13 Eylül 2019

Meditasyon 1: Bir Kapuçino Hayali ile Yaşamak

Ömrümde ilk kez Ekim ayında kar yağdığını gördüm. Memleketten biraz uzaklaşınca bile iklim çabuk değişiyor. Öngöremediğim bu kar yağışını sonbaharda giydiğim incecik mavi ceketim ve yazlık spor ayakkabılarımla hazırlıksız bir şekilde karşılamıştım...

Ömrümde ilk kez Ekim ayında kar yağdığını gördüm. Memleketten biraz uzaklaşınca bile iklim çabuk değişiyor. Öngöremediğim bu kar yağışını sonbaharda giydiğim incecik mavi ceketim ve yazlık spor ayakkabılarımla hazırlıksız bir şekilde karşılamıştım. Oturmaktan ağrıyan dizlerimi rahatlatmak için biz inzivanın katılımcıları için ayrılmış olan, polislerin kullandığı türden, suç alanını ayıran sarı şeritlerin sınırlandırdığı bir yerde ayakta duruyorum. Pek büyük sayılmaz ama volta atmak için hiç fena değil. Dizlerim rahatladıktan sonra kafamı kaldırıp sonunu göremediğim bir dağ manzarasına bakıyorum. Ciğerlerim ismini bilmediğim bu tepelerin, kocaman kızıl bir ormanın havasıyla dolu. Kuru ve temiz bir hava. Avusturya’nın bir köyündeyim. Uzaktan, belki de çok yakından; tanıdık olmayan bir tür çiçeğin tatlı kokusu burnuma geliyor. Bir an için iyi hissediyorum. Büyülü bir yer burası. Öyle olmalı. Büyülü olmalı. Çünkü güzel bir yeri tarif ederken muhtemelen aynen böyle ya da buna yakın bir yer hayal ederiz, öyle değil mi? Ancak benim içimde o an o büyünün kırıntısından zerre yok. Aylar öncesinden bütün planlarımı ayarladığım, büyük bir istekle olmak istediğim yerdeyim. Oysa içimde büyülü, ruhani hisler filan yok, tek isteğim bir an önce evime dönmek. Sabah 04:30’dan akşam 21:00’e kadar otur babam otur, fenalıklar basıyor. Kendime sıklıkla soruyorum; ne diye buraya geldim? Kendi yağında kavrulan, kendi sınırları içinde mutlu mesut yaşayan bir insandım, neden kendimi böyle bir zora soktum? O arada çan çaldı. Gün içinde bir saatlik avluya çıkma iznimiz sona erdi. Tam bir hapis hayatı. Kendi isteğimle girdiğim bir hapis üstelik. Burası, benim kendi kendimin hapishanesi.

On gün süren inziva, günleri ve saatleri sayarak kör topal, bir şekilde geçti. Yıllar sonra fark ediyorum ki; oradan bana kalan çok şey olmuş elbette. Anlayabilmek zaman aldı, yıllar geçiyor, hala da almakta. İlk başta görememiştim. Ee, diyordum. Neymiş yani? Bu muymuş? Elimde somut bir şey olsun istiyordum. Anlatacak süslü kelimelerim, hikayelerim olsun istiyordum. Harika hissetmek istiyordum. O kadar meditasyon yapmıştım sonuçta. Harika hissetmek istiyordum. Kendi aklımla, mantığımla açıklayabilmek ve anlatabilmek istiyordum. Çıktığımda bunların hiçbiri yoktu elimde. Sadece biraz şaşkınlık vardı. Sudan çıkmış balık gibi derler ya, aynen öyle. Tuhaf bir şekilde inziva boyunca takıntılı bir şekilde bir fincan kapuçinoyu düşünüp durmuştum. Delice kapuçino içmek istiyordum, sanki annemin karnından kapuçinoyla doğmuşum gibi. Kahve yoktu inzivada. Ama kahveden başka olmayan daha birçok şey vardı. Esas mesele elimde olmayan şeylerin bir takıntıya, birer arzu nesnesine dönüşmesiydi. Bir fincan kahveden mahrum bırakıldığım için oldukça acı çekmiş olmalıyım. Dışarıdaki herkes kahvesini içebiliyor, ya ben? Çıktığımda şöyle içerim, böyle içerim, fincanımın bile en ince detayını düşünerek kendimi hayatımın en iyi kapuçinosunu içeceğime resmen zorla inandırdım. Konuşma iznimizin de olmadığı oda arkadaşımla hikayenin en sonunda vedalaşırken aynen kendisinin de benzer hayalleri bir fincan sıcak çikolata için kurduğunu öğrendim. Sıcak çikolata sevmem bile oysa, demişti.

Dönüş yoluna geçip de trene binince kendimi koşa koşa bir kahveciye atacak ve kapuçino söyleyeceğimi sanıyordum. Planım buydu. Ancak işin ilginç yanı, trenden indikten sonra artık kapuçinoya dair içimde en ufak bir isteğin kalmamış olmasıydı. Nasıl olur? Gerek yoktu. Bu hayal gözlerimin önünde tüm gücünü yitirmişti. Beni peşinden sürükleyecek gücü yitirmişti. Pili bitip de titreyemeyen bir telefon gibi, oradaydı ama hiçbir işlevi yoktu. Bir kahveyi hak etmiştim oysa ki. Bir ödülü hak etmiştim. E, ne de olsa o kadar zaman oturmuştum, dizlerim boşuna mı ağrımıştı o kadar?

