9 Mart 2020

‘THE PATIENT GIRL’

Bundan tam dokuz gün önce bir blog yazısı yazmıştım. Düzenlemesini sonra yapıp paylaşırım, diyerek bir kenara koydum. Ancak o yazı aradan sadece dokuz gün geçmesine rağmen sanki yüz yıl önce yazılmış gibi görünüyor gözüme şimdi. Gündem ne kadar hızlı değişiyor.

‘THE PATIENT GIRL’

Bundan tam dokuz gün önce bir blog yazısı yazmıştım. Düzenlemesini sonra yapıp paylaşırım, diyerek bir kenara koydum. Ancak o yazı aradan sadece dokuz gün geçmesine rağmen sanki yüz yıl önce yazılmış gibi görünüyor gözüme şimdi. Gündem ne kadar hızlı değişiyor. Sanki bir an haberlere, sosyal medyaya bakmasak dünya avuçlarımızın içinden kayıp gidiverecekmiş gibi. Öyle değil aslında. Hiç değil hem de. Tam da bu yüzden ara ara sosyal medya oruçları yapıyorum. Uzun oruçlar değil, hafta sonu iki günlük, hafta ortası bir tam günlük gibi. Tavsiye ederim. Sürekli haber almamanın insanın beynini nasıl dinlendirdiğine inanamazsınız. Çok büyük haberler zaten bir şekilde ulaşıyor, sosyal medya uzmanı whatsapp grup arkadaşları sağ olsun.

Hayatımda ilk kez kampanyalı bir yurt dışı uçak biletini ucuza satın aldım. İnsanlar hep yapıyor, ben neden yapamayayım, demiştim. Bir ay sonrasının tatil planını bile yapmak istemeyen Emirhan’ı da zar zor ikna etmiştim üstelik. Daha önce hiç gitmediğimiz bir şehri keşfedecektik. Ben konaklama, güzel restoran, müzeler vs araştırırken ne oldu dersiniz? Aklıma asla gelmeyecek bir şey oldu, dünya çapında bir salgın; Korona. Hastalık kapma korkumuzdan değil ama uçak içinde karantinaya alınırsak, dün gece olduğu gibi sınırlar, uçuşlar kapatılırsa, bilmediğimiz bir ülkede mahsur kalırsak diye düşünerek vazgeçtik tabi. Bizim topraklarımızda türemiş çok güzel bir kelime var bunun için; KISMET. Kısmet diyerek bugün hava yolu şirketini arayıp biletleri iptal ettireceğim.

2017 yılında ilk on günlük Vipassana kursuma gittiğimden başka bir blog yazısında bahsetmiştim. (Bloga bu yazıdan ilişenler ve bilmeyenler için Vipassana, on günlük katı bir meditasyon ve sessizlik inzivasıdır.) Ben o inzivanın ilk günün akşamında acayip bir baş ağrısı hissetmeye başlamıştım. Katı bir sessizlik kuralı var ama inzivayı yürüten hoca iki günde bir iki cümlelik nasıl olduğuna dair bilgi alıyor katılımcıların her birinden. Ben başımın çok ağrıdığını söyledim. Tam iki kaşımın ortasını matkapla deliyorlar sanki.

‘Tamam, meditasyon tekniğine geri dön. Belki bir şey geliyordur içeriden.’ demişti.

Ben de heyecanlanmıştım bunun üzerine. Tam üçüncü göz, eski yoga metinlerinde ajna çakra diye geçen, hipofiz bezinin bulunduğu yer. Vay be, dedim. İnziva ilk günden böyle yoğun olacak herhalde. O gece yatağa girdiğimde her yerim ağrıyordu. Avusturya’nın güzel dağlarının arasında bir trenden inmiş ve yürüyüş yolunun tadını çıkarmak için ağır sırt çantamla bir saatlik bir patikayı yürümüştüm. Sırtımdaki, kollarımdaki ağrının bu yürüyüşten kalmış olacağına inanarak uykuya daldım.

Ertesi gün uyandığımda baş ağrısının sebebi belli olmuştu. Çakra makra değildi, ben basbayağı üşütmüştüm veya grip olmuştum. Gözlerimin içindeki ateşi hissediyordum. İlk gün limonlu çayla filan idare ettim. Ertesi gün tıkanan burnum ve gece boyu sabaha kadar süren öksürüğümün halsiz düşürdüğü vücudumu, hocanın öğlen arası süreyi çok kısıtlı tuttuğu görüşme odasının önüne sürükledim. İsmimi yazdım ve sıra bana gelene kadar sağlık ocağında sıra bekler gibi bekledim.

