Hocalık Eğitimleri & Kurslar

image1

Geçen sonbahardan beri Cihangir Yoga’da içimiz kıpır kıpırdı. Stüdyodaki pek çok etkinlik, eğitim, ders dışında bu sene yine daha önce yapmadığımız özel birşey yapacaktık : Yunanistan’ın Paros adasında dünyanın en önemli hocaları arasında gösterilen Desiree Rumbaugh ve ona eşlik eden muhteşem hocalar Andrew Rivin, Konstantinos Charantiniotis ve Cihangir Yoga’nın ortağı Zeyneb Uras ile uzun bir inziva düzenleyecektik. Aylar hızla geçti ve öğrencilerimiz de en az bizim kadar heyecanlanmış olacak ki, tatilini, ailesini, vaktini organize edebilen kalabalık bir öğrenci grubu ile Paros inzivamız başladı. Hocalarımızdan Yiğit, Tuğçe ve İpek Soygür’ün de katılması ile grubumuz daha da heyecanlı hale geldi.

Herşeyden önce şunu söylemeliyim ki Yoga İnzivamız neredeyse bir eğitime dönüştü. Desiree, Andrew, Konstantinos ve Zeyneb bitmek bilmeyen enerjileri ile tüm birikimlerini aktarmaya çalıştı. Herkes kendi payına düşeni ya da almaya hazır olduğu şeyleri ya da ihtiyacı olanı aldı ve 1 hafta boyunca hem ağlayarak, hem gülerek, hem de öğrendiklerimizi  içselleştirmeye çalışarak gündelik yaşamımızdan bambaşka ışık huzmelerinin olduğu dünyalara daldık.

İnzivamız ile ilgili konuşacak çok şey var ancak gelmeyeneler için hem Cihangir Yoga’nın yöneticisi hem de öğrencisi olarak kendim için iz bırakan bazı şeyleri paylaşmak istedim. Beni en çok etkileyen şey inzivanın teması oldu. Reflecting the Light – Işığı Yansıtmak ne anlama geliyordu ? Aslında itiraf etmeliyim ki İnziva’mızın teması ancak Paros’taki 2.günümüzde içime işledi. Ondan önce okuyor, biliyor ama kalbimle hissedemiyormuşum.

Mesela kış günleri içimize kapandığımız, çok da herşeyin yolunda gitmediğini düşündüğümüz zamanlarda ışık neredeydi ? Ya da yaz günü herkes dışarıda eğlenirken mutluyken biz düşüncelere dalmıyor muyduk bazen, sanki dünya bizim için daha az keyifle dönmüyor muydu ?

Bazı zamanlarsa gözlerimiz parlıyor, kalbimiz daha bir çoşkulu atıyor, hayata inancımız tam herşey sanki olması gerektiği gibi iyi gidiyordu. Sizlere her sabah 3 saat, öğlen 2 saat ve akşam yine bir 2 saat daha yaptığımız dersleri uzun uzun anlatmayacağım. Ancak önemli olan şuydu : biz aslında herşeyi o zaman zaman kaybettiğimiz ışığı bulmak için, söndüğü hafiflediği zamanlarda yeniden parlatmak için yapıyorduk. Bazen umudumuzu, coşkumuzu kaybettiğimizde o hiçbiryerde aramamıza gerek kalmadan içimizde bulabileceğimiz ışığı o kadar derinden hatırlattı ki bu inziva, bu güzel adada anladım ki bundan sonraki en büyük çabam içimdeki ışığa sahip çıkmak, onu göremeyeceğim kadar derinlere gittiğinde hatırlamak ve yeniden hayatıma katmak olacak. 7 günlük inziva dönüşünde bugün gözlerimin parlamasının sebebi de bu. Bu Blog yazısını yazmamın sebebim de aynı. İçimizdeki ışığı yeniden ve yeniden hatırlamak, unutttuğumuzda bunu bize hatırlatan şeyleri hayatımıza geri getirmek !

İnziva’mızın son gününde sabah 5.00’te kalktık. Güzelim Paros’un sahiline indik. 66 kişi Gayati Mantra eşliğinde güneşin doğuşunu seyrettik. Herbirimizin içinde olan ışığın, fiziksel yansıması olan güneşin doğuşuyla gelen ışık şölenini gözlerimize, benliğimize doldurduk. Umuyorum ki bir sonraki ışık şölenlerinde sizlerle de birlikte oluruz.

50 saatlik Yoga Terapi Şifalı Nefes – Pranayama Hocalık Eğitimi bir hafta sonu İstanbul buluşması ve 5 gün süreyle Asos’ta yaptığımız inzivayla tamamlandı. 

İstanbul buluşmasında asana içerisinde nefes adaptasyonundan bahsettim. Asananın yapısına bağlı olarak nefesin dört bölümünden birini değiştiriyoruz. Nefes almak, nefes aldıktan sonra tutmak, nefes vermek ve nefes verdikten sonra tutmak. Yaratmak istediğimiz enerjetik etkiye bağlı olarak nefesin 4 bölümünden birini değiştiriyoruz. Ayrıca bu istediğimiz enerjetik etkiye günün saatlerine bakarak ta karar verebiliriz. Sabah saatlerinde daha fazla enerjiye yani Brmhana çalışmasına ihtiyacımız var ama gün sonunda beden kendini uykuya hazırlarken enerjinin sakinleşmesini istiyoruz ve Langhana çalışması yapıyoruz. Samana ise günün her saatinde yapılabilen dengeli bir çalışma. Derslerime katılıyorsanız bunları duble kahve ve adaçayı bölümü olarak tanımlıyorum. Ancak en önemli fark kahve uyaran olmasına rağmen burada uyaran yok. Kahve ve adaçayının etkisini kendimiz nefesle yaratıyoruz. Bazı kişilerde farklı olsa da kahve içince ilk başta uyanırız ama sonra beden ve zihin yorulduğunu daha çok hissetmeye başlar. 

Bütün bunlar parasempatik ve sempatik sistemin dengelenmesiyle ilgili. Yani daha basit anlatımla ne kadar stres altında kalırsak bedenin aynı derecede gevşemesi gerekir. Katıldığınız derslerden hatırlayın ders başında farklı akışlar belki zor pozlar yapsanız da dersin sonuna doğru pozlar daha yumuşar ve beden son dinlenmeye hazırlanır. 

5 günlük Asos bölümünde nefes alıp vermenin tadı bir başkaydı. Oradaki ilk günümüzde hepimizin zihni tamamen açılmıştı. Ben neredeyse her an anlatmaya hazır hale gelmiştim, katılanlar da her an almaya hazır. Zihin tamamen berrak ve açıktı. İşte bu açık zihinle farklı nefes çalışmalarına hazırlayan çok çeşitli asana uygulamaları yaptık. 

Asana içinde nefes adaptasyonu Viniyoga geleneğine özel. 
Nefes çalışmalarının sayısız faydası var: duygusal dalgalanmaları dengelemek, bağışıklık sistemini güçlendirmek, zihnin engellerini ortadan kaldırarak zihnin ışığını ortaya çıkarmak. Hatta bununla ilgili bir sutra da var. Yoga Sutra II.52. ‘Kadim hocalar zihnin ışığını kapatan engelleri ortadan kaldırmak için nefes tekniklerini nasıl kullanacaklarını biliyorlardı.’ Desikachar ve Gary Kraftsow’un yorumuyla yazdım.  

Bu eğitimi kaçırdıysanız bir sonrakini bekleyin. 2016 bahar aylarında açabiliriz. Yoga hocası olmanıza gerek yok nefesle ilgileniyorsanız gelin. Yeni eğitim tarihleri için hem Cihangir Yoga web sitesini (www.cihangiryoga.com) hem de benim web sitemi (www.banucadirci.com) takip edin.   

Aşağıdaki nilüfer havuzu hepimizin en sevdiği köşelerden biri oldu. Hem çalışmalar hem fotoğraf çektirmek için :)





Eğitimle ilgili daha fazla detaylı bilgiye ulaşmak isterseniz linke tıklayın. https://www.facebook.com/events/1519575111627541/ 


I just joined the 50 hours breathing in Yoga Asanas Teaching Training Program with Banu Cadirci. Wonderful course! I would like to say that I really enjoyed the course, developed my own yoga dramatically and learned so much about how to use breathing in asanas and how to teach and share it with my own students. I liked that we did lots of different types of breathing teaching technique.
Banu taught in a lovely manner and gave us the encouragement we needed.I would recommend it to anyone considering learning more about breathing techniques and how to teach it.

