerde oturmak güzel oluyor. Kocaman yoga çadırlarında ağaçları izleyerek nefes almak güzel oluyor. Hayatın tadı bu gibime geliyor.

Son hocalık eğitimi ve çoluk çocuk!

Son hocalık eğitimi ve çoluk çocuk!


Cihangir Yoga’s New Website

Wednesday, June 10th, 2009

Dear Students,

Welcome to our new website. it is still a work in progress but already a major improvement over our last site. We couldn’t wait any longer to launch it so there is still some content yet to be added.

I would like to thank everyone who helped me with the website especially Efe and Ğunes. Efe has been a wonderful help and Ğunes added style.

When I designed the last website I wanted to create a portal for Yogi’s in Turkey, not just for Cihangir Yoga but also for teachers , studios and students to connect with each other and be able to share theır experıence and promote their events. Unfortunately the old website was full of glitches as many of you are aware and the vision was not fulfilled.

We are still some way off this target with our new site but over the next few weeks we will be launching one or two more sections to the website that will hopefully make this site  more interactive and a hub for yoga information in Turkey to pass freely. We will be adding free online classes and a space for you to register yourself as a teacher, studio, therapist or supplier of yoga equipment.

On top of the new website we have some great new alternative therapies on offer in Cihangir Yoga. We now have homeopathy by Hande Özçıkrıkçı, naturopathy by Dr Alison King and food allergy testing by Sagi Feldman. As many of you know I am a massive fan of homeopathy. One of my first memories from childhood was being taken to an Irish homeopath who cured my asthma for over 10 years with one single dose of homepathic remedy. The image of this old homeopath in Ireland has stayed with me and inspired me after 20 years to begin studying homepathy myself.

We also have a Naturopath who will be working with us. Dr Alison King ND graduated from one of the most prestigious alternative universities, Bastyr university in Seattle. She has been practicing for many years. In CIhangir Yoga she is going to give a full range of consultations. She will also be working with Sagi Feldman an allergy specialist who will be visiting Cihangir Yoga once a month to run food allergy diagnostics. Check out the naturopathy section of the site for more details.

I am very excited to bring you this new website. Building Cihangir Yoga’s websites has felt like an endless process over the last 3 years. I am hoping that now I will have a break from computers and will be able to get back to what I love the most, teaching and meditation so that i can make Cihangir Yoga a richer environment for all of us.

Hope you enjoy the website.

more changes will come soon

see you in the studio

David


Sri Krishna Pattabhi Jois

Wednesday, June 10th, 2009

Sri Krishna Pattabhi Jois, yani ashtangilerin tabiriyle Guruji, 18 Mayis Pazartesi günü, saat 14:30’da Mysore’daki evinde hayata gözlerini kapadı.  Madonna bile öğrencisi olmuştu.  Evet, Guruji’de de zaten bir star havası vardı, yani güçlü bir enerjisi. “you do it” dediğinde pek kimsenin karşı çıkamayıp, akıllarının alamadığı ama Gurujinin görebildiği kapasitelerinin ortaya çıktığı hep konuşulurdu. ImageBen Ashtanga yapmaya başladığım ilk yıl Mysore’a gitme şansına ve ilk Mysore seyahatimde de Guruji ile çalışma şansına sahip oldum.  Mysore’a gittiğimde artık yeni şalada, yani 60’dan fazla kişinin sığabildiği şalada öğretiyordu Guruji, kızı Sarawati ve torunu Sharath.  İlk gün hemen yazılmak için ofise koşmuştum ve tabi ben ben olucam da bir şaşkınlık yapmıycam… Zaten onun kaşısında önce bir elim ayaşım dolanmış çok heyeanlanmıştım.  Sonra da ödemem gereken ders ücreti için getirdiğim para eksik gelmişti…  Ama Guruji, tamam getirirsin gerisini diyip yollamıştı beni.  Sonra da sabahları uygulamamı bitirdikten sonra ona saygımı sunmak için yanına gittiğimde, bana her seferinde nerden olduğumu sorar olmuştu…  Ben Türkiye diyince, o da “Türkiye…” diyordu. O yıl tek Türk bendim.  O yıl, derslere başladığımın ikinci gününde olan led dersi, yani self practice değil de Guruji’nin konuşarak yaptırdığı dersi, unutmadım hiç.  Şalanın saatinin 15 dakika ileri olduğunu hemen keşfetmistim ama öğrencilerin dersten 45 dakika once sabahın karanlığında kapının önüne dizildiklerini ve dersten 15 dakika önce açılan kapıdan herkezin kendilerini yogilik yoginilik bilmeden bir hamle içeri, yer kapmak için attıklarından haberim yoktu.  Ben de hani bir 10 dakika önce varmıştım şalaya ama tabi kıyı köşe yerler kalmıştı, ve neyseki kendimi en azından öyle bir yere sıkıştırabilmiştim.  Ders başlarken herkez ‘Om’  chant ettiğinde ise tüylerim ürpermişti, ilk defa o kadar fazla insanın bir arada ‘Om’ dediği bir yerdeydim ve kalbim acayip kabarıvermisti.  Sonra tabi tüm bunlara ve Guruji’nin varlığına alıştım.  Son gittiğimde ise artık kendisi ders vermiyordu, hastalığından dolayı ilk gördüğüm zamana kıyasla bir hayli yaşlanmış ve zayıf düşmüştü.  Akşamüstleri ve Pazar konferanslarında şalaya iniyordu sadece.  Ben her uygulama sonrası şalanın önünde hindistan cevizi suyu içmek ve arkadaşlarım ile sohbet etmek için yere oturduğumda kafamı kaldırır yukarı da bakar olmuştum çünkü genelde her sabah oturduğum yerden Guruji’nin beresini görebiliyordum, Guruji de her sabah balkonda oturup güneşleniyordu ve belki o da yukardan şalaya giren, şaladan çıkan bizleri seyrediyordu…