Sıra bana geldiğinde üst solunum yollarında alerjim olduğunu, tozun bu alerjiyi tetiklediğini, solunum yollarımın tıkandığını, nefes almakta çok zorlandığımı ve bu nedenle nefes meditasyonumu yapmakta çok güçlük çektiğimi söyledim. (Uyuduğum yer ve meditasyon yaptığımız oda çok tozluydu ve iki yüz kişi aynı havayı soluyorduk. ) Mümkünse bana burnumu açacak bir fısfıs ve hastalığıma da iyi gelecek bir ilaç getirmelerinin mümkün olup olmadığını sordum. Bana burnuma yapacağım bu müdahalenin çok sert bir müdahale olduğunu söyledi. Hayır hayır, değildi. Ben bunu zaten hep yapıyordum. Yapmazsam çok zorlanıyordum. Burnum açılırsa en azından meditasyonumu da yapabilecektim. Senin için ne ayarlayabilirim, bakacağım, dedi. Ben tam kapıdan çıkarken de ekledi.

‘Hastalığınla savaşma. Onun içinden geç.’

Ne demekti içinden geçmek? Savaşacaktım tabi ki. O akşam üstü görevlilerden biri yanıma geldi, elime bir su bardağının yarısını dolduran karışık bir çeşit bitki ile bir tuzluk verdi.

‘Bundan çay yap ve tuzlu suyla burnunu bol bol temizle.’

Bir de elime bir tane minicik, deterjan tanesi gibi bir parçacık bıraktı. Z vitaminiymiş. Ara ara bana bundan getireceğini söyledi.

O gece ve ondan sonraki gece çok ağır geçti. Bir de üzülüyordum. Hasta olmasam katıldığım bu meditasyon inzivasının iyi geçeceğine inanıyordum. Sabaha kadar öksürmekten ve nefes alamamaktan uyuyamadım. Oda arkadaşlarımdan birini de uyutmadığım için o da öfleyerek yatağında dört döndü. Ve itiraf edeyim; ‘bu gece burada ölsem, dağın başında, bilmediğim bir ülkede üstelik, kimsenin haberi olmayacak.’ diye de içimden geçirdiğim de oldu. Ölüm haberimi vermek için onlara kayıt olurken teslim ettiğim kimliğimi bulacaklar, telefonumu açacaklar (hemen açarlar, çünkü tuş kilidi yok, iyi ki tuş kilidi koymamışım), acaba kimi arayacaklar, belki de inzivadan ayrılmalıyım, burada ölecek halim yok, hasta olmadığım başka bir zaman gelirim… Kafamın karanlık kuyularında bu düşünceler fokurdayıp durdu. Bir ara kendimi o düşünce tufanına bırakıp senaryolarımın nereye kadar ulaştığına şaşıp kaldım. Sonra bu inzivaya daha önce üç kez katılmış olan bir arkadaşıma gitmeden hemen önce ‘Bana ne tavsiye edersin?’ diye sorduğumda bana ‘Zihninin seni kandırmasına izin verme.’ dediği aklıma geldi. Bunu hatırlayınca daldığım karanlık kuyudan çıktım, yatağıma geri döndüm. İyi olmayı diledim. Çaresizleştikçe insanın maneviyatının arttığı söylendirdi, öyle oldu.

On gün bitip de konuşma yasağı kalktığında, evlerimize gitmeden önce katılımcılardan bir Sırp kadın yanıma gelip, ‘İyileştin mi, the patient girl?’ dedi bana. İsimlerimiz böyleydi. Ayağını sürüyerek gezen Alman sarışın, mor saçlı orta yaşlı kadın ve bendeniz the patient girl… Patient’ın kelime anlamına baktığınızda hem hasta diye çevrilir hem de sabırlı, sebatkar diye… Tesadüf olmasa gerek. İyileşmiştim, evet. Sürüne sürüne iyileşmiştim. İstanbul’daki evimde olsaydım ilaçları, portakalları, öksürük şuruplarını, pekmezleri, zencefilleri dayardım. Sonra da anlatırdım; böyle iyileştirdim ben kendimi, bak soğan kürü de öksürüğe iyi geliyor diye. Ama elimde tuzluktan ve bir bardak bitki çayından başka bir şey olmadan da iyileştiğimi görmek çok şaşırtıcıydı. Normalden daha uzun sürdü ve biraz daha acılıydı. Acımasın istiyordum, acımasın hemen geçsin, hemen bitsin. Kim istemez? Ben değildim hastalığı iyileştiren. Prana iyileştiriyor hastalığı. Yaşamın kendisi iyileştiriyor. İlaçlar, portakallar, baharatlar pranayı desteklemek için var sadece. Esas işi yapan prana, yani can, yani içimizdeki yaşam gücü.