Derya Özyaman
Photo: Aisha Harley

Photo: Aisha Harley

“Çocuğum vurma öyle, başım ağrıyor.”
Misafir hanım kaşlarını çatmıştı.
Odunları parçaladığım demir maşayı elimde sıktım. Cadı. Ninemi ziyarete geldiği günlerin gecesinde muhakkak kabus görürüm. Omuzlarına dökülen gri saçları, bumburuş yüzü, sararmış tırnakları ile canavarlaşır uykumda. “O yaşta insan saçlarını öyle salar mı, kaçığın teki işte,” derdi annem ağlayarak uyandığımda. İsmimi de hâlâ bilmiyor. Yüzümü önüne diz çöktüğüm şöminede oynaşan alevlere çeviriyorum. Vurdukça odunlar parçalanıyor, içlerinden şurup gibi sarı mavi kızıl ateş akıyor. Vurmuyorum aslında. Hafifçe dürtüyorum.
“A, Laleciğim duymadın mı Meral teyzeni? Hadi kalk bakayım oradan artık. Yüzün gözün al al oldu zaten bak. Hastalanırsın. ”
Ninemin çay karıştıran kemikli eklemlerinin arasında kristal bardak yanıp sönüyor. Yüzünde nezaket tebessümü, yalvarış ile öfke arasında kalmış bir zor ifade. Sabah erken üşenmedi kendi gitti iskeledeki fırından sıcak ponçik, ada halkası aldı. Sonra mutfağa kapanıp bir de ıspanaklı börek yaptı. Masaya keten beyaz örtüyü de sermiş. Vapurun düdüğünü duyunca Asiye Kadın sobayı, şömineyi tıka basa odunla doldurdu, ev bir anda yaz günü gibi ısındı. Bir dahaki sefere canımın sıkıntısını dağıtsın diye bütün lambaları yaktığımda bana ninem bana israftan söz edecek olursa ona verecek bir cevabım var artık!
Ninem annemi kaçıran o kedi miyavlaması sesi ile konuşuyor, gözüyle değil sesiyle ağlıyor.
“Sormayın Meral Hanımcığım… Başımıza gelenler yetmiyormuş gibi şimdi bir de bahçemize el koymaya kalkışıyorlar. Efendim neymiş, yol geçireceklermiş. Kışın kamyonlar kömür taşısın diye.”
“A, yok artık! Yapamazlar, Süheyla Hanımefendi. Yapamazlar. Bu işler öyle kolay mı?”
Meral Hanım’ın sesi pütürlü. Bir öksürse de rahatlasa. Ya da şekersiz çayından içse. Bekliyorum. “Sizden başka kim yaşıyor adada kışın ki kömür yaksınlar?” diye sormasını bekliyorum.
Sigara yakıyor.
“Çayınızı tazeleyeyim. Soğumuştur. Börek biraz kuru olmuş ama ponçikten buyurun. İnceciksiniz zaten. Lütfen, çok rica ederim.”
Basılmamış kar misali ponçik, böreğin yanında sofranın ortasında duruyor. Ucundan kemirilmiş tuzlu halka da yaldızlı misafir tabağının köşesinde… Meral Hanım dumanlarını salonun sararmış, kabarmış duvarlarına, raflardaki tozlu kitaplara doğru savuruyor.
“Bu arazi, bu köşk Paşa babanıza hediye değil midir? İstiklal Harbinde gösterdiği başarılar yüzünden verilmedi mi sizlere hep buralar? Nasıl da gelip alırlar hanımefendi?”
Yüzüm benden bağımsız pütürlü sese dönüyor. Annem kahvaltı sofrasında “Kim bilir hangi biçare sürgünün el koydukları malını size hibe etmişler, siz de basbayağı hazıra konmuşsunuz!” diye ninemi sinirlendirirken bu hediyeden mi bahsediyordu acaba?
Maşayı indiriyorum kor odunun üzerine. İkiye yarılıyor, içinden alevler fışkırıyor. Yüzüme düşürdüğüm saçlarımda kıvıl kıvıl renkler oynuyor. Saçlarım duman duman kokuyor.
“Çocuğum, gürültü yapma lütfen. İşitmedin mi? Migrenim tuttu vallahi.”
“Laleciğim, bak yağmur durdu. Hadi sen biraz dışarı çık, hava al. Hırkanı unutma ama. Dışarısı çok soğuk.”
Dutun dalları pencereyi tıklatıyor. Balkona süzülüyorum. Bahçeye çıkarsam karıncaların inini taşla tıkarım yine diye korkuyorum. Kapı arkamda incecik açık.
“Yaa, bütün ağaçlarımızı keseceklermiş. Kızım, sonra oğlum doğduğunda ellerimle diktiğim kayısıyı, eriği, Lalecik’in boyuna denk o incecik vişneyi bile. Şu ulu dut da kimvurduya gidecek tabii. Yandaki lojmanın sahibi o arsız herif, ‘dut da bizim olacak’ diye sırıtıyordu geçende.”
“Ayol kesilmiş ağacın neresi onların olacak? Ne biçim insanlar doldurdu etrafımızı… Pes yani!”
“Kusura bakmayın Meral Hanımcığım. Malum, çocuk biraz hassas bu aralar…”
Köşkün önünde dut, çıplak dallarını balkona eğerek beni selamlıyor. Gözümü kaçırıyorum ondan. Yazın meyvelerini hep yerlere döker, üzerlerine arılar üşüşür. Asiye Kadın sabah akşam ezilmiş dutları siler yerden. Şimdi hava nemli toprak ve çürük yaprak kokuyor. Deniz, gökler, bulutlar eflatun bir duman içinde birbirine geçmiş. Uzaklarda İstanbul incecik bir hayal gibi tütüyor. İçinde bir yerlerde annem…
“Kominist olmuş senin annen,” dedi dün manavın oğlu da çantamı sırtına indirdim, sonra da yokuştan aşağı bıraktım kendimi. Bizim yokuştan aşağı kimse benim kadar hızlı koşamaz. Denize kadar dimdik iner, korkar hepsi. Hâlâ arkamdan sırıtıyor. Nedendir bana olan hıncı? Okullar ilk açıldığında da arkamdan kulübün prensesi diye bağırırdı. Biz kulübe üye bile değiliz. Ne demek kominist? Karnım ağrıyor. Aralık kapıdan, martı çığlıkları ile Sirkeci vapurunun acıklı düdüğünün arasından büyüklerin gizli bir şey konuşurken yükselen fısıltıları geliyor.
“Nerede saklanıyor ben bile bilmiyorum. Şuncağızı da ne yapalım babasının yanına yollayacağız. Çare yok. Beşi bitirsin hele. Adada ilkokul okunur ama sonrası için uymaz. Kışları burada artık safi esnaf çocukları, arabacıların çocukları kalıyor. Eskisi gibi değil ki…”
“Haberi var mı? Bir kadın yok muydu? O ne der ki?”
İsmimi bilmeyen Meral Hanım konuşurken sesini de alçaltmıyor.
Balkonun çürük tahta korkuluğundan eğilip dutun kabuklu dallarına dokunuyorum. Çırılçıplak gövdesi acılı, ağrılı göklere uzanıyor. Öyle zavallı, öyle yalnız ki, sarılmalıyım ona. Yakında başında gelecekleri biliyor mu? Kimse ona soruyor mu, kesilip de lojmancıların sobasında yanmak ister mi diye?
Önce bir bacağımı atıyorum, sonra ötekini. Ninemin ağlayan sesi, Meral Hanım’ın çatık kaşları korkuluğun öte yanında kaldı. Bir kolumu uzatıyorum. Dut yakalıyor beni, sonra diğerini. Şimdi bacaklarımı kaldırıp beni yakalayan kalın dala sarılacağım. Belgesellerdeki maymunlar gibi bütün vücudumla saracağım ağacı. Ama bacaklarım havada bir ileri bir geri sallanıyor, sallanıyor, bir türlü dut ile birbirimize kavuşamıyoruz. Kollarım ağır, çok ağır, kopacaklar sanki. Hani kemiklerini ayıkladığımız tavukların eti gibi ayrılacak kollarım omuzlarımdan. Korku içinde boşluğa bırakıveriyorum kendimi. Rüzgarın uğultusu fısıltıları bastırıyor. Çıplak dallar yüzümü çizerken düşüyorum, boyası dökülmüş panjurların, kırık çıkık olukların, solgun yüzlü köşkümüzün yanından şaşılası bir yavaşlıkta geçip dedemin mavi, pembe, eflatun ortancalarının ortasına puf diye iniyorum.