Çoğumuz onun fazla zamanı kalmadığını biliyorduk ama tabi bilmek yetmiyor bazen…  O yüzden yine de sarsıldık ve üzüldük.  Ama aynı zamanda da onun bizimle paylaştığı bilgisinin bizi birarada tutucağını ve her sabah uygulmamazı yaparken onun varlığını, bize sunduğu ışığını hissediceğimizi de biliyoruz.  Dünyadaki bir çok kişinin hayatını etkiledi, değiştirdi ve bunların arasında onunla hiç tanışmamış bile olan bir sürü Ashtanga yoga tutkunu var. Hayatı boyunca öğrettiği Ashtanga Vinyasa Yoga, her sabahın erken saatlarinde bu yoga tarzının ve Guruji’nin sayısız tutkunları tarafından dünyanın dört bir yanında uygulanıyor ve uygulanmaya devam edicek.  Torunu Sharath Rangaswamy ve Sharath’ın annesi Saraswati de Mysore’daki şalada Ashtanga Yoga tutkunlarına öğretmeyi sürdürücekler.

Size, eski öğrencilerinden Edie Stern’ün Pattabhi Jois’in hayatını özetleyen makalesinin bir kısmını Türkçe’ye çevirip sunmak istedim.  Guruji’nin hayatı hep kolay olmamış, bir sürü batılı öğrencisi, hayranı olmadan ve dünyaca bir üne sahip olmadan önce zorluklardan geçmiş ama yoga tutkusunun peşini de bırakmamış…