İstanbul’a dönmeden Viyana’da kalacak ve birkaç gün izin verecektim kendime. Sudan çıkmış balık halimle kendimi Sabiha’nın çılgın trafiğine atmadan, birkaç gün dinlenmenin iyi olacağını düşünmüştüm. İyi oldu tabi. Bu süre içinde elbette bir kahveciye gidecektim. Hayatımın en iyi kahve deneyimini yaşayacağımı umuyordum. Bu motivasyonla o kapuçino düşüncesini besledim, şarj ettim ve tekrar yaşama döndürdüm. O kapuçinoyu içmek istiyordum yeniden. Şehrin merkezine dönükten birkaç gün sonra iyi bir kahveciye girip kahvemi sipariş ettim, kendime seçtiğim masaya oturdum. Viyana’da sessiz bir sabah saatiydi. Hava soğuk ve temiz. Kahvecinin içi mis gibi kokuyor. Güler yüzlü, hoş insanlar etrafta. Hazırlanan kahvemin köpürtülü sesini duyuyordum uzaktan. Mutlu sona doğru gidiyordum işte. Beynimdeki lezzet patlamaları için kendimi hazırlıyordum. Mutlu olacaktım onu içince. Fincan önüme geldi. Oradaydı işte, kutsal kapuçino karşımdaydı! Karşılıklı birbirimize bakıyorduk. O büyük an bu andı. Bol köpüklü fincana uzandım. Heyecanlandım. Şüphem yoktu. Haz yayılacaktı bütün bedenime. Her yudum beni somut bir şekilde daha mutlu edecekti. Sonra gelip anlatacaktım, hayatımın en iyi kahvesini içtim diyecektim. Vay be, diyecekti herkes. Haydi bakalım kapuçino, göster kendini! Verdiğin muazzam lezzetle bana bir şey öğret şu hayatta!

Bir yudum aldım, dudağımın üstüne köpükler bulaştı. Kapıyı açıp içeri giren yeni insanlar yeni kahveler söylüyor, yeni kokular havaya karışıyor, bir Jazz parçası arkadan kısık kısık çalıyor. Ben ise hayatımın en sıradan kahvesini içiyordum. Şaşkınlık içindeydim. Bir yudum daha aldım. Evet, hiçbir numarası yoktu. Hayallerimdeki kadar lezzetli asla değildi. Hayallerimdeki mutluluğu asla yaşamıyordum. Hayatımın sıradan, herhangi bir günü ve kahvesiydi. Bu kadar. Belki de Viyana’nın en iyi kahvesini içiyordum. Sırf hayallerimdeki gibi değil diye berbat bir kapuçino olduğunu söyleyebilir miydim?

Bir tuzağa düşmüştüm dostlar. Zihnimin zorla yarattığı bir denklemin tuzağına. ‘İyi’ şeyi kafamda canlandırırım, bu ‘iyi’ şeye ulaşmanın yollarını denerim. O ‘iyi’ şeye hayallerimdeki şekliyle ulaşmayı arzularım. Ulaştığım zaman hayallerimdeki mutluluğu yaşamayı beklerim. Oysa ‘gerçek’ olan hayallerimdeki gibi değildir. Sonuç; hayal kırıklığı. Tanıdık geldi mi?

Bugün meditasyonla ilgili düştüğümüz tuzak da aynen böyledir işte. Meditasyon; uzaktan sadece ‘dingin olma, huzurlu olma hali’ gibi görünüyor olabilir. Düzenli ve sürekli uygulama sonunda evet, sinir sistemi yatışır, bu bize bir ‘hal’ verir. Ancak meditasyon bize böyle bir vaatte bulunmaz ki. Biz hayal ettiğimiz hali hiç farkında olmadan arzularız ve tasarlarız. Bu arzu bir beklenti yaratır. Bu beklenti de sinsice tecrübenin taşıdığı şifalandırıcı potansiyelden yer. Gerçeklik oysa ki beklentimizden çok daha büyüktür ve biz kendi yarattığımız beklentiye takılıp kalırsak meditasyonun geniş, şifa dolu denizine kendimizi tam anlamıyla bırakmış sayılmayız. Denizin o gün soğuk veya dalgalı olması denizi kötü mü yapar? Derdimiz serinlemekse denizin dalgalı, yosunlu veya soğuk olmasına bakmaksızın kendimizi o suya atarsak, deniz her şekilde bizi serinletmeye hazır değil midir?

Tüm beklentilerimizi, fikirlerimizi ve ön yargılarımızı bir kenara bırakarak meditasyona oturmak. Bu ilk adım. Bildiklerimizi, duyduklarımızı unutarak.

Peki ya sonraki adım? O da bir sonraki yazının konusu olsun. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!