Filed under: Türkçe Yazılar

Screen Shot 2014-06-10 at 11.03.57“Ne bağırır durur bu çocuk böyle tellal gibi, Eleni mu, sen anlamışsındır?”

Terzi Tasula’nın küçük kızı bir saattir elinde çın çın bir çıngırakla mahallenin sokaklarında dönüp duruyordu. Balıkçının Eleni elindeki daha gözünün feri sönmemiş kolyozun kıpkırmızı yüzgecini yararken ağzının içinde bir şeyler mırıldandı. Evin önü, oturduğu basamakların etrafı hep kedilerle dolmuştu. Kadının ellerinde can bulmuş bıçak balığın sırtında ileri geri oynarken sokağın taşlarına gümüş pullar yağıyordu.

Onun yerine komşusu Katina cevapladı.

“Ablası bir subay ile kaçmış, anası da kızı evlatlıktan reddetmiş, ufaklık da onu ilan ediyor mahalleliye.”

Akşamın serinliğini fırsat bilip de evlerinin önüne sandalye çıkarmış kadınlar nohut, bezelye ayıkladıkları kaplardan başlarını kaldırmadan dillerini şaklattılar. Az ötede evlerin arasına sıkışmış toz toprak alanda oğlanların kağıttan yaptıkları top peşindeki bağrışları kahveden atılan zar seslerine karışıyordu. Güneş batmış, bir tek tren yolunun ardındaki yeşillikleri aydınlatıyordu artık.

“Hiç işitmedim ben böyle şey. İnsan kızının ahlaksızlığını böyle duyurur mu kuzum?”

“Kime kaçmış?”

“Venizelos’un askerlerinden biriymiş. Oğlan Atina’da anasının yanına götürmüş, öyle söylüyorlar.”

“Yükünü de almış, anlarsın ya. Kafe Foti’de buluşurlarmış. Otelin altındaki hani…”

“Bizim kızlar iyice yoldan çıktılar bu askerler yüzünden. Hayırlısı ile şu harp bitse de herkes işine gücüne dönse…”

Eleni bıçağı ayağının dibinde duran kan lekeli beze silip ayağa kalktı. Balık dolu leğeni kalçası ile kolu arasına kıstırıp eve çıkan merdivenleri tırmandı. Kadından ümidi kesen kediler küskün bakışlarla alana doğru seğirttiler. Kafe Foti denir denmez yüreği öyle bir gümbürdemeye başlamıştı ki bir dakika daha orada durursa bütün sokak işitecekti.

“Ne diye eve girersin kız Eleni bu saatte? Ne güzel oturuyoruz.”

Bir şey söylemeden kapıyı arkasından kapattı, taş binanın kuytu serinliği bir anda yüzünü yaladı. Atılan zarların, oğlanların, kadınların, çıngırağın sesi uzak bir uğultuya dönüşmüştü. Buca treni son defa düdüğünü öttürdü. Leğeni küpün yanına yere bıraktı. Kapının üstündeki camdan koridora mavi, kırmızı ışıklar düşüyordu. Sırtını kapıya dayayıp, tuttuğu nefesini boşalttı. Bıçağın çeliği ayağının altında oynaşan renkler arasında arsızca parlayıp söndü.

Demek hepsi Kafe Foti’de buluşuyordu. Oysa o sanmıştı ki bir tek kendisine fısıldanır o sözler.

“Çok rica ederim, kırmayın beni. Yarın yine bu saatte Kafe Foti’de. Yerini biliyorsunuz değil mi?”

Hayal miydi yoksa?

Hem canım olacak iş mi? Boyu kadar oğlu var Eleni’nin. Neredeyse askere alacaklar. Allah muhafaza! Dayandığı kapının tahtasına üç defa vurdu. Biraz büyükleri gitmiş Yunan ordusuna gönüllü yazılmışlar. Onları da Tuz Çölüne sürüyorlar şimdi. Ankara’yla harp etmeye. Ne diye gelip rahatımızı bozdular ki? Bir eksiğimiz mi vardı bizim burada? Bu maceraperestler yüzünden yerimizden yurdumuzdan olmayalım da. Üç defa istavroz çıkarıp sağ elini kalbine bastırdı.

Kim bilmez Kafe Foti’nin yerini? Pasaportu geçince, Gümrüğe varmadan solda. Yarın sabah, Yorgo balıktan dönmeden çörek almaya çıkar. Ne var ki? Niko limanın oradaki fırının katmerlerini pek sever. Okuldan dönünce yer, sevinir hem. Dudaklarına kan yürüdü. Yanakları ısındı. Kim bilecek ki? Bu askerler bugün var, yarın yoklar. Hamallar, develer, kirli yüzlü kayıkçılar, çığırtkan seyyar satıcıların arasında limandaki otellere kimin girdiğinin çıktığının hesabını tutan mı var? Yeşil ipek fistanını giyer. Smirni’ye gelin gidiyor diye anacığı dikmişti de balıkçının karısı olarak sürdürdüğü ömründe bir defa sırtına geçirememişti. İsmini bile söylemez. Tabi ya! Körfezin mavisi içinde oynaşan o gözler, o kız gibi ince uzun parmaklı ellerin teması yüreğinde bir sır olur. Eleni’nin biricik sırrı… Kapı önünde balık ayıkladığı günlerde aklını tekrar tekrar gezdireceği, tenini ürperten anısı olur. Bir kendi bilir.

Koşar adım koridoru geçti, çamaşırları kuruttuğu arka avluya vardı. Sakızla, lavantayla ovduğu ak çarşafları imbatın ellerinde çırpınıyordu. Nefesinde Bornova’nın yaseminleri… Ah, aklındaki bu deli fikirleri de alsın götürsün rüzgar! Bu kadar kolay mı? Olabilir mi? Akşamında nasıl bakar Yorgo’nun kuşkudan, korkudan arınmış duru gözlerine? Sabahın sütlü mavisinde kayıkta, yanında nasıl sessiz durur? Sofrada hep beraber çorbaya bandıkları francala boğazından geçer mi? O sır lambanın gazı gibi sızmaz mı belleğinden yuvasına? İçi çekildi. Zaten ufak tefekti ya, iyice küçüldü, avlunun girişinde büzüldü.

Birden karşıda, beyaz duvarı sarmış begonviller arasına karışmış yabani gülü gördü. Yavru kedi ağzı gibi açılmış, miskin, tatlı bir şeydi. Nasıl da dikkatini çekmemişti şimdiye dek? Duvar boyunca yürüdüğüne göre epeydir oradaydı. Peki ya o? Körfezin mavisi gözlerinde oynaşan o asker? Kordonun onca şık Frenk kadını, feraceleri delen gözleri sürmeli Türk hanımları, fıkır fıkır Rum kızları arasında elleri balıklı, başı bağlı Eleni’yi nasıl fark etmişti? Gemilere yüklenen incir çuvallarının ardından hasret dolu bir tebessüm ile gözlerini dikmiş, bakmış durmuştu. Sonra, ensesinde duyduğu tütün kokulu bir fısıltı…

Tulumbadan su çekip taneleşen sabun ile ellerini, boynunu ovalayarak yıkadı. Su çektikçe soğuyor, bütün gün yanmış etinden kemiğine serinlik yayılıyordu. Çocukken, kumsala pikniğe gittiklerinde annesinin diğer kadınlarla sohbete daldığı bir anda fistanı ile denize batar çıkardı da yüreği taze yeşil bir neşe ile dolardı. Kızlar bir defa ıslandılar mı, başta titizlenen anneler boş verirlerdi artık. Balıkçının karısı olmazdan öncesiydi. Kimdi o zamanlar? Nasıl bilirdi kendini? Pabuçlarını, çoraplarını çıkarıp iç etekliğini kasıklarına kadar sıyırdı. Maşrapa dolusu suyu beyaz sağlam bacaklarından aşağı döktü. Su dizlerine çarpınca karnında bir yastık dolusu kuş tüyü havalandı. Birden sırtı dikleşti, yüzü güldü. Çıplak bacaklarından sular damlayarak sakız kokulu çarşafların arasından avluyu geçti, burnunu begonviller arasından sıyrılmış yabani güle dayayıp kokusunu hasretle içine çekti, dudaklarını pembe kadife yaprağına yaklaştırıp çiçeği öpüverdi.