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

Guruji

Sri Krishna Pattabhi Jois dolunay zamanı, 26 Temmuz 1915’de, Guru Purnima gününde doğudu.  Karnataka eyaletindeki Hassan yakınlarındaki 500 kişilik Kowshika köyündendi.  Babası astrolog ve papazdı, ve köydeki bir çok aile için papaz görevini yapardı. Bir çok Brahmin erkek çocuklarına yapıldığı gibi Pattabhi Jois’e de erken yaşta Vedalar ve Hindu ritüelleri öğretilmişti. 
Pattabhi Jois 12 yaşındayken Hassan’daki orta okulunda yapılan bir yoga demonstrasyonuna katıldı.  Ertesi sabah ise demonstrasyonu yapan büyük yogi ile yani Sri T. Krsihnamacharya ile tanışmaya gitti.  Sri K Krishnamacharya 8 yıl boyunca kendi Guru’su Rama Mohan Brahmachari’dan Tibet’teki bir mağrada yoga öğrenmişti.  Bundan sonra da Pattabhi Jois iki yıl boyunca Guru’su Krishnamacharya’dan yoga öğrendi. Pattabhi Jois 14 yaşındayken Krishnamacharya seyahat etmek ve öğretmek için Hassan’dan ayrıldı, Pattabhi Jois de Mysore’a gitmek için köyünden ayrıldı.  
Pattabhi Jois Mysore’daki Sanskrit üniversitesine gitmek istedi.  Cebinde 2 rupee, iki arkadaşıyla yola çıktı.  İlk iki yıl zor koşullarda geçti.  Çok az parası olduğu için brahmin evlerinden yiyecek dilendi.  Ama okulda derslere gidebildi.  1930 yıllarında, yine bir yoga demonstrasyonuna gitti ve gördüki bu Guru’su Krishnamacharya’nın ta kendisiydi.  Hemen öne çıkıp ayağına kapandı. Bundan sonra yeniden öğretmen öğrenci ilişkileri başladı ve Pattabhi Jois yoga öğrenimine devam etti. 
Bu arada Mysore’un kralı, Krishna Rajendra Wodeyar, hastalandı ve ünlü bir yoginin Mysore’da olduğunu öğrendi. Hemen çağırıltılan Krishnamacharya kralı iyileştirdi.  Kral Krishnamacharya’nın patronu oldu ve onun için saray topraklarında yogaşala yani yoga okulu yaptırdı.  Pattabhi Jois de bazen krala yoga öğretiyor ve yoga demonstrasyonları vermek üzere çağrıltılıyordu. Pattabhi Jois’i seven kral onun Sanskrit üniversitesinde yoga öğretmesini istedi. Eğer öğretirse, ona okula devam etmesi için burs ve ayrıca yiyecek ve maaş vericeğini söyledi.  Çok mutlu olan Jois, Guru’sundan izin istedi.  Krishnamacharya Jois’in öğretmenlik yapmasını onayladı ve böylelikle Sanskrit üniversitesinde Yoga departmanı açıldı.  Jois burdaki görevine 1973’te emekli olana kadar devam etti.

1937’den 1973’e kadar Pattabhi Jois doktorasını tamamladı ve vidvan ünvanını aldı.  Savitramma ile aşk evliliği yaptı.  Üç çocukları oldu, Manju, Ramesh, ve Saraswati.  Saraswati, Pattabhi Jois’e Mysore’daki yoga okulunda yardımcı olan torunu Sharath’ı dünyaya getirdi.  
Andre Van Lysbeth 1964’te Pattabhi Jois’den yoga öğrenimi alan ilk batılı oldu.  Ondan hemen sonra Avrupa’lı daha çok öğrenci geldi.  1972 yıllarında ise Swami Gitananda’nın Pondicheri’deki aşramında Manju ile tanışan ilk Amerikalılar geldi.  Bu noktadan itibaren, Ashtanga yoga, ilk önce Kaliforniya, daha sonra Hawaii olmak üzere Amerika’da yayılmaya başladı. 1975 yılında Pattabhi Jois ve oğlu Manju Amerika’ya ilk seyahatlarını yaptılar.   Bundan sonra ise Ashtanga uygulaması dünyada yayılmaya başladı.  Pattabi Jois, 60 yıldan fazla bir süre  boyunca 1927 yılında Krishnamacharya’dan öğrendiği methodu hiç durmaksızın öğretti ve Yoga Mala adlı kitabı yazdı. 
Ashtanga Yoga:  Ashtanga yoga’nın anlamı orjinal olarak Patanjali tarafından Yoga Sutralarda anlatıldığı gibi “8 kollu yoga” demektir.  Pattabhi Jois’in öğrettiği Ashtanga Yoga, bilge Vamana Rishi’nin yarattığı ve uyguladığı nadir bir hatha yoga sistemini açıklayan Yoga Korunta adlı metnin, geçen yüzyılın başlarında yeniden keşfedilmesiyle başladı.  Krishnamacharya’nın yönetimi altında, Pattabhi Jois bu sistemin yorumlanmasına ve düzenlemesine yardımcı oldu ve Patanjali tarafından kastedilen orjinal asana uygulaması olduğuna inanarak bu sisteme Ashtanga Yoga adını verdi.
Yoga Korunta, sıralı ilerleyen pozların belli bir nefes tekniği ile senkronize edilmesi olan vinyasa methodunun üstünde durur.  Bu method yoğun, içsel bir ısı ve kasları, ve organları arındıran bir ter oluşturur.  Sonuç iyileşen dolaşım, hafif ve güçlü bir vücut ve sakin bir akıldır.

