Yoga Psikolojisi 5

Fatos iphone X

Foto: Fatoş Şafak Pınarbaşı

Ben artık arkası yarın değil, devamı haftaya tarzı yazılar yazmaya söz vereyim. Eski hızımı kaybettiğim ortada. Eh, tabii eskiden roman yazmıyordum. Yazı hasretimi bu bloğa yazarak gideriyordum. Sonra bir büyük adım attım ve çocukluğumdan beri uzaktan imrenerek, tırnaklarımı kemirerek baktığım edebiyat dünyasında bir yer edinmek için insanlık için küçük kendim için büyük bir adım attım ve roman yazmaya başladım. Bu cesareti yine yogaya borçluyum.

Yogadan önceki hayatımda da başkaları tarafından cesur bulunacak hareketlerim olmuştu. Mesela tek başına Tayland’da bir hayata başlamak. Havasını, suyunu bilmediğin bir ülkede, ıssız, karanlık gecelerde tek başına müstakil bir evde kalmak gibi, yalnız başına yolculuk etmek… Ama bunlar benim içimde korku uyandıran şeyler değildi. Ben zaten tek başıma gezmeyi severdim. Sekiz yaşındayken Etiler’den eve tek başıma yürümeye kalkışmıştım. On beşimdeyken o zamanlar bize yasak olan  Beyoğlu’nda ıssız kiliselere girer çıkardım. On yedimde son durağının adını tanımadığım için bindiğim bir otobüs sayesinde Balat’ı, Fener’i, Eyüp’ü tanımıştım. Tek çocuklara özgü yalnız başına kendini oyalama yeteneği bende de gelişmişti. Ben yalnızken değil, etrafımda insanlar varken kendimi “kendim” gibi hissedezdim. Tüm bunlar yüzünden uzak bir memlekette yeni bir hayata başlamanın  (işte yine Yeni Hayat!) benim için cesaretle yakından uzaktan ilgisi yoktu. Cesaret çünkü korktuğun halde attığın o adımın arkasındaki duygudur. Cesur kişi ise korkmayan değil, korktuğu halde harekete geçendir. (Bakınız Bhagavad Gita)

O yüzden diyebilirim ki roman yazmak ve sonra elimdeki bebeğim kadar değerli dosya ile ajansların, yayınevlerinin kapısını aşındırmak, reddedilmek, yılmamak, yazdığım metne güvenerek düştüğüm yerden kalkmak, yüzüme kapanan kapıyı bir daha çalmak, sonra bir daha, bir daha… Benim için cesaret gerektiren şeyler bunlardı. Yıllardır özendiğim insanlar vardı. Şebnem İşigüzel, Ece Temelkuran, Sema Kaygusuz gibi. Yaşıtlarım olan  bu kadınlar ben saman kağıtlara gizli gizli öyküler yazar ve onları çekmecenin arkasına saklarken  çoktan ilk kitaplarını bastırmış, ödüller bile almışlardı.

Özenmek iyidir. Özenmek insanı cesaretlendirir. Ülkemizin bu yetenekli kalemleri, akranım bu kadınlar da işleri ile, yaşın ne başın ne senin kızım denmesine aldırmayışları ile bana daima ümit vermişlerdi.

Ama esas değişim, korkularıma rağmen edebiyat dünyasının içine atlama cesaretini göstermem için yogaya başlamam ve hatta yoganın sularında bir süre yüzmem gerekecekti. Buradan da günün (haftanın) konusunua giriyorum:

Zihinsel kalıpların arasına sızan Prana’nın davranışlarımız üzerindeki etkisi.

Prana’nın ilk iki katman (koşa) olan vücut ile elekrik sistemi sayılabilecek nefes bedene girdiğinde neler olduğunu önceki yazılarda konuşmuştuk. Üçünü katman Manomaya Koşa zihnin (manas) katmanıdır. Yogada zihin sadece düşüncelerin değil aynı zamanda duyguların, bilinçaltının, bastırılmış arzuların, tabuların, inanışların yuvası olarak tarif edilir. Bu sebepten de aynı katman sadece zihnin değil egonun yani benliğin de evidir. Ben-lik. Yogaca ismi Ahamkara. Zihnin orta katmanı olarak tarif edilir. Beni  ben yapan her şey. Adım, işim, eşim, düşüncelerim, görüntüm, ailem (soyağacımda gördüğüm atalarım!!) genlerim, geçmişim, anılarım, bilgilerim, espirilerim, tepkilerim, karakterim, ilkelerim, adalet anlayışım, ahlak anlayışım, bu yazının girişinde yazdığım özelliklerim (ben zaten yalnız başıma oyalanmaya alışkın bir çocuktum), aşklarım, tutkularım, tiksindiğim şeyler… Anladınız siz. Geçende bir hocamız bize şunu sordu: Size şimdi bir hap verseler ve her şeyi ama her şeyi unutsanız, o zaman kimsiniz? Bu sorunun cevabını vermek için dördüncü ve beşinci koşalar üzerinde konuşmaya başlamamız gerek. Şimdilik soruya odaklanırsak, o hapı alırsak (evet, Matrix filmi aslında bir yoga hikayesidir!) unutacağımız her şeyin toplaştığı kümeye biz Manomaya Koşa diyebiliriz.