*Bu öyküyü Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık Kursu’nda yazdım. 

Filed under: Öykü Tagged: öykü, balıkçı, izmir, Yaratıcı Yazarlık

( Yoga Journal Türkiye Mart-Nisan  2015 sayısı  Çakralar bölümü için ben ve bir kaç eğitmen arkadaşıma sorular sordular , biz de cevapladık. Gerçi bu cevapları yazdıktan sonra  Bali’ye gittim ve Anodea Judith’ten ‘Çakraların Psikolojisi’ eğitimi aldım.Aşağıdaki cevaplara biraz daha ek yapmak isterdim ama artık başka bir yazıya :)

Çakra konusuna nasıl ilgi duymaya başladınız? Kısaca hikayenizi anlatır mısınız?

2001 yılında Bilgi Üniversitesi’nde çalışmaya başlamıştım. Yetişkinler için eğitim programları hazırlayan, inanılmaz vizyonu geniş bir bölümdü Bilgi-Eğitim. Ve burada ilk defa Reiki eğitimi düzenlenmişti. Gülcan Arpacıoğlu, Reiki eğitimi sırasında çakralardan bahsetmişti. Öğrendiğim şeyin ne olduğu konusunda pek bir fikrim yoktu. Ama güzel bir şey olduğunu anlamıştım. Çünkü uygulama yaptıkça bana iyi geliyor ve daha huzurlu hissediyordum.

Çakra, öze ulaşma yolunda asana pratiği, psikoloji, meditasyon gibi farklı dalları bir arada barındırıyor… Uzmanlaştığınız dal ile çakra sistemi nasıl bir arada ele alınıyor? Uzmanlaştığınız farklı alanlar olabilir, her biri için bu bağlantıyı kurabilirseniz seviniriz

Çakraları tek başına bir birim ya da bölgeymiş gibi ayırmak yerine, bir enerji sisteminin parçası olarak bakmayı tercih ediyorum.Yani nasıl bedende belli sistemler var ise; kan, dolaşım, sinir sistemi gibi; enerji sistemi de enerji bedeninde var olan bir sistem. Bedende enerji akışının sağlandığı kanallar ‘nadi’ ler yada ‘meridyenler’ var. Bu meridyenlerden temel olan 12 tanesi 12 iç organla bağlantılı ve onların enerjisini besliyor. Çakralar bu kanalların enerji taşıdığı ana merkezler.

Şöyle anlatayım, örneğin bir şehirdeki tren yollarını düşünün. Bedenimiz bu şehir ise, tren yolları meridyenler ve bu yollar aracılığı ile tren hareket edebiliyor ve çakralar ise istasyonlar.Yani trenin besin ve yaşamsal işlevler taşıdığını düşünün, her bir istasyona uğrayıp besini oraya bırakması gerekir.Ve her bir istasyonun belli görevleri var. Eğer bu yolculuk sırasında raylarda bir sorun varsa, tren ilerleyemez ya da gideceği istasyona geç gider ve o ana merkezdeki besin eksik kalır ve bir sonraki merkeze eksik besin olarak taşınır… Enerji sistemi böyle çalışır.

Bedenin fiziksel, enerjetik ve zihinsel katmanları olduğunu düşünürsek ve her katmandaki bir oluşumun öteki katmanları da etkilediğini düşünürsek, bu harika birşey! Yani düşünün fiziksel katmanda bedeninizi rahatlattığınızda bu etki aynı karbon kağıdına çizdiğiniz bir resim gibi, enerji ve duygusal bedene oradan da zihinsel bedene doğru kelebek etkisini sürdürüyor. Yoga derslerinde yaşadığımız şey tam da bu! Bu huşu hali yani ‘anlık bliss’ hali…Ve tabi ki bunun tam tersi de mümkün, enerji bedeninizdeki bir sorun sizin hem fiziksel hem de zihinsel katmanda çökmenize sebep oluyor.

Özellikle Yin Yoga konusundaki eğitimlerim ve ayrıca Reiki, Aile dizimi, EFT gibi enerji çalışmalarından aldığım bilgiler ışığında yaptığım dersler ve eğitimlerde tüm bu sistemin bir bütün olduğunu her an hissediyorum.

Ama örneğin Yin Yogadan bahsedersek, Yin yoga özellikle derin bağ dokusu -connective tissue – üzerinde çalışan bir sistem. Pozlarda uzun süre kalınarak, kasların gevşeyip, çalışmanın yükünü bağ dokuya iletmesi (ki bunun için en az 2-3 dakika süre geçmesi lazım) sonucu bağ dokuyu esnetebiliyoruz. Bağ doku dediğim bedende bir dokuyu başka bir dokuya bağlayan aracı doku… Bir ağ aslında her hücrenin etrafında her organın etrafında her bağlanıtı noktasında…

Ve yine bağ dokuyu esnettiğimizde, derin doku üzerindeki meridyenleri de enerjetik olarak etkiliyoruz. Yine başa döneceğim, meridyen, çakraya enerji taşıyan birim olduğu için, çakranın enerjisini de etkilemiş oluyoruz.ve enerjetik etkileşim zihinsel olarak da sakinleşmeyi sağladığı için, daha içe, daha derinlerimize dokunmamızı sağlıyor. Bir nevi kendi kendine yapılan terapi. Benim Yin yogadaki sağlam anatomik yaklaşımımın yanında beslendiğim enerjetik yaklaşım budur.

Kişisel pratiğinizde, merkezden kopmanıza neden olabilecek durumlarda, travmalarda, bu sistemde dengeyi kurabilmek için nasıl uygulamalar yapıyorsunuz? Her bir çakra için bize örnek verebilir misiniz? Bu travmalar, her bir çakrayı nasıl etkileyebiliyor?

Bu paket bir ömür boyu süren bir paket yani travmalarımızın pek çoğunu çocukluktan alıyoruz. Sonra ailemizden taşıdığımzı yükler var, sonra bu ülkede yaşıyor olmaktan dolayı taşıdığımız. Ve tüm hayatımız bu yüklerin etrafında dönüyor. Aslında bahsettiğim şey Karma teorisi. Örneğin bu konularda sıkışıyorsam, aile dizimi çalışması yapıyorum.

Aslında hiçbir sistemi birbirinden ayırmıyorum. Hangisi işime yarıyorsa onu yapıyorum. Sizin çok basit olarak tanımladığımız bir olayda bile, örneğin kazandığım parayı biriktiremiyorum; bu olayın altında bile aile dinemikleri yani büyük karmik bağlar(travmalar) var.

Yani bu bir ömür boyu süren zorlu ve disiplinli bir çalışma. Yani ailemle sorun yaşadım ve birinci çakramı etkiledi toprağa basayım ve geçer… Bu yaklaşıma pek inanmıyorum. O kadar kolay değil. Çakraların yerleri, işlevler, görevleri konusunda bilgi sahibi olup, bizim şu anda enerji sistemimizi derinlemesine etkileyen şeyin ne olduğunu gözlemleyip, yani örneğin hayatımızda tekrar eden şeyler nelerdir? Aynı ilişiki biçimi mi, aynı iş biçimi mi, bizi köşeye sıkıştıran şeyler nelerdir? Bunları gözlemlediğimizde, hangi çakramızda bir sorun(eksiklik ya da fazlalık) olduğu konusunda ip ucumuz olur. Sonrası tüm hayatımızı masaya yatırıp dikkatlice inceleyip, parçaları tekrar bir araya getirmek olacak.Tek başına bir çakrayı çalışarak bir ilerleme olacağını düşünmüyorum. Ama bir çakraya odaklanarak belli bir süre çalışabilirsiniz. İnsan enerji sistemi ve karmaşası bunun çok çok üstünde. Herşey bütünlüklü olarak ele alınmalı. Yoksa saatlerce kalp çakrası çalışıp, sokağa çıktığında gördüğün Suriyeli mültecilere iğrenerek bakıyorsan… Boşuna çalışma.

Yani sistemi ve kendini anlayıp, onun üzerine meditasyon yapıp, uzun uzun çalışmak gerekiyor.

Ben kendimi kapana kısılmış hissettiğimde, hangi çakra olursa olsun bu etkiyi sağlayan, Yoga yapıyorum. meditasyon yapıyorum, iyi besleniyorum, yalnız kalıyorum ve kendi alanımda şifanın gelmesini bekliyorum. Benim ritüellerim bunlar.