By Edie Stern
From Hinduism Today
2001

Homeopati

Wednesday, June 10th, 2009

Sevgili Cihangir Yoga Dostları,

İstanbul Homeopati’yle tanıştı, sonunda… Bunu söyleyebilmeyi uzun zamandır bekliyordum, Türkiye’deki insanların artık homeopatiden yardım alabilmesi hepimiz için büyük bir şans…

Ben Hande, 3 senedir hayatım homeopatiyle dolu geçiyor. Bugüne kadar çeşitli merkezlerde homeopat olarak çalıştım ve Homeopati Derneği yönetim kurulunda yer alarak herkesin bu tedaviden faydalanması için projeler geliştirdim. Bundan böyle de Cihangir Yoga’da Homeopati seansları yapacağım. Homeopatinin ne olduğu ve dahası benim kim olduğumla ilgili temel bilgiler sitede mevcut. Daha fazlasına ihtiyacınız olduğunu düşünürseniz internetteki yabancı kaynaklara bakabilir ya da benimle iletişime geçebilirsiniz.

Şöyle başlamak güzel olacak: Bugüne kadar homeopatik tedavi uyguladığım hastaların bir kısmından bahsetmek istiyorum. Rahatsızlıkları nasıldı ve neler değişti bunu görmek eminim birçok soruyu cevaplayacaktır.


*Bir astımlı hastanın, bir defaya mahsus homeopatik ilacını aldıktan bir ay sonra astım krizleri o kadar hafifledi ki kendisi astım krizi geçirdiğini bile anlamadı. Soğuk algınlığı geçirdiğini düşünerek doktora gitti ve doktor astım krizi geçirdiğini söyledi. Kedilere, tüye ve sigara dumanına olan alerjisi geçti, artık kedi besleyebiliyor, sigara dumanı olan yerlerde bulunabiliyor. İlacı alalı 3 ay oldu, o günden beri hiçbir astım atağı geçirmedi.

*MS’li bir hastanın yaklaşık 10 senedir varolan kronik bacak ağrıları ilacı aldığı sabahın akşamında tamamen yok oldu. Bu hasta hala terapi sürecinde bir sonraki hedefimiz baş dönmelerini ve yorgunluğunu en aza indirmek. Kendini daha zinde hissettiğini söylüyor.

*Egzemaları olan, endişeli bir hastanın ilaçtan sonra önce egzemaları geçti, daha sonra endişelerinin hafiflediğini ve sakinleştiğini gördük.

*Kronik uykusuzluk problemi olan bayan, geceleri 3’er dakikalık uykular uyuyup, geri kalan geceyi tamamen uykusuz geçiriyordu. Bundan kaynaklı yorgunluk ve ruhsal bir çöküntü yaşıyordu. Homeopatik tedaviyle verilen tek doz ilaçtan sonra 1 ay içinde uykuları giderek arttı. Artık her gece kesintisiz 4-5 saate çıkan uykuları var, böylece sabahları daha dinç uyanıyor.

*Sevgilisinin onu terk etmesini bir türlü kabullenemeyen genç bir hasta, üzüntü kaynaklı egzemalar dökmeye başladı. Yaşadığı bu kaybı kabullenmesini ve yoluna devam etmesini sağlayacak tek doz homeopatik ilaçtan 3 gün sonra kendini çok daha güçlü hissetmeye başladı. Bu tatsız durum artık onun ilerlemesini engellemiyor. Hatta sonrasında ona geri dönmeyi teklif eden sevgilisinin bu özrünü kabul etmedi. Bütün hissettiğini söylüyor.


Lütfen homeopatiyle ilgili sorularınız için benimle homeopati@yahoo.com adresinden iletişime geçin…Bu yöntem henüz Türkiye için çok yeni, kafanızda sorular olması çok doğal…

Kandırmacaya Karşı Kişisel Mücadele

Sunday, May 10th, 2009

Hocamla çalıştığım her kurstan sonra -ki yılda iki defa tekrarlanan üçer haftalık kurslar bunlar- kendimle ilgili yeni keşiflerim oluyor. Shadow gölge anlamına geliyor. Yoganın yaparken gölgeler bir bir gözümüzün önünden çekiliyor, bilmediğimiz birşeyler gün ışığına çıkıyor. Shadow yoga kurslarının sırasında ve sonunda ben de bir iki katman gölgemden arınmış hissediyorum kendimi. İnsan doğruyu söyleyince ferahlar ya hani, öyle oluyor.