Prana denen o kudretli akım vücüdu ve vücudu çevreleyen elektrik katmanını geçtikten sonra üçüncü katman zihne girer. Girdiği anda birbirine sıkı sıkı bağlı düşünce-duygu-inanış kalıplarını eritmeye başlar. Ama üzerine asit dökülen metal gibi değil, daha çok kayayı aşındıran nehir gibi. Prana, o sebatlı, sabırlı ve inatçı güç, zihnin sıkı sıkya bağlı ağlarından her gün küçük bir parça kopartarak, düğümü çözer. Prana insanın kendi ait bir kaynak olduğundan aslında değişmek, dönüşmek için dışarıdan yardım almasına gerek yoktur. Mutluluğa, özgürlüğe, kendinin daha iyi bir versiyonuna, huzura ya da işte neyse gitmek istediğimiz istikamet, hasretini çektiğimiz halimiz oraya varmak için Prana’ya yol açıp beklemekten başka bir şey yapmamıza gerek yoktur. Bunu vurguluyorum çünkü pek çok öğrencimin yılladır yoga yaptıkları halde bir türlü onları sınırlayan davranışlarından kurtulamadıklarını, kurtulamadıkça morallerinin bozulduğunu ve bir türlü o hasreti çekilen hale yola girmediği için Manomaya Koşa’ya, yani zihinlerine kızdıklarını, bir öz-nefret dalgası yarattıklarını ve bu öz-nefret dalgası içinde sıkılarak ama boğulmadan (belki de aişanın rahat sularında yüzer gibi) yüzdüklerini gözlemliyorum.

O yüzden vurguluyorum: Beklemek yoganın çok önemli bir adımı. Vücüdun değişmesini beklemek, davranışların, tepkileri, duyguların dönüşmesini beklemek, bacakları yakan bir pozun içinde beklemek, sessizce oturup beklemek… Hoca olunacaksa bir gün ustanın el vermesini beklemek. Yoga dünyasında değeri gitgide unutulan bir erdem olan beklemek, doğru çabayı (abhyasa) ortaya koyup sonra sabırla beklemek, hayatın ucunu kaldığın yerden tutup yola devam etmek ve birden o çok korktuğun adım için gereken cesareti topladığını hissettiğin an suya atlamak, biraz yüzüp, biraz batıp çıkıp, o seferlik varılan kıyıda yine beklemek. Tohumlarını attığın çiçeklerin toprağını her gün sulamak, güneş alıyor mu diye kontrol etmek ve tohumun filiz vermesi, filizin toprağı delmesi için beklemektir yoga. (Ellerimin üzerine kalkacağım yakın zamana değil, ayaklarımın üzerinde desteksiz duracağım ihtiyarlığa yatırım yapmaktır.)

Çiçeği çeke çeke büyütemeyeceğimiz gibi Manomaya Koşa’yı da hiç de hazır olmadığımız şeyleri deneyerek, kendimizi zorlayarak, içimizden (gerçek içimizden) gelmediği halde yogacı bunu böyle yapar, doğrusu bu olsa gerek, olması gereken bu olsa gerek, hissedilmesi gerek bu olsa gerek diye diye diye kendimizi başka biri olmaya zorlamak aslında yoganın ön gördüğü değişimin tam tersi işleyen bir dinamiktir.

Yama ve Niyama, yoganın ilkeleridir. İnsanın diğer insanlar ve kendisi ile ilişkisini düzenlemek için öne sürülmüşlerdir. İncitme, yalan söyleme, çalma, cinsel enerjini boşa saçma, içindeki yüce bir rehberin seni yönlendireceğine güven gibi ilkeler. Bunları da şimdi yogaya başladım, çok da sevdim, o halde yogacı kimliğini benimseyeyim, artık bu ilkelere sadık bir yaşam sürmeliyim zihniyeti ile hayata geçirmeye çalışırısak, yukarıda bahsettiğim bir başkasının hayatını yaşama hatasına düşeriz. Hem de bize kendimizi bulmayı vaadeden bir disiplinin yoluna girmişken.

Çelişkiye bakar mısınız?

O halde Manomaya Koşa’ya Prana’nın sızması için nefes al, nefes ver, kolları kaldır, indir. Aman sakın ritimi unutma. Ritim apana vayunun işidir. Apana vayu ise zihnin dalgalarının doğal, organik, yerel antidotu. Ritim tutturmadığımızda yaptığımız yoga sırasından Prana’nın manomaya koşaya nüfus etmesi çok zordur. O yüzden ritmi unutma!

Bu konuya ayrıntılı değineceğiz.

Dördüncü ve beşinci koşalar da var daha…

İyi haftalar dilerim hepinize. Yorumları bekliyorum.

Defne

Not: Bu haftasonu Samsun kitap fuarındayım. O taraflarda yaşayanlarınızı hem imza gününe, hem de sohbetimize bekliyorum.

WhatsApp Image 2018-02-19 at 20.57.12.jpeg