Ama örneğin 2.çakrada sıkıştıysam, ki 2. çakra arzular, zevk, hareketi kapsar ve su elementidir . Su ile bağlantıya geçiyorum, daha çok su içmek, sıcak bir duş almak, dans etmek…

Yine dediğim gibi sistemi bütünlüklü olarak ele almak gerektiğine inanıyorum.

Çakraları ve onların ifade ettiği anlam ve bilgeliği hayatınıza nasıl aktarıyorsunuz? Nasıl faydalanıyorsunuz?

Çakralar bir nevi içimizdeki bilgiyi dışarıya yansıtan projeksiyonlar ve tüm enerji sistemimizi tanımamıza yarayan anahtarlar. Herbir çakranın etkin olduğu bir bedensel bölge ve bize sunduğu bir ders var hayatta.Hayatıım belli zamanlarında tekrarlanıp duran olaylar yaşıyorsam yada fiziksel durumlar, belli durumlarda ortaya çıkan bel ağrıları , yada farklı insanlarla yaşadığım aynı duygu durumu, o zaman bir dönüp tüm enerji sistemime bakıyorum. bu sorunlar nerden kaynaklanıyor diye. Ve gözün gerisindekine , büyük resme bakarak bu durum için n eyapmam gerektiğini anlıyorum.

Örneğin bedenimde bazı dönemler katılık hissdiyorum, egzersiz yapsam da yoga yapsamda kalcalarımda yada dokularımda ki sertlik azalmıyor bazı dönemler. geri çekilip baktığımda ise bunun 2. çakra ile ilgili olduğunu anlıyorum. 2. çakra akış, hayattan zevk alma, tutkular ve cinsellike ilgili. Yani çok çalışıp dinlenmeye zaman ayırmadığımda, yada yaptığım şeyi fazlasıyla ciddiye alıp onun içindeki keyifi göremediğimde yine 2. çakranın enerjisinde dengesizlikler ortaya çıkıyor.

Uyguladığınız yoga pratiği çerçevesinde çakralar sizin pratiğinizi ya da yoga eğitmenliğinizi nasıl etkiliyor?

 

Yin Yoga çok enerjetik ve meditatif bir çalışma.Pozlarda uzun kalınarak bağdoku- fasya üzerinde yaptığımız etki , yine derin doku daki meridyenleri ve dolayısı ile çakraları etkiliyor. Yani tüm enerji sistemini katman katman etkileyebiliyoruz. Bu etki de sanki fizik bedenle duygusal beden arasındaki kapıların kilidini açıp , bizi kendi öz ümüze yaklaştırıyor. iste o öze yaklaştığımızda ise herbir çakranın bize gösterdiği dersi ve bilgiyi daha kolay görebiliyoruz.

ben pekçok dersimi çakralar odaklı yapıyorum. Bedende bir yere odaklanmamnın enerjiyi ve bilinci de o yere götürdüğüne inanıyorum. Bir neyi bir alana yada enerjiye projeksiyon tutmak gibi .sonarsı size kalmış. ordaki bilgiyi yorumlamak ve hayatanız bir yön vermek yada orada kalmak.

Son senelerde aldığım aile dizimi zen terapi gibi çalışmalarıda harmanlayarak, çakralar odaklı worshoplar hazırlıyorum. İçine yin yogayı da katarak, fiziksel katmandan duygusal katmana ve ordan da enerjitik katmana bakarak, belli bir çakranın bize anlatma istediklerini deneyimleme fırsatımız oluyor.

Workshops at Yoga Lab Northwest in Seattle

NORTH AMERICA!

I will be coming to Seattle July 10th & 11th! I am SO excited!
This workshop has been 2 years in the making, so you can TRUST that it is going to be magic!

Details

Location: Yoga Lab Northwest
Dates: July 10 + 11
To book: http://www.yogalabnorthwest.com/workshops/chris
Love and gratitude!

Chris

PS Vancouver — ROAD TRIP!

IMG_4274Sevgili Okur,

Nasılsın?

Ben, biliyorsundur belki, bir zamandır İstanbul’dayım. İstanbul’da olduğum için de hayatı nefes nefese yaşıyorum. Günümü asgari miktarda faaliyetle de doldursam yine de hep bir yetiştim, yetişemiyorum, yetişmeliyim hissi yakamı bırakmıyor. Stres dedikleri bu işte, değil mi? Bir boşluk bulamamak… Dolu, dolu dolu. Her yer, herkes, her an dolu.

İstanbul’da hayat böyle dolu dolu bir şey – inanır mısın, uzaklardayken özlenen bir doluluk bu ama bu konuyu uzaklardan yazacağım bir mektubumda işlerim.

Stres, malum, akıllara zarar bir illet. Ben de aynı senin gibi ondan kurtulmanın, onsuz yaşamanın yollarını düşünüyorum. Zamanla ilgili bir durum. Zaman varsa stres yok, zaman yoksa stres var. Ama o kadar basit değil. Çünkü stresin bağımlılık yaratan bir tarafı da var. İnsan ona bir alışınca, zamanın bol olduğu günlerde bile yetişmeliyim, yetişmeliyim, yetişmeliyim temposu ile yaşıyor.

Tatillerde olur ya bazen, bir rahatlayamazsın. Koca bir gün deniz derya gibi önünde uzanır, onu bile bölüp parçalayıp programlamak istersin. Tatil bile dolu dolu geçsin istersin. Öyle bir bağımlılık sözünü ettiğim.
İşte ben de tünelde, metroda, vapurda hemşerilerimin oluşturduğu nehirler içinde bir damla misali koşturup dururken bu doluluk, boşluk üzerine kafa yoruyorum. Hiç vaktim yok diyoruz, birbirimize. Ben diyorum yani, soranlara. “İnan ki hiç vaktim yok” diyorum yolda rastladıklarıma; “Ve olmayacak da” diye içimden geçiyorum. İstanbul’a geleli üç ay oldu neredeyse, görüştüğüm arkadaş sayısı üçü bulmadı.

Çok doluyum.

Çok çok çok doluyum.

İyi peki tamam da, hayat nerede yaşanacak?

Ha, işte bence stresin en fena tarafı bu. Doluluğu, kaygısı, koşturmacası değil…

Onunla dolu dakikalarımızı hayattan saymayışımız.

O bitsin de hayat başlasın, diye düşünmemiz… Dört gözle beklediğimiz -ve programlarla dolduracağımız- tatillerde, hafta sonlarında, emekliliğimizde yaşayacağımız “gerçek” hayatı şu andan başka, şu andan uzak bir şey sanmamız.
Belki tam da bu yüzden bir türlü yavaşlayamayışımız.

Koşturmacanın içindeyken hayatın tadını alamıyoruz çünkü tatmak için bir durmuyoruz. Aklımıza bile gelmiyor. Ben en azından sessiz bir çalışma odasında roman okumak yerine (benim için “hayat”) berbat trafiğin, gürültünün, egzozun içinde tatminsizlik içinde hızlı hızlı yürüdüğüm o anın, hayatın ta kendisi olduğuna aklımı bir türlü ikna edemiyorum. Şimdi koşmazsam hep uzaklarda, stresin bittiği, günlerin boşaldığı bir zamanda yaşanacak olan hayatı kaçıracakmış gibi bir telaşla bir işten diğerine atılıyorum.

Hayat, hayatı beklerken geçiveriyor galiba!

Oysa hayat uzaklardaki bir hayal değil, şimdi şu anda her nerede isen tam da orada akan su gibi bir şey. Kendi yolunu bulan, açan, akan, çağlayan bir şey… Koştursak da damarımızda, dursak da orada.

Geçerken onu görmek de bizim elimizde, görmeden içinden geçivermek de…

Ne dersin?

Sen de yaz bana okur.

Ve sağlıcakla kal!

Defne

* Bu yazı ilk olarak Kuraldışı Dergi‘nin Nisan sayısında yayımlanmıştır.

Filed under: Turkish

Kasım 2014’de başlamış olan Yoga Anatomisi ve Yoga Terapi Hocalık Eğitimi’ni henüz tamamlamamış olsak da İstanbul’daki 4 hafta sonu buluşmasını bitirdik.

Geriye kalan Kaz Dağları Hızır Kamp’taki 17-24 Haziran tarihlerindeki inziva. Yani doğada geçireceğimiz yoğun bir 5 gün.