Kursa katılan diğer öğrencilerle, sabahları kahvaltı ederken konuşuyoruz. Hepimiz kendimizden (ve diğerlerinden)  bir şeyler sakladığımızı önce fark sonra kabul ettik.  Bazılarımızda bu saklama o kadar alışkanlık haline gelmiş ki kabulden önce direndik. Sonra Zhander hocaya sorduğumuz alakasız bir sorunun cevabı olarak yüzümüze çarpıvermiş doğru. Demiş ki bana mesela yenilgilerini sakladığın için ben de senin bedeninin nerede tıkandığını göremiyorum. Takıldığımı, tıkandığımı, başarısızlıklarımı sakladığımı anladı. Şaşırdım çünkü ben -hem de kendimi bildim bileli- o kadar iyiyim ki bu konuda, kimse bir tane bile başarısızlığımı gösteremez. O nasıl anladı koca sınıfta? İsterseniz arayın bakın. Bulamazsınız. “Defne Suman” başlığı altında sadece başarı hikayeleri kayıtlıdır. Çünkü en büyük başarım başaramadıklarımı kalın bir gölge katmanın ardına gömmede göstermiş olduğum başarı.

Yogadan önce uydurukçunun tekiydim ben. Yakından bakanlar hala uydurukçuluğumun izlerini dilimin ucundan yakalayabilirler. Çocukken uydurukçuluğum ağır vaka boyutunda seyrederdi. Çok iyi ata binerim, Amerika’da villamız var, biz aslında Türk değiliz, benim adım da Defne değil, ben Defne değil onun ikiziyim, (ve sizi tanımıyorum) gibi ve benzeri hikayeler dudaklarımdan eksik olmazdı. Yasemin hayatıma girdikten sonra iş organize uydurukçuluğa vardı. Biz ikiziz hikayesinin inandırıcı olması için en ince ayrıntının gözden geçirilmesi ve ikiz olmadığımız gerçeğini açık edecek bütün deliklerin itina ile tıkanması gerekiyordu. Uydurukçuluk da o kadar ustalaştık ki hala bizi ikiz sanan eski arkadaşlarımız var. Büyüdükten sonra da benim uydurukçuluğum devam etti. Bilmediğim konuları biliyormuş gibi yapıp, takdir ve sevgi kazanacağımı sandım. Bilmemek, bilmiyorum neden, ama çok ayıp gelirdi. O yüzden bir şey sallar, yanlışsa da doğruluğunu iddia eder de eder, etrafımdakilerin kafalarını bir güzel karıştırırdım.

Uydurukçuluğumun kendimi ve diğerlerini kandırmak olduğunu yogaya başladıktan sonra anladım. Anladıktan sonra da kandırmacanın her türlüsüne karşı kişisel mücadelem başladı!

Kandırmak kişinin varolanı (buna kendisi de dahil) olduğundan başka birşeymiş gibi göstermesi olarak tanımlanabilir. Benim ilgimi daha çok, diğerlerini değil de kendimizi bilinçsizce kandırdığımız durumlar çekiyor.  Sevdiğim ve çok akıllı bulduğum bir öğrencim şöyle diyor: “…önümüzdeki ay kendimi yoga training kampına alıyorum. Workshopuna katılmak istiyorum ama bazı sabahlar çok erken olabililr…çünkü yeni bir erkek arkadaşım var.”  Kendini yoga kampına almak tabirinin benim kafamda şöyle bir karşılığı var: Yoga’nın belli bir süre boyunca diğer etkinlikler karşısında önceliği olacak. Dolayısıyla niyet edilen kamp sırasında çıkan bir yoga öğrenme fırsatı, sevgili ile geçirilecek bir sabaha denk geliyorsa, Yoga’nın önceliği olacak. Diyor ki öğrencim, sen disiplinli olduğun için bu söylediğim sana uzak geliyor olabilir. Hayır, disiplinle ilgisi yok bu söylediğimin. Bu, ağzımızdan çıkan sözlerin yaşadığımız gerçekle örtüşüp örtüşmediğinin farkında olmakla ilgili bir durum. Yeni bir sevgili, evlilik, doğum, iş/ev/şehir değiştirme dönemlerinde insanın zaman, enerji ve/veya parasını yogaya adaması zor.  Bunları biraz yazıştıktan sonra akıllı öğrencim amacını yeniden tanımlamış diyor ki “amacım yogayı, becerebildiğim saatlerde yapmak.” Oh! Böylece kendine dürüst kalarak (gönlü ferah) sevgilisi ile istediği kadar yatakta kalabilecek! Aşk vakti yoga kampı bekleyebilir.