Yanlış anlaşılmasın. Bu demek değil ki, şimdi bu korona salgınına karşı önlem almayalım. Tabi ki alalım. Nasıl? Farkındalıkla yaşayarak mesela. Ezbere sarılmaları, öpüşmeleri bir kenara bırakmak ne güzel oldu, değil mi? Uzaktan gözlerimizin içine bakarak ‘Nasılsın?’ demek. Evde kendi yemeğimizi pişirmek, biberin yeşiline, portakalın turuncusuna bakmak, tezgahtaki en güzel elmayı seçmek için biraz vakit harcamak, baharatları tatmak, evinde daha çok vakit geçirmek, izlemek etrafı… Koronanın %3 ölüm oranı, %97 yaşam oranı demek aynı zamanda. %3’e değil, %97’ye bakın. Savaştaymışız gibi marketlerin bakliyat reyonlarını boşaltıp evlere un ve ice tea (Nedense ice tea reyonları da boşalmış. Ne oluyoruz? Bilmediğimiz önemli bir bilgi var herhalde ice tea ile ilgili, biliyorsanız bize de söyleyiniz.) depolamakla değil; daha farkındalıkla yaşamak bizi kurtaracak. Farkındalıkla yaşamak; kendimizi gözetirken, bir başkasını da gözetmek demektir.

Nasıl yaşayabiliriz farkındalıkla? Mesela günlük hayatta uygulanabilecek birkaç örnek; nefesinizin burnun ucundan akışına gün içinde beş kere, on kere, milyon kere dikkat getirin. Aklınıza geldikçe yapabilirsiniz, telefonunuza saat başı veya yarım saatte bir alarm kurabilirsiniz. Bilgisayarınıza, buzdolabınıza bunu hatırlatacak bir post-it yapıştırabilirsiniz. Beş duyunuzu uyanık tutun. Eğer evde kendi yoga pratiğinizi uyguluyorsanız pratiğinizin ritmini biraz yavaşlatmak ve her hareketinizle birlikte duyularınıza çarpanları fark etmek sinir sisteminizi bir düzlüğe çekecektir. Beş duyuyu uyandırarak yapacağınız her yoga, yürüyüş, market alışverişi, bir sohbet bir sonraki eylemimiz için aklı selim bir temel oluşturur. Dokunduğunuz nesnenin soğukluğunu, sıcaklığını fark edin. Nefesinizi, nefesinize takılan kokuları fark edin. Görüş alanınıza giren renkleri, gölgeleri, ışığı fark edin. Kulaklarınızı dolduran en yakınınızdaki sesleri duyun. Sonra en uzaktakini duyun. Uzakta öten bir kuşu, mahallenizden geçen bir arabayı. Bütün bu çalışma sinir sistemini rahatlatır. Rahatlamış bir sinir sistemi güçlü bir bağışıklık sistemi demektir aynı zamanda. Peki başkasını nasıl gözeteceğiz? Siz böyle hareket ederseniz, bu yayılır etrafınıza. Korona nasıl yayılıyorsa nezaket de, farkındalık da, iyilik de yayılır. Kimsenin kafasına kakmadan sadece o şekilde yaşamak yeterlidir yayılması için. Prana böyledir, sızar…Sukünet de, iyi hal de bulaşıcıdır.

Karnınızın, çenenizin, omuzlarınızın gerginliğini veya yumuşaklığını fark edin. Bir veya birkaç nefes verişinizle birlikte yumuşayabilir mi, kendini bırakabilir mi bu bölgeler, bir bakın. Yumuşamıyorsa olduğu gibi kalmasına da izin verin. Şimdi gergin olabilir, sonra yumuşayabilir. Şimdi yumuşaktır, bir saat sonra gerilmeyeceğinin garantisi yoktur. Her şey ama her şey gelip geçicidir. Önlemlerinizi alın. Ama korkunun sizi ele geçirmesine izin vermeyin. Etrafınızda olan iyi şeylerin de farkına varın. Yanınızda olan ailenizin, sevdiklerinizin desteğinin varlığını, yaşamın sonsuz kaynağının hala var olduğunu hatırlayın. ‘Zihnen’ savaşmayın, olan ne varsa içinden yürüyüp geçin. Her şey geçecek ve biz yürüdükçe geride kalacak. Çünkü doğa böyle işler. Bu evreni paylaştığımız her canlıyla birlikte, ortak varoluşumuza dair daha yüksek bir bilinçle bu süreçten çıkacağımıza inanın. Ben buna inanmayı seçiyorum. Bunu siz de seçebilirsiniz.

Duygu Bingöl

https://duygubingolyoga.wordpress.com/