İlk kez 2010 yılında 18 saatlik bir workshopla başlayan bu eğitim benim gelişmemle birlikte gelişti ve genişledi. Şu an 100 saat Yoga Alliance onaylı sertifikayla veriyorum. İlk başladığım andan itibaren kendi gelişimime bakarsam geldiğim nokta beni tatmin ediyor ama daha çok şey öğrenmem gerektiğinin de farkındayım. O zamanlar Yoga Hocası ve Yoga Terapist arasındaki tanımı yeni öğrenmiş olsam da şu an Yoga Terapist olmaya hazırlanıyorum. Ağustos 2015’te Gary Kraftsow ile Viniyoga Yoga Terapist Hocalık Eğitimin son modülüne katılarak Yoga Terapist olacağım :)

Evet gerçekten şanslıyım. 1970’li yıllarda Krishnamacharya ve Desikachar ile çalışmaya başlamış olan ve Doğu ile Batı dünyasının bilgilerini birleştiren bir hocayla çalışıyorum. Gary Kraftsow ile eğitime başladığım 2011 yılından beri heyecanım ve öğrenme aşkım hep aynı.

Her eğitimde sanki bir bahar yağmurunda ıslanıyormuşum gibi öğrenmek istediğim tüm bilgiler sırayla geliyor.

Aldığım eğitimin kaynağına güveniyorum ve bu kadar sağlam kökleri olan bir yoga geleneğinde öğrenci olduğum için gerçekten çok şanslıyım.

Eğitimim 2011 yılından beri 6 ayda bir 12 günlük buluşmalarla ilerliyor. Arada mentorumla skype görüşmeleri, ev ödevlerinin ve farklı vaka çalışmalarının gözden geçirilmesi ve arada düzenlenen webinar’lar sayesinde yeni bilgilere ulaşmam. Yani anlayacağınız çok yoğun geçen 6 aylar.

Öğrendiğim bu bilgileri ve sistemi aynı özen ve dikkatle buradaki eğitimlerimde aktarıyorum. Şu ana kadar İstanbul Cihangir Yoga dışında Ankara, Kayseri ve İzmir’de de eğitim düzenledim. Yeni eğitimlerin duyurusunu da yapayım.

En yakın 12 Eylül hafta sonu Ankara’da başlayacağız. İlgileniyorsanız detaylar için şu linke bakın.

https://www.facebook.com/events/759721387458742/

İstanbul’daki eğitime ise Cihangir Yoga’da 2015 Ekim ayında başlamayı planlıyoruz.

Kasım 2014’te başlayan eğitime katılan birkaç öğrenci görüşü aşağıda. Bütün görüşler benim için çok değerli.

‘Anatomi içeriği , asana uygulaması ve akışları  ile Banu’nun rehberliği bütünleşiyor ve keyifli bir eğitim geciyorum. Eğitim sürecinin bende eğitmenlik vizyonu açtığını söyleyebilirim.. Fiziksel beden olarak ta kendimi daha iyi tanıdığım, bütünleştiğim bir süreci yaşıyorum ..teşekkür ederim Banu :)’

Sevda Topbaş

‘Yoga Terapi’nin “GÖZLEM” yönü beni çok etkiliyor. Herşeyden önce, kendi bedenimin, kendi nefesimin hiç görmediğim bilmediğim yönlerini keşfediyorum. Tüm bunlar olurken tıpkı bir laboratuarda çalışıyor gibi hissediyorum… Üstümüzde beyaz laboratuvar önlükleri yok ama, Banu’nun bedene ve bedende olup biten herşeye yaklaşımı öylesine duyarlı, araştırmacı ve detaylı ki insan ister istemez havaya giriyor. Ve artık ne zaman yoga matının üzerine çıksam içimde bir ses yükseliyor FORM DEĞİL FONKSİYON önemli… Yoga sitelerindeki, dergilerdeki pozlara girmek için bedenimi zorlamıyorum artık, “Ne ise O”, önemli olan o pozun bedenime şifası ne olacak, belki daha az eğilip bükülüyorum, belki dışardan yaptıklarım daha kolay görünüyor, hiç önemi yok, çünkü dışardan o çok basit görünen pozları nefesle bütünleştirince içimde neleri dönüştürdüğünü hissediyorum, yaşıyorum. Bir de en büyük kazancım “KURBAN Rolü”nden çıkmak oldu. Hayat akıp giderken hepimiz türlü çeşit yaralar alıyoruz, ama o yaralara takılmadan, o yaralara ağlayıp durmayı bırakıp, beyaz önlükleri takıp “hmmm burada ne var şimdi, ne yapılabilir?” diye yaklaşmayı öğrenmek eğitimin bonusu oldu benim için. Ders verdiğim sırada ise “ZARAR Verme” prensibi, dersi çok daha güvenli ve huzurlu bir ortam içinde sürdürmeme destek oluyor. Ama daha yenecek bin fırın ekmek var….Banu bir dize bakıp orada olup bitenleri, o dizin kalça ile ilişkisini, ayak tabanına etkisini, ayağın neresine basarsan dize ne oluyoru görebilirken ben onun onlarca şey gördüğü yerde sadece bir “diz kapağı” görebiliyorum. Umudum bir daha dünyaya geldiğimde o diz kapağının ardında olanları görebilmek :)’

Ayzen Atalay

‘Yoga Terapi’nin içindeki “zeka”dan çok etkilendim. Fark ettim ki, Yoga Terapi eğitmenliği aslında öğrenciyle birlikte meditasyon içinde çalışılan bir pratik. Yani aslında Yoga Terapi’de öğreten ve öğrenenin ötesine geçiliyor.

Eğitimin öğrenme, büyüme ve gelişme ihtiyaçlarımı en çok karşılayan bölümleri şunlar:

  • Gözlem ve farkındalığa her an ve her fırsatta vurgu yaparak içimdeki hocanın uyanmasına katkıda bulunuyorsun.
  • Anatomiyi çok işlevsel ve pratik bir şekilde öğretiyorsun.
  • Çok güzel video’lar sunuyor, detaylı bilgi içeren dokümanlar veriyorsun.
  • Bedenin farklı noktalarına ilişkin serileri yazılı olarak vermeni büyük bir hediye olarak kabul ediyorum.’        Deniz Spatar

Öncesi

IMG_0172Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık kursunda öğrendiklerimden aldığım ilhamla yazmaya devam…

Hikayede karakter yaratma konusuna kursun sekizinci haftasında geldik ama o noktaya kadar olay örgüsü, mekan tasvirleri ve tabi ki bakış açısı konularını işlediğimiz derslerde karakter hep bizimle birlikteydi. Birlikteydi çünkü bir mekan insansız bile olsa biz o mekanı karakterin gözünden görürüz. Zaten sadece boş mekan anlatan hikaye de olmaz, en nihayetinde insanlar (ya da varlıklar) belirirler. Belirmezlerse anlattığımız şey hikaye değil deneme ya da akademik bir yazıya dönüşür. Uzun lafın kısası karaktersiz hikaye olmaz.

Olmazsa olmazı olduğu için kurguda karakterin yaratımı iki yüzyıldır edebiyatçıların üzerinde yazıp çizmeyi pek sevdikleri bir konudur. Murat Hocamız da hakkını vererek bir bütün dersi “hikayede karakter nasıl yaratılır”a ayırdı. Kursun en ilginç derslerin biriydi bence. Saklambaç’ı ve adı henüz gizli ikinci romanımı yazarken bilmeden kullandığım bir takım yöntemlerden bahsedilmesi ayrıca hoşuma gitti.

Şimdi anlıyorum ki basılmış ilk ve (şimdilik) tek romanım olan Saklambaç’ı el yordamıyla yazmışım ben. Başka yazarlar romanlarını nasıl yazarlar, bakış açısı nedir, söylem nedir, bunların hiç birini bilmiyordum. Bir ilk roman için aslında bir nimetti bu. Edebiyat dışında çok nadir kitap okuduğum için benim için roman yazmak bir ömür hiç durmadan müzik dinlemiş bir kulağın ilk defa enstrüman çalması gibi bir tecrübeydi. Elim bir alıştıktan sonra hikaye, esrarını bugün bile çözemediğim bir içgüdüyle aktı, gitti. Karakterlerin nereden çıktıkları ve onların peşinden sürüklendiğim hikayenin beynimin neresinden çıktığını da hiç bilemedim.