Kendini kandırmaca yenilgilerin en hasına yol açıyor. İnsanın koşulları sebebiyle yapamayacağı bir şeyi yapacakmış gibi kendine ve etrafındakilere söylemesi, o şeyi yapamayınca hayal kırıklığı yaratıyor. Hayal kırıklığının sebebi yenilgi değil, kendini kandırmaca. Gerçeği görmek ve gerçeği ifade etmek iki insan arasında mesafe değil, samimiyet yaratan birşey. Başka bir öğrencim beni her gördüğünde derslerime gelmek çok istediğini ama son zamanlarda yogaya bir türlü vakit ayıramadığını, aslında ne kadar da ihtiyacı olduğunu anlatıyor da anlatıyor. Günlük programını biraz soruşturunca, haftada iki hatta üç gün yoga dersine gelebileceği ve hergün kendine kendine yoga yapacak kadar vakti olduğu ortaya çıktı. Belki canın yoga yapmak istemiyordur, diye bir sorayım dedim. Önce bir direndi, sonra itirazının ortasında sustu.  Bir daha yogaya gelmedi. Ama sonraki karşılaşmamızda yüzündeki o suçlu ifadeden eser yoktu ve yoganın lafını da etmedi.

Annem ve Mete babamla (üvey babam) bir hafta Budapeşte ve Viyana’da gezdik. Viyana sokaklarında inandıkları mesajları pankartlarında taşıyarak neşeyle yürüyen 1 Mayıs kortejini ince bir gıptayla seyrettik. Bu arada bol bol konuştuk, tartıştık. Dedim ki ben onlara hayattaki her ilişki bir alışverişin sonucu oluşur. Mete babam kızdı başta. Karşılıksız vermek yok muymuş yani, insani vicdani duygular filan falan? Dedim birine birşeye zamanını/emeğini/paranı veriyorsan karşılığında maddi veya manevi bir ödüle kavuşmayı beklediğin içindir. Bu ödül karşındakinden gelmek zorunda değil, kendi içinde gelen bir his de olabilir. Mesela, dilenciye verdiğin sadaka sana kendini iyi bir insan olarak görme tatmini sağlar, para istemeden yaptığın bir iş karşılığında belki takdir, belki de güç kazanıyorsundur. Yok. Kabul etmedi. Onlar karşılıksız verdiklerine inanmaya devam ettiler. Ve iyi bir insan olmanın karşılıksız vermekten geçtiğine…

İşte beni ennn rahatsız eden kandırmaca da bu!
İyi insanın ölçüsünün karşılıksız vermekten geçtiği kandırmacası…

Çünkü karşılıklı alınıp verilenler tanımlanmadığında ilişkiler kandırmacaya dönüşüyor.  Bu kendimizle ilişkimiz için de, diğeri ile kurduğumuz ilişki için de geçerli. Yoga gözümüzü örten gölgeleri dağıtırken kendimizi kandırmalarımız çıkacak tabii ortaya. Sadece kendimizinki değil, ailemizin, dostlarımızın ve tabi ki medyanın, siyasetin, ekonominin bütün sistemin kandırmacaları da gözümüzün önüne serilecek.
Bize doğru diye aşılanmış her bir varsayımımızı yeniden sorgulayacağız.
Çünkü ancak kandırmacalardan arınmış insan sağlıklı, dürüst ve samimi ilişki kurabilir.
İşte o yüzden ben de bu 1 Mayıs’da ben Kandırmacaya Karşı Kişisel Mücadele sloganı ile karşınıza çıkmaya karar verdim!
Bahar Bayramınız Kutlu Olsun!
Defne