Murat Hoca kurguladığımız karakterlerin hayatlarından kısacık bir kesiti konu alan bir hikaye bile yazsak onların geçmişini bilmemizin öneminden bahsetti. Bu benim gibi aile tarihçesine meraklı, ilk otobiyografisini yazmak için on beş yaşına kadar bile sabredemeyen bir yazarı pek mutlu etti tabii. Saklambaç basıldığında 88.000 kelimeden oluşuyordu, ben ilk taslağı yazıp bitirdiğimde ekleriyle beraber 150.000. Neden? Çünkü Mihrünisa Nine’den aksi Nedim Dedeye , Yazar Enişteden Despina’ya kadar herkesin hayat hikayesini de yazmıştım. Roman belki bir cümlesi eklenecek bölümlerdi bunlar, büyük bir kısmını hiç kullanmadım ama yazarken roman insanlarımın hangi yılın hangi günü nerede doğduklarından okudukları okullara, en sevdikleri yemeklerden, anneleri ölünce ne yaptıklarına kadar epece bir ayrıntı biliyordum.

Doktor Nedim Dede gibi gölge bir tip bile olsa ben o insanı tanımak zorundaydım. Ben onu kendi torunu olan anlatıcımız Eda’dan bile daha iyi tanımak zorundayım. Torun için o, karanlık arka odada kupon kesen tuhaf bir ihtiyardı. Benim içinse babasını kırmamak için sevmediği Saliha ile evlenen ve biricik küçük kızının ihanetini yara gibi içinde taşıyan gizli bir romantik. Eda’nın bilmediklerini bilmeliydim ki, konuşmadan geçirdiği aylar sonrasında karısıyla küçük kızının didiştiği bir Cumartesi sofrasında birden başını kaldırıp “Saliha, söyle ona konuşurken o bıçağı sallamayı kessin,” diye son sözü koyabilmesinin ağırlığını sofradaki Eda’dan çok biz hissedelim. (Bu Eda’dan çok bilme işinden, “Bakış Açısı” dersinde aklıma gelenleri yazacağım bir yazıda daha fazla bahsedeceğim.)

Hayat hikayelerinin yanı sıra ben bir de karakterlerimin aile ağaçlarını çıkartmıştım, hatta bir ara Çağlayan’la kitabın başına koyalım diye de düşündük. (“Eda’nın Tarih Dersi Dönem Ödevi” başlığı altında- Eda hakikatten de hikaye içinde ailenin soy ağacını çıkarır.) Aile ağacı da hayat hikayesi gibi her bir karaktere üçüncü boyutunu verdi. Doğum yılları, gençliklerini tarihin hangi döneminde geçirmiş oldukları, Cumhuriyet kurulurken, mübadele sırasında, ’80 darbesi yaşanırken kaç yaşında olduklarını bilmek o insanların iç dünyaları ve dünya görüşleri hakkında bana zengin bir kaynak sağladı.

Malum, hikayesini bildiğimiz insan canlanır, bizim onun hakkındaki iki boyutlu fikirlerimizden bağımsızlaşıp gerçek bir varlığa dönüşür. Hayatta da böyle, edebiyatta da. Tanıdığımız insanı yargılayıp, silmek zordur, anlayıp, kabullenmek (sevmek şart değil) ise daha kolay. Anlamadığımız bir insanı yazmak bilmediğimiz bir dersi öğretmeye kalkışmak gibi bir şey olsa gerek. İç dünyasını kestiremediğimiz karakter ezberden yazdığımız (böyle olsa gerek!) iki boyutlu tipler olarak kalıyorlar.

Murat Hoca’nın karakter kurgulama konusundaki bir diğer önerisi de “Karakterinizle vakit geçirin” oldu. Bu da çok hoşuma gitti. Sırf canım 1980lerin başında Türkbükünde bir kış geçirmek istiyor diye Nimet’in Yazar Enişte’nin yanında geçirdiği günlerini saat saat yazmıştım bir defasında. Deniz kıyısında yürüyor, elinde pilli radyo, kolunun altında Suç ve Ceza. Genç, çok genç. Öğleden önce kapıya gelen balıkçıyla pazarlık ediyor, sonra hâlâ uyuyan sevgilisinin koynuna girip güneşin ısıttığı yatakta onunla sevişiyor, kalkıp balıkları pişiriyor, akşam sevgilisi rakı sofrasında sarhoş olunca sıkılıyor, kaygılanıyor ama gülerek bastırıyor korkusunu… Eda’nın gözünden “zavallı teyze”, Leyla’nın gözünde ise “hain anne” olarak gördüğümüz Nimet’i ancak onunla baş başa geçirdiğim bir günün sonunda tanıyabileceğimi sezmiştim galiba.

Ama benim bu konuda yazmak istediklerim şimdi bu yazının kuyruğuna eklenmesin. Çünkü bu konuda sizinle paylaşmak istediğim çok şey var. Bir sonraki yazıya bırakalım bu konuyu isterseniz….

Foto: Görkem Daşkan

Foto: Görkem Daşkan

Filed under: Turkish Tagged: edebiyat, karakter, kurgu, Murat Gülsoy, roman, saklambaç, yaratıcılık

Lesvos Island, Greece

Foto: Ayse Kaya

Öncesi

Yaratıcı Yazarlık Kursu‘nun ilk derslerinin birinde hocamız Murat Gülsoy, Freud’un “Yaratıcı Yazarlar ve Gündüz Düşleri”* adlı makalesine dayanarak bize kurmaca (edebiyat) yazarlığının aynı çocukken oynadığımız oyunlara benzediğini söyleyince aklıma hemen anılar üşüştü. Hocamız çocukken etrafımızdaki eşyayı kullanarak kurduğumuz dünyaları hatırlattı bize. Sahiden de onun gerçek olmadığını bile bile o dünyayı ciddiye alabiliyor,  içinde zorlanmadan yaşayabiliyorduk.

Yetişkinlerin ve tek kanallı televizyondaki tek renkli haberlerin uğultusunda bile çatal anne, bıçak baba, kaşık çocuk olabiliyor, sofrada büyüklerinkinden uzak ve daha renkli bir dünya kuruluveriyordu. Gazlı boya kalemlerimin bile  her birinin ayrı bir karakteri vardı. Sarı çok mızmızdı mesela, mavi serinkanlıydı, kırmızı şımarık… Hiç oyuncağım olmasa bile on farklı renkteki gazlı kalemi taşıyan o kutu beni saatlerce oyalayabilirdi.

Freud oyun vasıtası ile hayali bir dünya kuran çocuğun bunu arzularını tatmin etmek, hayallerini yaşamak için yaptığını öne sürüyor.** Çocuğun hayali tabi ki büyümek ve bir yetişkin olarak yaşamak. Kendini içinde yetişkin olarak kurguladığı oyunları sayesinde çocuk bu hayalini tatmin edebiliyor. Sahiden de ben küçükken içinde çocuk olarak kaldığım bir dünya kurduğumu hiç hatırlamıyorum. Oyunlarımda hep büyüktüm ben. Yetişkindim. Anne değildim ama öğretmendim, hatta müdire hanımdım. Hem de nerenin? Bir yetimhanenin müdürü! Evet, benim bebeklerim yetim kalmışlardı Öksüzlerdi. Hepsi o yüzden biraz hüzünlüydüler. Ana babaları terk etmişti, onlara bakmak benim görevimdi. Bana hediye gelen her yeni bebeği ilk iş  özenle tuttuğum Ece Ajandama kaydeder, onu yaşına göre bir sınıfa yerleştirir ve diğer bebeklere (yetimlere) tanıtırdım.

Yeni bebeği gruba kattıktan sonra ben artık onların oyunlarına karışmaz, uzaktan seyrederdim. Bizim yetimhane bir tiyatro atölyesiydi. Her hafta, ya da her ay yeni bir oyun sahneye konurdu. Yetimlerim çok yetenekliydiler. Kendi karakterlerinden sıyrılıp o haftanın ya da ayın senaryosunda kendilerine düşen rollerini de başarıyla gerçekleştirebiliyorlardı. Oyun bitince kendi karakterlerine geri dönüp bir sonraki senaryoya kadar dinlenip, gerçek hayatlarını yaşıyorlardı.

Pek çok tek çocuk gibi ben de oyunun başka çocuklarla değil de kendi başına oynanan bir şey olduğunu zannederek büyüdüm. Diğer çocuklar kelimenin tam anlamıyla “oyun bozan”dı. Annem “hadi beraber oynayın” diyerek salonda çay içen bir ahbabının küçük kızını benim odama iteleyecek olsa başımdan aşağı kaynar sular dökülürdü. Bir başkasının varlığı benim ince ince kurduğum ve sonuna kadar sahiplendiğim o dünyadan bir süreliğine, belki tam da yetimlerim çok önemli bir sahneyi oynamak üzereyken, yani ben zevkin zirve anındayken çıkmam demekti. Yetimlerim (ya da çatal bıçak takımım ya da gazlı boyalarım) benden başkasına konuşmazdı. O misafir küçük kız odaya girer girmez onlar susardı. Onlar susunca ben de susardım. Karşılıklı sustuğumuz bir saatten sonra misafir çocuk giderdi de oyun tekrar başlardı.

Kurduğum dünya ben ancak onun içinde tek başıma var olduğumda gerçekti. Başkasının şahitliğinde kapıları kapanıyor, beni de o başkasıyla beraber dışarıda bırakıyordu. Benim yetimler o başkasının huzurunda boncuk gözlü, plastik yanaklı oyuncak bebeklere dönüşüyorlardı.

Benim çocukluğum uzun sürdü. On iki yaşıma kadar bebeklerimle oynamaya devam ettim. Ne kadar şanslıymışım ki ailemden kimse de bana “artık koca kız oldun, hâlâ mı oyuncaklarla oynuyorsun?” demedi ve hatta annemin telefonda halama, “Defne mi? Odasında oynuyor. Evet hâlâ oynuyor. Tabii oynasın, nasıl olsa bir gün gelecek, artık oynayamayacak,” dediğini ve yüreğimin şükranla dolduğunu da hatırlıyorum.

Yaratıcı Yazarlık dersinin devamında Murat Hoca, yine Freud’dan alıntı yaparak insan doğasının asla hiçbir şeyden vazgeçmediğini, sadece bir şeyin yerine başka bir şeyi koyduğunu anlattı.  Hayallerimizden vazgeçmiyorduk. Onları gerçekleştirme arzumuz da içimizde aynı çocukluğumuzdaki gibi yanıp duruyordu. Oyun bitse de hayal kurma yeteneğimizden bir şey eksilmiyordu.

Annemin telefonda halama bahsettiği o gün de bir gün geldi… Gayet iyi hatırladığım bir Cumartesi sabahı gözlerimi açıp yatağın tam karşısında duran “Yetimhane”me baktım ve oradan hiç ses gelmediğini fark ettim. Hemen yataktan atlayıp karşılarına geçtim. Bekliyordum aslında. “Güneşi Uyandıralım***”daki Zeze’nin hayali kurbağası Adam da bir gün onun kalbini terk etmek zorunda kalmamış mıydı? Hüngür hüngür ağlayarak bitirdiğim o kitabın ardından gelen her gün ben de benim yetimlerin kalbimi terk etmek zorunda kalacakları günü korkuyla bekliyordum. Ve işte , her sabah şen şakrak konuşan, geceyi nasıl geçirdiklerini anlatan onlarca bebek plastikleşmiş, cam gibi gözlerle bana bakıyorlardı.

Susmuşlardı.

Terk edilmiştim.

Odamdaki sessizliğin dayanılır tarafı yoktu.

Masaya geçip saman kağıtlara yumulmam o Cumartesiye mi rastlar, bilmiyorum ama o günden sonra ben kıtlıktan çıkmış gibi yazmaya koyuldum. Bebeklerimin sessizliğinde açılan boşluğu, belki de terk edilmişliğimin acısını onların bile bana veremediği bir dünya yaratarak doldurmaya karar vermiştim. Hiç bir bebek hayalimdeki yüze sahip olamıyordu zaten. O kadar da iyi oyuncular değillerdi belki. Rollerine uysunlar diye saçlarını kesmem, yüzlerini boyamam, kaş, kirpik çizip yeni kıyafetler dikmem gerekiyordu. Oysa saman kağıtların üzerinde ilerleyen tükenmez kalemim bana istediğim kişiyi, istediğim renk saçı, gözü, yaşıyla yaratabileceğimi müjdeliyordu.

Freud’un dediği gibi çocuk oyunu bitmişti ama hayaller devam ediyordu.

Sonraki iki yılı iştahla, saman kağıtları yercesine doldurarak, elimde yüzümde hep tükenmez kalem lekeleriyle geçirdim. Ergenliğe adım atan vücudum gibi ruhum da çağlıyor, yazıyor, yazıyor, yazıyordum. Ne yazdığıma hiç aldırmadan ve kimselere okutmayı düşünmeden. Sadece kendi tatminim için. Yazı benden çıkmıştı. Çok eğlenceliydi. Eskiden bebeklerimi taşıdığım sıkıcı misafirliklere gittiğimizde annem ev sahibesine, “Defne’ye bir tomar kağıt ve bir kalem ver yeter” diyordu artık. Çok sevdiğim bir kitabın bitişine üzüldüysem mesela, hemen devamını kendim yazıyordum. Aynı kitaptaki esas karakteri değil de kardeşini merak ediyorsam, oturup onun hikayesini kaleme alıyordum. Okulda hayranlık ve haset arası bir şeyler duyduğum bir abla varsa, onun baş rolü olduğu bir roman çıkarıyordum ki kendimi ona yakın hissedeyim ve hatta bir süreliğine o olabileyim.

Oğlanları ve kalp ağrısını keşfetmeden hemen önceki o iki yıl, on iki ile on dört yaşım, hayatımın en yaratıcı yıllarıydı. Sonra da yazmayı sürdürdüm ama artık duygularımı anlamak için yazılmış, başka yazarlardan etkilendiğim için inceltilme çabasıyla masumiyeti azalmış yazılardı onlar. O çocukluk ile ergenlik arasındaki dönemdeyse (Lolita yıllarında) oyunlardan açılan boşluktan bir deli nehir çağlamıştı. Ne okur vardı aklımda, ne de şiirsellik… Tek bir hedefe kilitlenmişim. Hayalimdeki dünyayı bir an önce kurup, denize dalar gibi ona dalmak ve orada kendimden çıkıp, zaten oyunlardan bildiğim, bir başkası olarak yaşama tecrübesini sürdürebilmek.

O denize korkusuzca yeniden dalabilmem için meğer kırklı yaşlarımı beklemem gerekiyormuş. Bir başkası olarak yaşamaya duyduğum merak ve iştah ise hiç geçmemiş ama su yüzüne çıkabilmek için başka bir geçiş dönemine varmamı bekliyormuş. Gençlikten orta yaşa… Şimdi yetimlerimin yerini roman insanlarım yani romanlarımın karakterleri aldı. Şimdi hayallerimi onlar vasıtasıyla gerçekleştiriyorum. Bu işi nasıl yaptığımı da en iyisi yarınki yazıda anlatayım…

* Sigmund Freud, “Creative Writers and Day Dreaming”, Standard Edition 9, London : Hogard, 1908.

**Bu konuyla ilgileniyorsanız Murat Gülsoy’un Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık (Can Yayınları) kitabını okuyabilirsiniz.

*** “Güneşi Uyandıralım” Brezilyalı yazar Vasconcelos’un ünlü “Şeker Portakalı”‘nın devamı olarak yazdığı kitabıdır.

Filed under: Turkish Tagged: çocuk oyunları, çocukluk, Freud, Murat Gülsoy, oyun, Yaratıcı Yazarlık, yaratıcılık, yazı

CY Blog

Geçen sonbahardan beri Cihangir Yoga’da içimiz kıpır kıpırdı. Stüdyodaki pek çok etkinlik, eğitim, ders dışında bu sene yine daha önce yapmadığımız özel birşey yapacaktık : Yunanistan’ın Paros adasında dünyanın en önemli hocaları arasında gösterilen Desiree Rumbaugh ve ona eşlik eden muhteşem hocalar Andrew Rivin, Konstantinos Charantiniotis ve Cihangir Yoga’nın ortağı Zeyneb Uras ile uzun bir inziva düzenleyecektik. Aylar hızla geçti ve…

Devamı

Cy Hoca Blogları

50 saatlik Yoga Terapi Şifalı Nefes – Pranayama Hocalık Eğitimi bir hafta sonu İstanbul buluşması ve 5 gün süreyle Asos’ta yaptığımız inzivayla tamamlandı.  İstanbul buluşmasında asana içerisinde nefes adaptasyonundan bahsettim. Asananın yapısına bağlı olarak nefesin dört bölümünden birini değiştiriyoruz. Nefes almak, nefes aldıktan sonra tutmak, nefes vermek ve nefes verdikten sonra tutmak. Yaratmak istediğimiz enerjetik…

Devamı

Tweets